Loading presentation...
Prezi is an interactive zooming presentation

Present Remotely

Send the link below via email or IM

Copy

Present to your audience

Start remote presentation

  • Invited audience members will follow you as you navigate and present
  • People invited to a presentation do not need a Prezi account
  • This link expires 10 minutes after you close the presentation
  • A maximum of 30 users can follow your presentation
  • Learn more about this feature in our knowledge base article

Do you really want to delete this prezi?

Neither you, nor the coeditors you shared it with will be able to recover it again.

DeleteCancel

Make your likes visible on Facebook?

Connect your Facebook account to Prezi and let your likes appear on your timeline.
You can change this under Settings & Account at any time.

No, thanks

Dr. Özgür Uçkan: Vol 4. Schopenhauer, Kierkegaard, Nietzsche: Varoluşsal Durum, Sanat ve Muhalefet

Sanat Felsefesi: Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi! - The Empire Project, İstanbul - 17 Kasım 2012 ve 1 Aralık 2012
by

Ozgur Uckan

on 9 December 2012

Comments (0)

Please log in to add your comment.

Report abuse

Transcript of Dr. Özgür Uçkan: Vol 4. Schopenhauer, Kierkegaard, Nietzsche: Varoluşsal Durum, Sanat ve Muhalefet

Vol 4. Schopenhauer, Kierkegaard, Nietzsche: Varoluşsal Durum, Sanat ve Muhalefet

Dr. Özgür Uçkan
Konuk konuşmacı: Deniz Şener Bu konuşma serisi, sanat felsefesinin belli başlı teorilerini sanatın bugünü ve geleceğiyle bağlantılamaya ve onları bu bağlamda yeniden okumaya odaklanmaktadır.

Çünkü, geçtiğimiz dönem, sanat ve felsefe arasındaki bağın zayıflamaya yüz tuttuğu, hatta sanatın teoriden uzaklaşarak neredeyse endüstriyelleştiği, belli prototiplerin tekrarına dönüştüğü ve atıl hale gelen sanat kurumsallaşmasının kadük ideolojilerinin boyunduruğuna girdiği bir süreyi işaretlemektedir.

Sanatın teoriyle, felsefeyle, politikayla olan asli ilişkisini yeniden düşünmenin zamanıdır... GERMAN NETWORK, 1735–1835: BERLIN–KÖNIGSBERG AND JENA–WEIMAR(Randall Collins , The Sociology of Philosophies, Harvard, 1998, p. 624) YOUNG HEGELIANS AND RELIGIOUS/POLITICAL RADICALS, 1835–1900: DIE FREIEN AND THE NIHILISTS(Randall Collins , The Sociology of Philosophies, Harvard, 1998, p. 766) Sanat Felsefesi: Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi!

The Empire Project
17 kasım 2012 Scopenhauer İrade’den kurtulmak için sanatı bir bilme biçimi, hatta bir “tedavi pratiği” haline getiren Schopenhauer, sanatın özneye irade-siz bir bilme gücü bahşettiğini söylerken, Fluxus’u haber vermiştir; ama belki Fluxus’un habercisi olduğu bir geleceği de sezdirmiştir. Alman idealizmini, özellikle de Fiche, Schelling ve Hegel'i yoğun bir biçimde eleştirmiştir. (Hegel'i, “Tin”i Tanrı'nın yerine koyarak teizm yapmakla suçlar. Ona göre herhangi bir tanrı anlayışı, metafiziği “varlık ve dünyanın özünden” uzaklaştırır) Etkilendiği kaynaklar, kendi deyişiyle Platon, Kant ve Vedanta Hinduizmi / Budizmdir. (Kant'ın “Kritik Aklın Eleştirisi”nin ilk versiyonunu tercih eder, ona göre Kant daha sonra baskılar nedeniyle teizme sapmıştır). Felsefesi, genellikle “tanrıtanımaz idealizm”in özgün bir biçimi olarak görülür. En etkili eseri “İrade ve Temsiliyet Olarak Dünya”dır (Die Welt als Wille und Vorstellung, 1818).
Dünya, insanların kendilerinde irade olarak tanımladıkları şeydir. Duygusal, fiziksel ve cinsel arzuların asla tam olarak doyurulamayacağını ve irade ile arzular arasındaki karşılıklı ilişkinin nihai olarak acı verici bir insani deneyim olduğunu ifade etmesinden dolayı, felsefi kötümserliğin (pesimizm) örneklerinden biri olarak görülür. Budizmdeki, insanın dünya nimetlerinden elini eteğini çekmesi (ascetism) durumunu (iradeyi bastırmak için) önermesinden dolayı, Batı felsefesi üzerindeki Budist etkinin de erken örneklerinden biridir. Bilinçdışı, duyguların etkisi gibi konularda psikoloji ve psikanalizi tetikleyen önemli düşünürlerden biridir. Cinsiyetçiliği (ve kadınları aşağılaması) ile ünlüdür. Hayvan haklarının tanınması konusunda
onu öncü kabul edenler vardır. “İrade ve Temsiliyet Olarak Dünya” Kitap iki ciltten oluşur. 1. cilt dört bölüme ayrılır (ve Kant eleştirisiyle ilgili ek).

Her bir bölüm düşüncenin farklı bir hareketine adanmıştır: Epistemoloji - Ontoloji - Estetik - Etik.

2. Cilt ise, Schopenhauer'in aforizma tarzı stilini yansıtan denemelerden oluşturulmuştur ve bunlar ölümden cinselliğe varana kadar bir çok konuyu kapsar.

1. bölüm temsiliyet olarak dünyaya, 2. bölüm ise aynı dünyanın irade açısından ve onun içinde yaşayan bizler bakımından incelenmesine ayrılır. "Temsiliyet olarak dünya", fenomenler, görüntüler dünyasını, "irade olarak dünya" ise kendinde şeyler dünyasını ifade eder ve bu ikilik Schopenhauer felsefesinin omurgasıdır. 3. bölümde anlatılan, nesneler dünyasını zamansız bir idealar gerçekliğine dönüştüren estetik temaşa (seyir / contemplation), bireyde iradenin / istemenin kesilmesi olarak ortaya çıkar. 4. bölüm ise, Schopenhauer'in gündelik arzu ve eylem dünyasıyla ilgili kötümser görüşlerinin yoğunlaştığı, etik bakımdan iyi bir dünyaya yönelerek nihayetinde mistik bir kurtuluşa ulaşacak olan yolu, yani kişinin kendisindeki iradeyi / isteği yok etmesini savunur (ascetism). “Yaşama iradesi” (Wille zum Leben) Schopenhauer, "irade" sözcüğünü, "arzu", "istek", "çaba", "iştah", "dürtü" gibi başka sözcüklerin de işaret edebileceği, insanın en bildik yönelimlerinden birini tanımlayan bir kavram olarak kullanır. İnsan da dahil tüm doğa, tatmin edilemez bir "yaşama iradesi"nin ifadesidir (temel arzular). Dünya, kör, yönlendirici ve anlamsız (akılsız) bir gücün, yani iradenin tezahüründen ibarettir ve bizim bu irade konusundaki doğrudan farkındalığımız, gerçekliğin kendisinin nasıl olduğunu da yansıtır. İnsanlık irade yüzünden acı çeker, çünkü iradenin doyurulması imkansızdır. Daha fazlasını istemek bu acının temel nedenidir. Epistemoloji:
“temsiliyet olarak dünya” Schopenhauer'in "irade" kavramı, Kant'ın kendinde-şey / numen anlayışından kaynaklanır: algının sağladığı temsiliyetin ardındaki, biçimden yoksun temel gerçeklik. Kant, mekan, zaman, nedensellik ve başka bir çok benzer fenomenin, insan zihninin temsiliyet oluşturmak için dünyaya dayattığı biçime ait olduğunu ve bu etkenlerin kendinde-şeyden yoksun olduğunu düşünür. Schopenhauer, zaman ve mekanın dışındaki herhangi bir şeyin farklılaştırılamayacağını, o halde kendinde-şeyin tek olması gerektiğini, insan varlıkları da dahil olmak üzere var olan her şeyin bu temel birliğin parçası olması gerektiğini ileri sürer. İç-deneyimimiz numen’e ait alanın bir tezahürü olmalıdır ve irade her varlığın çekirdeğidir (kernel). Nesneler hakkında elde ettiğimiz tüm bilgi, içimizdeki kadar diğer şeylerin içinde de aynı irade olduğundan, kendi kendine referansta bulunur. Ontoloji:
“irade olarak dünya” Bilgi iradeye hizmet etmek için icat edilmiş bir şeydir ve hem insanlarda hem de insan-olmayan hayvanlarda bulunur. Evrenin ve onun içindeki her şeyin temel doğası olarak iradeyi görür. Schopenhauer tatmin edilmemiş arzuların acı verici olduğu ve zevkin sadece bu acı ortadan kalktığı anda deneyimlenen bir duyum olduğu yolunda kötümser bir görüş geliştirir. Çoğu arzu asla tatmin edilemez ve tatmin edilenlerin yerine anında daha da tatmin edilemez arzular geçer. Estetik Başka bir çok estetik teori gibi, Schopenhauer'in estetik teorisinin de temelinde "deha" kavramı yatar.

Deha, tüm insanlarda farklı ölçülerde bulunur ve estetik deneyim yeteneği olarak ortaya çıkar. Estetik deneyim, birey bir nesneyi algıladığında ve onu tekil bir nesne olarak değil de, nesnenin Platonik biçimi olarak kavradığında gerçekleşir. Birey o zaman kendisini nesnenin temaşasında (contemplation) kaybedebilir ve kısa bir an için, "irade-siz bilmenin saf öznesi" haline gelerek tatmin edilmemiş arzular döngüsünden kaçabilir. Daha yüksek bir deha düzeyine sahip olanlar, bu estetik deneyimleri başkalarına iletebilme yeteneğine sahiptir; bu deneyimlerin iletildiği nesnelere de sanat eseri deriz. Etik Schopenhauer iki tür etik davranış konumlar:
iradenin olumlanması ve reddedilmesi. İrade (insanlardaki veya hayvanlardaki irade fenomeni değil, kendinde-şey olarak İrade), her insan ve hayvanda içkin olan egoizm aracılığıyla kendisiyle çatışır. Merhamet, bu egoizmin aşkın hale gelmesinden türer (yanılsamalı bireysellik algısının bize nüfuz etmesiyle, bir başkasının acılarıyla empati kurabiliriz) ve böylece arzu ile iradenin ötesine geçme imkanı hakkında bir ip ucu sunar. Schopenhauer, bilinen anlamıyla "irade özgürlüğü"nü kategorik olarak reddeder; sadece iradenin nasıl "serbest bırakılabileceği" veya yadsınabileceği, ancak değişmesi söz konusu olamayacağı için de nedensel determinizm zincirinin kökü olmak işlevi yüklendiği hakkında belli belirsiz fikirler verir. Münzeviliği (ascetism) önermesi, Budizm ve Vedenta Hinduizmi hakkında olumlu düşünmesine yol açar (benzeri biçimde bazı Katolik tarikatlardaki münzevi deneyimler hakkında da olumlu düşünür. Protestanlık, Yahudilik ve İslamı ise hor görür, bu onların metafizikten yoksun oldukları için iyimser olmaları ve hayvanlara karşı vahşi davranmalarıyla ilgilidir). Münzevilik, yani iradenin nihai yadsınması ile, kişi bireysel iradeyi yavaşça zayıflatabilir ve bu şiddetli bir intihardan çok daha anlamlı bir eylemdir. Çünkü intihar, bir anlamda iradenin olumlanmasıdır. Nihai sonuç olarak, kişi, sıkıntıya yönelteceği için arzunun tamamen dışlanmasıyla değil, kendi iradesinin kayıtsız bir gözlemcisi haline gelerek ve arzularının büyük bir kısmının asla tatmin edilemeyeceğinin farkında olarak hoş görülebilir bir hayat sürebilir. İrade - temsiliyet arasında insan varoluşu Yani, her şeyin özü İradedir (kendinde-şey / numen), bu iradenin ortaya çıkışı ise temsiliyet / tasarımdır (fenomen, sunum, temsil vb.).

Bütün bunlar da “zihnin tiyatrosunda” sahnelenir... Sonuçta hayat da bu nedensellik ilişkisinin basit sonuçlarından biridir.
(Bizler de nedenlerin sonuçlarından ibaretiz.) “İnsan istediğini yapar, ama istediğini isteyemez.”

“Tüm istekler ihtiyaçtan, dolayısıyla yoksunluktan, dolayısıyla acıdan doğar.”

“Dünyanın özü kötüdür. Yapılması gereken en iyi şey yaşam iradesini reddetmektir.”

“Öldükten sonra doğumundan önce neysen o olacaksın.” Schopenhauer, (Alman) idealizmin(in) temeli olan “holistik gücü” (Tin, Geist, Numen vb.) zihinsiz / akılsız / anlamsız /amaçsız bir şey olarak görür ve bu bakımdan da idealist olarak kalır.

(Hegel ile arasındaki temel fark da budur - olumlu / olumsuz) Hayat amaçsızdır (hayatın herhangi bir insani anlamla kavranamayacak bir şey olması, modern bir düşüncedir) Schopenhauer, "Mutlak Hayat" kavramını da bırakır ve onun yerine “hiç-bir-şey”i koyar: Sürekli akan hayat gücü yok, panteist haline-gelme yok, yaratım boyunca koşan içkin hayat ilkesi yok… Hiç-bir-şey yok... Ama hiç-bir-şey asla basit değildir: bu aynı zamanda, hiç-bir-şey olmaktır, boşluktur ve hızla paradoksal ve bilmecemsi bir-şey haline gelir. Hayatı-negasyon-terimleriyle-düşünme paradoksu:

Hayat ontolojisinde olumsuzlamanın oynadığı rol:

Hayatın içinde hiç-bir-şey'e indirgendiği negatif ontoloji:

Hayat ve olumsuzlama ilişkisi:

Yaşama-İradesi... Schopenhauer estetiği Schopenhauer estetiği, gerek deha kavramı ile ilişkisi, gerekse sanatın İrade ile kurduğu yakınlık dolayısıyla “yüce” kavramına yönelir. Yani sanatı “yüceleştiren” yaklaşımların bir örneğidir. Aynı zamanda, sanatın bir “tedavi pratiği” olarak ortaya çıkacağı Fluksus vb. akımları hatırlatırcasına, sanata, İrade’den (kötüden) kurtulmak için kişiyi “irade-siz bir bilme öznesi” kılacak gücü tanıması ilginçtir. Sanatı bir “bilme biçimi” olarak görmesi de dikkate değer bir modern düşünce olarak görülebilir. Bu bilme biçiminin “irade”den arınmış olması, varoluş duyumu içerisinde gerçekleşen bir bilme deneyimini ortaya koyması da çağdaş estetik teorilerde karşılığını bulmuş bir düşüncedir. Resim Schopenhauer Hollanda natür-mortlarını en iyi resim türü olarak görür, çünkü izleyenlerin gündelik, sıradan nesnelerdeki güzelliği görmelerine imkan tanır. Ancak, çıplak kadınlar ve pişirilmiş yemek betimlemelerini de sert bir şekilde eleştirir, çünkü bunlar arzuyu kışkırtmakta ve böylece izleyiciyi "irade-siz bilmenin saf öznesi" haline getirecek estetik deneyimi engeller. Müzik Müzik Schopenhauer estetiğinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Çünkü müziğin irade ile özel bir ilişkisi olduğuna inanır.

Diğer sanat biçimleri dünyada algılanan şeylerin taklitleri iken müzik doğrudan iradenin kopyasıdır. Müzik taklitlere, canlandırmalara, temsiliyetin temsiliyetine ihtiyaç duymadan doğrudan gerçek hislere, öze doğru yönelir. “Müzik, hiçbir zaman fenomeni dile getirmez. müziğin dile getirdiği şey, bütün fenomenlerin iç özü ve kendinde varlığıdır; yani iradenin ta kendisidir. Bundan ötürü, müziğin belli bir neşeyi, şu ya da bu hüznü, şu ya da bu tutkuyu, iç rahatlığını dile getirdiği söylenmez. Müzikte dile gelen şey, her çeşit ruhsal dürtünün ve koşulun dışındaki genel ve soyut özdür. Ve müzikte, bu soyut özü, kolaylıkla ve eksiksiz bir biçimde kavrarız.” - Schopenhauer [Müziğin “iradenin kopyası” olması, gerçek bir varoluş deneyimi sunması, soyutlama gücü ve saflığı...

Bunlar da çağdaş sanat teorilerinde karşılığını bulan düşüncelerdir.

Bir sanat medyumu olarak sesin harekete geçirdiği algının herhangi bir “şeyi” temsil etmemesi, bunun yerine duygular yaratması, hazzı da bu varoluşsal duyum anlarıyla tetiklemesi verimli teorik gelişmelere yol açacaktır.] Schopenhauer etkisi Schopenhauer’ın etkisi, sanat ve edebiyatta felsefede olduğundan daha da derindir (özellikle modernist dönemde): Wagner, Thomas Mann, Marcel Proust, Guy de Maupassant, Émile Zola, Knut Hamsun, Jorge Luis Borges, Emil Cioran, Fernando Pessoa, Aforizma tarzı ve yazısının açık seçikliğiyle Nietzsche’yi, felsefi etkinin yanı sıra tarz açısından da çok etkilemiştir Eduard von Hartmann’ın bilinçdışı felsefesi Schopenhauer’in izlerini taşır.

Duygular, varoluş, insanın duygusal oluşu gibi düşünceleriyle Freud, Jung ve psikanaliz üzerinde kalıcı bir etkisi vardır. Bergson, Schopenhauer’ın irade kavramından etkilenmiştir. Wittgenstein, gençliğinde “tasarım / temsiliyet olarak dünya” fikrinden etkilenerek, “dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” önermesine doğru yola çıkmıştır (Ama daha sonra epistemolojik idealizmi terk edecektir). Schopenhauer’in karamsarlığı, Sartre başta olmak üzere varoluşçu felsefe üzerinde etkide bulunacaktır. (Bu etki zaman zaman tepkiye dönüşse de) Budizmin Batı felsefesi ve düşüncesi içerisindeki etkisini başlatan filozoftur. İrade metafiziği, doğu mistisizmi ve Alman idealizminin karşılaşmasından ortaya çıkmışsa, Schopenhauer bu doğumun ebesidir...

(Bu bakımdan, etkisini günümüzün “psikanalitik-teolojik-new age-evrimsel/bilimsel-obskürantist” akımlarına kadar sürebiliriz) Kierkegaard “Öznelliğin hakikati” ve “hakikatin öznelliği” arasında bir “varoluş durumu” olarak sanat, Kierkegaard’ın, imkanın gerçeklik üzerinde baskın çıktığı estetik teorisinde, ironi, kuşku ve tutkunun nihilist gücünü temsil eder; ve bu da, özellikle toplama kampları ve atom bombasından beri, hala bize oldukça tanıdık gelmektedir. ''— ....parmağımı varoluşa batırıyorum —
hiçbir şey kokmuyor.
neredeyim?
dünya denilen bu şey nedir?
beni buraya kandıran ve şimdi burada bırakan kimdir? dünyaya nasıl geldim?
niçin bana danışılmadı?'' “Varoluşçuluğun babası” olarak bilinir. Alman idealizmini eleştirmiş, hakikati öznel temellere bağlamıştır (“varoluş durumu”).

Bu eleştiri aynı zamanda felsefenin sistematik yaklaşımına yöneltilir. Kierkegaard sistem kurmaz (Felsefi sistemleri “içi boş saraylar”a benzetir). Felsefesi, “tekil birey”in yaşamını kavramaya adanmıştır. Somut insani gerçekliği soyut düşüncenin önüne koyar. Bilim ve akademi nesnelliği öğretir, Hristiyanlık ise öznelliği.

Buradan hareketle “özne olmak” için öznel olmak ve hakikate öznellik içerisinde ulaşmak gerektiğini söyler. Sokratik yöntemden etkilenerek, yaşamsal seçimlerle yüzleşen bireylerin duygularına yönelik, psikoloji üzerinde etkili olmuş çalışmaları vardır. Duygu ve duygulanımları varoluş durumunun konumları olarak ele alır:

Endişe (anxiety / angst), umutsuzluk (despair)... (Ölüm korkusu, genel olarak korku vb.) Hristiyan ahlakı üzerinde temellenen bir teoloji oluşturmuştur. Devlet tarafından yönetilen kilise anlayışını sert bir biçimde eleştirmiştir. İsa’ya yönelik bireysel inanç üzerinde odaklanmıştır Eserlerinin bir kısmını anonim mahlaslar kullanarak yazmıştır. Bu durum “yazarlık” (authorship) kavramı hakkında verimli tartışmalar başlatmıştır. Mahlaslar hakkında bir not Kierkegaard'in 1843 - 1846 arasındaki erken dönem eserleri mahlasla yazılmıştır. "Bir Yazar olarak Eserim hakkındaki düşüncelerim" adlı ve kendi adıyla yayınladığı kitabında, bu mahlas kullanımının nedenlerini açıklar. Mahlasla yazdığı eserler kendisine ait olmayan bakış açılarıyla yazılmıştır: Kendisi dindar bir yazardır, ama mahlasları estetik veya spekülatif bakış açılarına sahiptir. Bunun tek istisnası "Anti-Climacus" mahlasıdır, çünkü o da dindar bir yazardır, ama son derece ideal bir bakış açısına sahiptir; bu yüzden Kierkegaard onu kendisine bağlamak istememiştir. Bu durum, Kierkegaard'ın eserlerine yapılan atıfların zorunlu olarak onun kişisel düşüncelerine yapılmaması sonucunu doğurmuştur. Nasıl bir çok filozof eserlerinde farklı düşünceleri sergileyip eleştirmişlerse, Kierkegaard da bu düşünceleri mahlaslarla yazdığı bütün kitaplar halinde sergilemiş, sonra da ya kendisi ya da bir başka mahlasla bunları eleştirmiştir. (mesela Johannes Climacus Hristiyan değildir ve hristiyan olmayan bir bakış açısı geliştirir, yüksek düzeyde hristiyan olan Anti-Climacus da onu eleştirir. Kierkegaard kendisini bu iki yazarın arasında bir yere koyar) 1846 - 1855 arasında yazdığı eserlerin büyük kısmı kendi adını taşır. Dolayısıyla bunların filozofun kendi düşüncelerini yansıttığı varsayılır. Mahlas kullanımı ve anonimlik, "yazarlık" (authorship) ve “yaratıcı özne” kavramı hakkında bir çok tartışmayı kışkırtmıştır… Varoluş Durumu Hegel eleştirisi: Sokratik ironi Kierkegaard, Alman Romantiklerini eleştirmekle başlar. "Sokrates'e atfedilen irani kavramı" adlı doktora tezinde, sokratik ironiyi romantiklerin modern ironi kavramının karşısına koyar. Sokratik ironi, (Hegel için olduğu gibi) sınırsız ve evrensel yadsıma yetisi anlamına gelir. Sokrates ironiyi kullanarak karşısındakini kendi konumunu yadsımaya kadar götürür (diyalektik yöntem). Kierkegaard bu yöntemi, diyalektiğin spekülatif ve pozitif üçüncü hareketine yönelen Hegel sisteminin karşısında mutlak yadsıma olarak kullanır. Alman idealizminin sistemleri, kuşkucuların kuşkusu, Descartes'ın hiperboloik kuşkusu, onun için doktrin olmaktan çok varoluşsal tavırlardır. Kierkegaard'ın yaptğı aslında kuşku ve inancı paralel kılmaktır. Bu iki tavır, insanı, varoluş içinde derin bir konum almaya iten tavırlardır. Doktrinler ve yararsız meşrulaştırmalar, varoluşsal karardan sonra gelir, ama onu temellendirmez, yüzeyseldir. O yüzden Kierkegaard, "karar anı delilik anıdır" demiştir:

Varoluş içindeki sıçrayışımızın nihai sonuçlarını hiç bir zaman öngöremeyiz. Kierkegaard'ın Hegel eleştirisi, öncelikle, düşünce temelli bir felsefenin kendileri düşünceyi aşan tutku, varoluş, inanç gibi şeyleri kavramaktaki başarısızlığını ilgilendirir. Hegel sistemine karşı kullandığı Sokratik ironi iki yönlüdür:
Önce, Hegel'in kurduğu sistematik bütünlük içerisinde varolan bir birey olarak Hegel'in yerini sorgular: Eğer birey Hegel, tüm sistemin dışındaysa, o zaman sistemin bir "dışı" var demektir, bu da sistemi kapsayıcı olmaktan çıkarır. Paradoksal bir biçimde, Hegel'in, varolan filozofun varlığı -retorik olarak- bu felsefenin en önemli iddiasının, bilgi ve gerçekliğin kapsayıcı açıklaması olma iddiasının altını oyar.
Ardından, Hegel sisteminin karşısına tutku ve varoluşun düşünce ve nihayetinde dilden daha değerli olduğu savını çıkartır. Aslında Kierkegaard, varolan bireyi dışlayan Hegel sisteminin dışında bulunan bireysel filozofun karşısına kendi bireyselliğini koymaktadır (hayati karşıtlık - ama buna da "Hegelci bir karşıtlık" diyenler çıkacaktır. Kierkegaard bu bakımdan Alman idealizmi geleneğinin içinde sayılabilir.). Kierkegaard etkisi Bireysellik Kierkegaard için gerçek bireysellik kendiliktir. Hakiki kendiliğimizin farkına varmak, hayattaki gerçek görevimiz ve çabamızdır - bu hem etik bir buyruk hem de gerçek dinsel anlayıştır. Öznellik ve inanç "Öznellik" ve "inanç",
Kierkegaard felsefesinin iki popüler kavramıdır. İnanç sıçraması, nasıl olup da bir bireyin Tanrıya inandığını veya kişinin aşkla harekete geçriğini açıklayan şeydir. Bu rasyonel bir karar değil, rasyonaliteyi doğaüstü bir şey için aşma hareketidir.

İnanç, bir mutlaklık olarak, aklın ötesine geçen bir paradokstur. Ama aynı zamanda, paradoksal olarak inanca her zaman kuşku eşlik eder. Bu kuşku inancın sağlayabileceği huzuru bozar. Hristiyan endişeyle yüklüdür ve bu onu Tanrının karşısına çıkartır. Yalnızca Tanrı ve sonsuzluk kuşkuyu dizginleyebilecek güce sahiptir. Çünkü kuşku insanın tanrıya karşı isyanının gücüdür. Dolayısıyla kuşku inancın bir parçasıdır ve onun temelini oluşturur.

(Tanrı'ya hiç bir kuşku duymadan inanmak değerli bir inanç değildir) Böylece inanç, risk, tehlike kavramlarıyla karakterize olur. İnanmak güvenlikli bir konum değildir.

İnanmak, Tanrının varolmaması riskini göze almaktır. Çünkü Tanrı kanıtlanamaz. İnanç özünde diyalektir; inanç nihai sınırlarına kadar zorlanmış rasyonel düşüncenin başarısızlığından doğar. Kierkegaard, "bilinç" kavramının ve bilincin dünyayla özbilinç ve içebakış üzerinde kurulu ilişkisinin önemini vurgular. "Öznellik hakikattir" ve "hakikat özneldir".
("Felsefi parçalara nihai ve bilimsel olmayan sonsöz") İnsan varoluşunun üç aşaması Kierkegaard'ın "varoluş" kavramı üç ögeden oluşur: özne, özgürlük ve etik… Bu üçü arasındaki ilişkilerin insan varoluşunun farklı aşamalarında nasıl kurulduğu tekil bireyin içinde bulunduğu durumu belirler. Kierkegaard'a göre insan varoluşunun üç aşaması vardır: 1. Estetik Bu aşamada insan duyusal deneyim içerisinde kaybolur.; imkan (bilkuvve) gerçeklik (bilfiil) üzerinde baskın çıkar; egoizm baskındır; deneyim öznesi parçalanır / dağılır; ironi ve kuşkuculuk nihilist bir biçimde yüceltilir; sıkıcı dünyadan kaçma eğilimi vardır. 2. Etik Bu, dinsel aşamaya geçiş için bir ara bölgedir. Bu aşamada birey hayatına gerçek bir yön vermeye başlar. iyi ve kötü kavramlarının farkına varır ve başkalarına karşı sorumluluk duyar. Etik aşamada insan davranışları bir önceki aşamada bulunmayan bir tutarlılık ve devamlılığa kavuşur. Ama bu aşama da "yeterli" değildir. 3. Dinsel Etik ve dinsel aşamalar birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır: kişi dindar olmadan da etik bakımdan ciddi olabilir, ama dindar kişi etik de olmak zorundadır. Yani dinsellik etik olanı kapsar. Etik alanda yaşamak nasıl etik bir mutlaklığa bağlılığı gerektiriyorsa, dinsel alanda yaşamak da dinsel bir mutlaklığa, yani Tanrıya bağlılığı gerektirir. Varoluş diyalektiği Felsefenin nihai hedefi, insan bilgisi ve varoluşunu içkinliğin en üst sınırlarına ulaştırmaktır. Teoloji bakımından ise, Hristiyanlık içinde ulaşılabilecek en yüksek düzey aşkın gerçekliktir (yani hayatıyla hakikati getiren İsa - dolayısıyla şehitlik); çünkü bu aşamada hem inayet hem de kişinin ideale varoluşsal bağlılığı en üst düzeye ulaşır. Felsefe ve teoloji için en uç durumların tanımlanması, varoluşsal durumun diğer aşamalarının daha açık seçik bir biçimde anlaşılması amacına hizmet eder. Bu bakımdan Kierkegaard'ın "varoluş diyalektiği" hem varoluşçu felsefenin hem de varoluşçu teolojinin öncüsüdür.

(Ama bu, Kierkegaard'ın her ikisiyle de uzlaşacağı anlamına gelmez :) Kierkegaard için ikisi birbirinden ayrılamaz. Sartre tarzı tanrıtanımaz bir varoluşçuluğa Hegel sistemine getirdiği eleştiriyi getirecektir: Etikten yoksunluk. Felsefi varoluşçuluktan yoksun bir dinsel varoluşçuluk ise, önceki aşamalara yönelik felsefi kavrayıştan, kuşkuyla sınanan bir inancı temellendirecek bilinç durumundan yoksun olacağı için değerli bir inanca ulaşamayacaktır. Bireyler hakiki kendilikten daha düşük seviyelerde de var olabilirler (haz, arzularımızın dolayımsız tatmini - yani estetik varoluş). Bu durumda herhangi bir yön veya amaç olmaksızın hayatın üzerinde kayarız ("Ya / Ya da"). "Ölümcül Hastalık"ta ilişkilerin bir ürünü olarak kendilik konusu işlenir. Bu bakımdan, insan Sonsuz (Numen, tin, ezeli) ve Sonlu (fenomen, beden, geçici) arasındaki bir ilişkinin sonucu olarak ortaya çıkar. Bu durum hakiki bir kendilik yaratmaz, çünkü insan öyle tanımlayabileceği bir "kendisi" olmadan da yaşayabilir (etik varoluş). Kendilik ya da Mutlak veya Tanrı ile bir ilişkiden kendilik yaratma yeteneği (Kendilik ancak Tanrıyla kurulan bir ilişki aracılığıyla gerçekleştirilebilir), Sonlu ve Sonsuz ilişkisi ile bunların insana geri dönmesi arasındaki ilişkiden doğar. Bu pozitif bir ilişkidir. Bireysel bir kişi, herhangi bir soyut formülü olmayan ve tanımlanamayacak bir tekilliktir. Bireyin "kamusal olan"a (veya "kalabalığı") dahil edilmesi veya insan varlığının bir türün basit bir üyesi olarak sınıflandırılması, bireyler için hayatın gerçek anlamının indirgenmesidir. Bu yüzden, Kierkegaard'ın modern çağ eleştirisi, bir birey olmanın anlamını kaybetmesiyle ilişkilidir. Modern toplum birey olmanın anlamını eritir. "Kamu" sahte putunu üreterek, dikkati bireylerden, kendisini soyutlamalarda, ortak rüyalarda ve fantezilerde kaybeden kitlesel kamusallığa çevirir. Bu işlevi de medya ve ürünlerin kitlesel üretiminin dikkat dağıtıcı etkileri sayesinde yerine getirir. Ama Kierkegaard kamusallığa saldırırken topluluklardan yanadır:

"Toplulukta, birey, bir topluluk oluşturmanın öncül koşulu olarak hayatidir…

Topluluktaki her birey topluluğun güvencesidir; kamu ise, sayısallığın her şey olduğu imkansız bir hayaldir (chimera)." Kierkegaard estetiği Kierkegaard'ın, etik ve dinsel varoluş durumlarına geçiş aşaması olarak konumladığı estetik varoluş durumu, şu koşullarla karakterize olur:

duyusal deneyim içerisinde erimek (immersion);
mümkün olanın (possibility / bilkuvve), gerçekleşmiş olandan (actuality (bilfiil) daha değerli olması
bencilik (egotism);deneyim öznesinin parçalanması;
ironi ve kuşkuculuğun nihilist yüceltilmesi;
sıkıntıdan kaçış…

Kirekegaard’ın eleştirel bir perspektifle konumladığı bu karakteristik özellikler, aslında sanatsal faaliyetin doğasına ilişkin bir takım belirlemeler de sunar: [“duyusal deneyim içerinde erimek”, sanatın özüne dair önemli bir saptamadır. Sanatın duyusal karakteri ile ilgili belli bir konumu açığa vurur. Sanat duyusal bir deneyimdir, ama bu deneyim içerisinde eriyen sanatçı, benzeri bir deneyimi sanatı aracılığıyla izleyicisine de aktarabilir... Deleuze ve Guattari’nin “kavram” (concept) karşısında sanatın yarattığı bir şey olarak konumladığı “algılam” (percept) terimi tam da bunu anlatmak ister: Sanat, sentaktik bir söz dizimi ile kavramlar üretmekten çok, duyusal bir dil yoluyla “algılam”lar üretir ve bunlar sanat izleyicisinin duyusal kavrayışında kavramlar gibi davranarak başka türlü dışa vurulamayacak algıya dayanan bir hakikati ifade edebilirler.] [imkanın mevcuttan üstün olması, doğrudan sanatın hayalgücünün imkanlarıyla “oynaması” düşüncesinin, yani Kant ve Schiller’in bir iz sürümüdür ve sanatın kendi gerçekliğini hayalgücüyle yaratmasına odaklanan modern sanat akımlarının –mesela sürrealizmin- meşruiyet arayışlarında başvurduğu temel bir konumdur.] [“(duyusal) deneyim öznesinin parçalanması / dağılması” fikri, bir yanıyla yabancılaşma / şeyleşme eleştirisine referansta bulunsa da, yoğun, tekbiçimli, künt bir varoluş durumundan çok, farklılıkları bir araya getirmeye eğilimli duyusal deneyim öznesinin tekil varoluş durumunu ortaya koyması bakımından anlamlıdır. Bu, bir yanıyla “modern sanatçı” tipinin betimidir.] [“ironi ve kuşkuculuğun nihilist yüceltilmesi”, ise, sanatın ayrıcalıklı araçlarından biri olan ironi kullanımının nedenlerine dair bir gerçeği ortaya koyar. Mesela Vladimir Jankelevitch, sanatta ironinin hakiki bir duruş alan sanatçının etik duruşunun kaçınılmaz sonucu olarak güçlü bir eleştiri kanalı açtığını düşünür. Kuşku ise, varoluşunun ayırdına varan öznenin temel karakteristiklerinden biridir. Bunların nihilizm ile ilişkisi ise, sanatçının verili (toplumsal) ahlaksallıktan farklı, kendinde “muhalif” bir tutum almasıyla ilgilidir... ] [“sıkıntıdan kaçış”...
“Sanat, hayatı sanattan daha ilginç kılmaktır”
– Robert Filiou (Fluxus)] "Estet" tipinin eleştirisi "Either-Or": Alman romantiği, ortaçağda yaşayan Don Juan'vari bir karakter - duyusal... "Baştan çıkarıcının günlüğü" yazarı: sofistike, kendi üzerine katlanan (reflective) bir estet, baştan çıkartmaktan değil, baştan çıkartma olasılığını kurmaktan duyumsal haz alan baştan çıkarıcı… Estetik perspektif, her türlü aracı kullanarak, gündelik donukluğu zengin bir şiirsel dünyaya dönüştürür. Estet, beceri, oyun, hile, keyfilik, ironi ve kasıtlı hayalgücü kullanarak dünyayı kendi imajında yeniden yaratır.
Estetin asli motivasyonu, sıkıntıyı ilginç olana dönüştürmektir. Kierkegaard, bu tip estetiği, etik perspektifinden eleştirir; onu içi boşaltılmış bir şekilde sadece kendine hizmet edecek dürtüler arayan, kaçış eğiliminde bir varoluş durumu olarak konumlar. Estet, angajman ve sorumluluktan umutsuzca kaçar; gerçek durumların yerine fantezileri geçirir. Ama bu, Kierkegaard'ın estetiği etik ve dinsel varoluş durumları için terk ettiği anlamına da gelmez. Estetiğin dinsel sentezi Estetik ve etik varoluş durumlarının en iyi yanları aslında dinsel varoluş durumunda sentezlenir. Estetik varoluş aşaması, hayalgücü aracılığıyla ortaya çıkan sonsuz olasılıklar duyumu olarak daha yüksek dinsel varoluş aşamasında korunur. Ama artık gerçekleşmiş olanı yadsımaz veya benci amaçlara yönelmez. Estetik ironi dinsel mizaha dönüşür, gerçek dünyanın estetik ideale dönüştürülmesi, sonlu dünyanın sonsuz olanla gerçek uzlaşımını temsil eden dinsel töz değişimine (transubstantiation) dönüşür. Ama bu demek değildir ki, estetik yoluyla nihai hakikate (dinsel varoluş durumuna) ulaşılabilir. Aynı zamanda bir şair de olan Kirkegaard estetikle her zaman yoğun bir biçimde ilgilenmiştir. Kierkegaard sanıldığı gibi şiire düşman değildir. Geç dönemlerinde kendisinden bir şair olarak söz eder. Buna karşılık, hiçbir zaman kendisini dinsel bir otorite saymamıştır. Eseri dinsel aydınlanma ile dinsel olmayan konulardaki yazıları arasında gidip gelir (mahlas kullanımıyla yarattığı kurgusal yazarlar da bunu mümkün kılmaktadır). Eseri Kierkegaard'ın kendi varoluş durumunun temsiliyetlerini sunar. Bu farklı temsiliyetler de ancak şiir gibi hayal edilen olasılıklara dair bir estetik ortamda mümkündür. [Kierkegaard'ın çağdaş estetiğe bir başka katkısı da, tam da mahlas ve kurgusal yazar karakterleri dolayımıyla açığa vurduğu "yaratıcılık" (yazarlık / authorship) sorunsalıdır. Çağdaş sanat teorilerinde yaratıcı sanatçının durumu ile ilgili sorgulamalarda Kierkegaard'ın bu ayrıksı konumunun da etkisi vardır.] 20. Yüzyıl filozoflarının çoğu, teist olsunlar ateist olsunlar, Kierkegaard'dan etkilenmişlerdir. Bu etki de özellikle endişe, umutsuzluk, bireyselliğin önemi gibi temalar çerçevesinde gerçekleşmiştir. Etkisi 1930'dan itibaren büyümüştür. Çünkü yükselen varoluşçu hareket, öncülü olarak onu işaret etmiştir. Aslında, Schopenhauer dolayımıyla farkında olduğunu bildiğimiz, ama kendisinde doğrudan bir referansa pek rastlamadığımız Uzak Doğu felsefesi ile ilgili etkisi de önemlidir. Bunun nedeni Budist, Taoist veya Shinto felsefeleri ile Kierkegaard düşüncesi arasındaki benzerlik noktalarının yoğunluğudur. Nitekim Kierkegaard Batı'da tanınmasından 30 yıl önce Japonya'da tanınmış, ilk çeviriler Japoncaya yapılmıuştır. Kierkegaard'ın merkezi temaları, yani öznellik, endişe, özgürlük, umutsuzluk (ve kendini hayal kırıklığına uğratmak), Budizmin de merkezi temalarıdır. Zen Budizm de Kierkegaard da varoluşun açmazlarını benzer biçimde betimler. Bu benzerlikle Uzak Doğu'da önemli bir Kierkegaard çevresinin oluşmasına neden olmuş, aynı zamanda Uzak Doğuluların Batı felsefesiyle kurdukları ilişkiyi de etkilemiştir (Schopenhauer gibi). Kierkegaard'dan etkilenen filozof ve teologlar: Hans Urs von Balthasar, Karl Barth, Simone de Beauvoir, Niels Bohr, Dietrich Bonhoeffer, Emil Brunner, Martin Buber, Rudolf Bultmann, Albert Camus, Martin Heidegger, Abraham Joshua Heschel, Karl Jaspers, Gabriel Marcel, Maurice Merleau-Ponty, Reinhold Niebuhr, Franz Rosenzweig, Jean-Paul Sartre, Joseph Soloveitchik, Paul Tillich, Malcolm Muggeridge, Miguel de Unamuno... Emmanuel Lévinas, Hans-Georg Gadamer, Roland Barthes, Jacques Derrida, Jürgen Habermas, Alasdair MacIntyre ve Richard Rorty gibi çağdaş filozoflar, kimi zaman oldukça eleştirel yaklaşsalar da bazı Kierkegaardçı temalarını kendilerine uyarlarlar. Kierkegaard'ın 20. Yüzyıl edebiyatı üzerindeki etkisi de büyüktür: W. H. Auden, Jorge Luis Borges, Don DeLillo, Hermann Hesse, Franz Kafka, David Lodge, Flannery O'Connor, Walker Percy, Rainer Maria Rilke, J.D. Salinger ve John Updike. (Bizden de Oğuz Atay ve Bilge Karasu...) Sinema üzerinde de etkilidir (Mesela “Korku ve Titreme”siyle, Andrey Tarkovski'nin Kurban'ına kaynaklık etmiştir; “The Matrix Reloaded” filmindeki karakterlerden birinin adı da Kierkegaard'a atfen Soren'dir). Samuel Barber'ın 1942 - 1954 arasında bestelediği ve başyapıtı kabul edilen eseri "Prayers of Kierkegaard"ın metinleri, filozofun 1946 - 1855 arasında yazdığı dört metinden oluşur. Popüler kültür üzerindeki etkisi de azımsanamayacak düzeydedir (TV programları yapılır -Sea of Faith: Television series -; "Ölümcül Hastalık Umutsuzluk", "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" gibi kitapları çok satan listelerine girer). Kierkegaard'ı post-modernizmin öncülü olarak görenler de vardır. Nietzsche ''....kelimelerle değil, şimşeklerle yazıyorum''

“Tuttuğum her şey yanıyor, bıraktığım kömür oluyor, alevim ben.” “Sanat başlangıçta da vardı, sonunda da olacak” diyen Nietzsche, başlangıçta sanat olmasaydı, yorumlamak, bilmek ve tanımak da mümkün olmazdı, sonunda da insan itilerinin güzelleşmesi olarak üst-insan bir sanat eseri olacak, demek ister.

Onun için, sanat insanın biçim yaratmak ile ilgili ilkel itisinin ifadesi olarak, hayatı meşrulaştıran en önemli etkendir. Sanatın hayatla ilişkisi hala en önemli sorunsallarımızdan biri olmaya devam etmektedir.

Şu sözler bugün için de geçerli değil midir? “Gösteri bir satranç oyununa, bir burjuva entrikasına dönüşmüştür; retorik diyaloga üstün gelmeye başlamıştır; müzik ruhu ortadan kaybolmuştur; sıradan insan sahneye çıkmıştır”... Güç istenci Ahlaksallık / Aktöre Sonsuz Döngü Üst İnsan Nietzsche, Schelling çizgisinin doruğu ve Alman İdealizminin sonu olarak görülür. Vitalizmi Schelling'in doğa felsefesinin radikal bir genişlemesidir. Hristiyan karşıtlığı, Fichte'yi kuşatan tanrıtanımazlık halesini genişletir. Eleştirel yaklaşımında, Kant okumalarının etkisi vardır (Kant iskeleti üzerinde Nietszche’nin eti...) Nietzsche'nin dolaylı olarak varoluşçu kuzeni Kierkegaard ile, Bakunin anarşizmi ile, Marx'ın komünizmi ile bağlantılı olduğunu, daha doğrusu benzer dönüşümleri temsil ettiğini söyleyebiliriz (Bu bağlantılar genellikle muhalefet olarak ortaya çıksa da). Wagner ile yolunu ayırdığında kendi yönelimini bulmuştur. Marksizme, özellikle de onun Hegelci temeline karşıdır. Marx ve Freud ile birlikte Nietzsche, 20. Yüzyıl’ın düşünsel iklimini belirler.
(Elbette bu listeye Hegel, Schopenhauer, Kierkegaard ve Dostoyevski’yi de ekleyebiliriz)
Nietzsche, bu diğer düşünürlerle birlikte düşünce tarihindeki önemli bir (paradigma) dönüşümü(nü) simgelemektedir (insan-odaklılık). [Bugünkü konuşma açısından belirtmem gereken önemli bir şey var:

Sanat, sanata dair (olabilecek) felsefe, Nietzsche’in eserinin tamamına nüfuz etmiştir. Sadece aforistik, parçalı ve şiirsel dilinden ve metafor kullanımının gücünden dolayı değil; yaratıma, duyusal bilmeye, yaratıcılığın yeni değerler ortaya koyma yeteneğine yaptığı vurgudan ve, insan hayatının kendisinin bir sanat eseri olabileceğine dair duyduğu inançtan, sanat eseri yaratmanın verili durumları “aşmak”la mümkün olabileceğini düşünmesinden, yani “muhalif” konumundan ötürü de...

Bu yüzden konuşmanın bu bölümü sadece “Nietzsche estetiği”ne yoğunlaşmayacak, eserindeki belli başlı temalar arasında da gidip gelecek...] Nietzsche, "Tan Kızıllığı" (Daybreak / Dawn) adlı kitabıyla "Ahlaksallığa Karşı kampanya"sını başlatır.

Kendisini "karşı ahlakçı" (immoralist) olarak tanımlar ve zamanının ahlak şemalarını sert bir biçimde eleştirir: Hristiyanlık, Kantçılık ve faydacılık. "İşte İnsan"da (Ecce Homo), iyi ve kötü arasındaki ikiliğe dayanan ahlaksal sistemleri "belalı bir hata" olarak gördüğünü yazar ve Yahudi-Hristiyan dünyanın değerlerini "yeniden-değerlendirmek" arzusunu bildirir. Değer için, hayatın kendisinin hayati itileri temelinde yeniden tanımlanan yeni ve daha doğal bir kaynak bulmaya çalışır. “İyi ve Kötünün Ötesinde” (Beyond Good And Evil) ve “Ahlaksallığın Jeneolojisi” (On The Genealogy Of Morality) kitaplarında, Nietzsche'nin efendi-köle ahlakının gelişimine ilişkin jeneolojik yaklaşımı merkezi konumdadır. Efendi ahlakını ahlak sisteminin kökeni olarak görür ve bunu Homerik Yunan'dan başlatır. Değer, iyi ve kötü veya "yaşamı olumlama" ve "yaşamı yadsıma" arasındaki karşıtlık olarak ortaya çıkar: refah, fiziksel güç, sağlık ve iktidar, yani Homerik kahramanda bulunan temel özellikler, iyi olarak nitelenir; yoksulluk, hastalık ve zavallılık gibi kölelikle ilişkilenen özellikler ise kötü olarak görülür. Köle ahlakı ise, tersine, efendi ahlakına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Nietszche bu ahlakı Yahudi ve Hristiyan geleneğiyle bağdaştırır. Burada da değer iyi ve kötü karşıtlığından türer: öte dünyaya ait olma, hayırseverlik, dindarlık, (dünyevi zevklerden) uzak durma, ılımlılık ve boyun eğme iyi olarak nitelenir; dünyevi olma, zalimlik, bencillik, zenginlik ve saldırganlık ise kötü olarak tanımlanır. Köle ahlakı kölelerin çekemezliğinden (ressentiment) doğmuştur ve onların efendi karşısındaki aşağılık duygularını yenmelerini sağlar. Böylece köle zayıflığı bir seçim konusu haline gelir. Efendi – köle ahlaksallığı “AKTÖRE [ahlaksallık], Nietzsche'nin dilinde, az-çok örgütlü bir insan kümesinin, ayakta durması, varlığını sürdürmesi için, hem kendi üyelerine hem de başka kümeler ile üyelerine uygulanacak yargılama ölçüleri sağlayan bir düşünsel sistemdir. Bu sistem, kümenin kendini korumasına, yükselmesine, başka kümeler üzerinde/karşısında güçlü olmasına yaramış/yarayacak bir yaşam biçiminin-koşulunun temeli konulması, ölçü alınması, yani DEĞER sayılmasıyla geliştirilmiş (o ölçüye göre belirlenmiş) yargılardan oluşur. Değer yargılarından. DEĞER YARGILARI da kümenin 'iyi'leri ile 'kötü'lerini dile geitirir; yani o aktörenin neyi iyi neyi kötü saydığını.” (Oruç Aruoba, “Nietzsche: Temel görüşü, temel kavramları”, Yazı, S:3, 1978)

[Nietzsche'nin efendi ve köle ahlakının jeneolojisini konumlaması da bu temel tanım uyarınca şekillenir. ] Efendi ahlakının değer yargıları, iyi ve kötüyü algılamalarının altında "kendilerine iyi dediklerinden dolayı kendilerine benzemeyenlere fena diyen insanların dünyaya, insana, yaşama bakış biçimleri yatar". “Köle aktöresindeki değer yargılarının kaynağı, kümenin ayakta durmasını sağlayacak koşulların karşıtı koşullara kötü denilmesidir: bu 'kötü'den kalkarak da artık kendisine 'iyi" diyebilir bu aktörenin insanı: 'ben iyiyim çünkü onun gibi kötü değilim' der güçsüz insan; oysa güçlü insan 'o fenadır, çünkü benim gibi iyi değil' demişti.” (OA) Nietzsche, köle ahlakını Avrupa'yı kaplayan nihilizmin kaynağı olarak görür. Modern Avrupa ve Hristiyanlığı, Avrupalılarının çoğunun değerlerini farklı ölçülerde ve birinize zıt bir biçimde belirleyen, efendi ve köle ahlakları arasındaki gerilimden kaynaklanan ikiyüzlü bir durumdadır. Nietzsche, ayrıcalıklı insanların, bu herkes-için-ahlak karşısında utanca kapılmamaları gerektiğini söyler, çünkü bu ahlak ayrıcalıklı insanların ortaya çıkması yolunda bir engeldir. Ahlaksallık kendi başına kötü değildir; kitleler (sürüler) için iyidir ve onlara bırakılmalıdır.
Ayrıcalıklı insanlar (üst insan) ise, kendi "iç yasa"larını izlemelidir. (Nietzsche'nin sıklıkla kullandığı bir motto:
"Olduğun şey haline gel" - Pindar) Nihilizm ve Tanrının ölümü Nietzsche'yi “nihilizmin en yüksek bilinci” olarak adlandırabiliriz. Ondan önceki nihilistler (Kierkegard, Pascal veya Dostoyevski) tanrı düşüncesine tutunurlar. Schopenhauer kurtuluşu Upanişad'ların bilgeliğinde ve iradenin reddedilmesinde görür. Tanrının öldüğünü ilk söyleyen Nietzsche'dir. Bu, Nietzsche için “tarihsel” bir olgudur: “19. Yüzyılın ikinci yarısında, Batılı insanın yaşamındaki tanrı ölmüştür. Bu, 'tanrının varlığına inanmak'la 'dindarlık'la o kadar ilgili değildir: Ortadan kalkan, dinin getirdiği (ya da onunla birlikte gelen) değerlendirme biçimidir. Kaynağını Hristiyanlığın tanrısında bulan (ya da kaynağı diye onu gösteren) bir değerlendirmeler bütünüdür - bunun da temelinde bulunan bir yargılama biçimidir. Bu ölen tanrı, yürürlükten kalkan bir aktöredir [ahlaksallık].” (OA) "Hristiyanlık bir köle aktöresidir, bir efendi aktöresi üzerine kurulu Roma'yı yıkarak gelişmiştir; şimdi ise çökmektedir." “Hristiyanlık, Nietzsche için, Nasıralı İsa'nın 'kurduğu' din değil, tarih içinde ortaya çıkmış bir 'köle ayaklanması'dır. İSA'nın din kurma gibi bir amacı yoktu; O (Nietzsche'ye göre) bir yaşam biçiminin canlı örneği olmuştu yalnızca. Bir ilkeye göre yaşamış, ona uyarak ölmüştü. Kendi yolunu kendisi açan bir kişiydi İsa, kendi yarattığı bir yaşama biçimini gerçekleştirmişti. 'İzleyicileri' ise onu 'kurtarıcı' olarak görmekle; kendileri böyle bir yaşamı gerçekleştirmeden, kurtuluşu başkasında aramakla, ona ihanet etmişlerdir. Bu anlamda Hristiyan olmak için İsa olmak gerekir: 'Tek bir Hristiyan vardı: o da çarmıhta can verdi'." "Tarihsel bir olgu olan Hristiyanlığın ise, Nietzsche için en önemli yanı DECADENT, düşkün yanıdır. Decadence, 'hiçbir şey istememektense hiçliği istemek'tir. Hristiyanın öte-dünya özleminde, 'yargı gününü', 'İsa'nın ikinci/yeryüzü krallığı'nı bekleyişinde bu hiçlik istemi saklıdır. Varolanların, varlığın karalanmasından, kötülenmesinden yola çıkan Decadent (Schopenhauer'in yaptığı gibi), istemesini silmeğe, kırmağa çalışırken, aslında çok güçlü bir istemin buyruğundadır -yokluğu istemenin." (O. A.) Hristiyanlık ve yalan:

güçlülüğü kötüleyerek güç kazanma;

sevgi - nefret; sevgi - korku;

"güçsüzleştirmek için yardımseverlik;

güçsüzlük - hoşgörü; hakikat - yalan… “Hristiyan boyuna hakikatten söz ederken yalan söyleyip durmuştur -işte onun sonunu hazırlayan da budur: Hristiyanlık kendi değerleri yüzünden çökmüştür. 'Aktöreyi yıkan aktöreliliktir'. Hristiyan değerleri gerçekten gerçekleştiren, gerçekten doğru söyleyen kişiler doğruyu yani Hristiyan 'hakikat'inin yalanını görmüşlerdir. Böylelikle, Rönesans’dan başlayarak yetişen sanatçılar, düşünürler, Hristiyan aktöresinin yıkılış sürecini hazırlamışlardır -Nietzsche de çağında Tanrıyı ölü bulmuştur.” “Bu tarihsel noktada artık nihilizme yol açılmıştır. Nietzsche kendisine 'Avrupa’nın ilk tam nihilisti' der. Nietzsche ilk tam nihilisttir, çünkü tarihsel çözümlemeleriyle daha da önemlisi (kendi 'yaşam, bilenin bir deneyi olmalı' ilkesine uyarak) nihilizmin gereklerini kendi yaşamında sonuna kadar yerine getirmekle, nihilizmi kendinde yaşamakla, 'tanrının ölümü' sürecinin gelecekte alacağı biçimlere, çağdaşlarının 'ruhlarında' olup-bitenlerin sonuçlarına onlardan önce ulaşmıştır.

(Nihilizmin tarihsel doruk noktalarına, örneğin Nazi Almanya’sına daha bir yarım yüzyıl vardır).” (O. A.) "NİHİLİZM, 'en yüksek değerlerin kendi kendilerini değersizleştirmeleri'dir. Değerlerin ortadan kalkmaları, yitmeleri değil, değerliliklerini yitirmeleridir. Değerlerin değeriyle ilgilidir nihilizm; bu da değerlerin değersizleşmeleri olarak ortaya çıkar." "Tanrı ölmüştür; insanlığı büyük bir tehlike beklemektedir: değersizlik, hiçlik tehlikesi. Ne yapmalı?" Nietzsche bu sorunun cevabını tarihsel düzlemde vermez. Tekil kişiye yönelir; çünkü nihilizmin ortaya çıktığı yer tekil kişilerin zihnidir: değerleri değerli kılan da değersiz kılan da tek tek kişilerdir. Yaratıcı kişi, değerlendirme yapan kişidir. Yaratmak, değerlerin değerini belirlemedir: Yaratıcı kişi bazı değerleri öne çıkarır ve onlara değer verir; bu değerleri yoktan yaratmaz, bazılarını öne çıkarıp bazıları geriye iterek bir değer sıralaması yapar. Yaratma, aynı zamanda bilmedir: "… bu bilmeyi yaratma yapan da ortaya konan bilgilerin daha önce ortaya konmamış bilgiler, yeni bilgiler olmasıdır. Bu değerlendirmenin yaratma olarak bilgi yanıdır: Her yaratıcı değerlendirme aynı zamanda bir yeni-doğru bilgidir.” (O. A.) "Bu bilgiler, değerlere değer yaratan bilgiler, etkileriyle, tarih içindeki sonuçlarıyla (Nietzsche'nin de ilgilendiği budur) 'çağ açan', sonra da çağdaş olup modalara dönüşen görüşler, anlayışlar biçiminde ortaya çıkarlar. Her bugün, dünün yaratıcı kişilerinin değerlendirmelerini yaşar." "Tanrının ölümüyle ortaya çıkan durum, geçmiş değerlendirmelerin bir ürünüdür, nasıl ki Tanrının kendisi geçmiş bir değerlendirmedir; öyleyse yapılacak iş, tanrının ölümüyle boşalan yeri, yeni değerlendirmelerle, yeni bir değer sıralamasıyla doldurmaktadır. Nihilizm için çare, DEĞERLERİ YENİDEN DEĞERLENDİRMEK'tir, yani değerler konusunda ortaya konan yeni bilgiler, çağın insanına yeni değerlilik yolları gösterecek bilgiler koymaktır." "Ancak, eski değerlendirmelerin yerlerine yenilerini koymak için bir temizlik, bir YIKMA gereklidir, çünkü eski değerlendirmeler, tarihi yönlendirici etkilerini yitirdikten sonra hemen kalkmazlar ortadan; sürüp giderler insanların kafalarında -Buddha öldükten sonra daha yüzyıllar boyu bir mağarada gölgesi gösterilmiş insanlara." (O. A.) Nietzsche, eski değerlendirmelerin sürüp gitmesine ANTİKACI TARİH mekanizmasının neden olduğunu söyler. Bu, nihilizmin kendisinden de daha büyük bir tehdittir: “Gözleri geleceğe değil geçmişe çevirmek, eski ne varsa toplamak, her şeye olup bitmiş gözüyle bakmak, 'artık yapacak yeni bir şey yok' demek.” - mutluluğu bulduğuna inanan SON İNSAN, bilgili (“aydın”), ileri, obur, kendini sıkıntıya sokmayan, konformist… "Yaratıcı, yıkıcı olmak zorundadır." "Çünkü değerleri yeniden değerlendirmek için yeni değerlere yer açmak, bunun için de sürüp giden, etkileri yitik eski değerlendirmeleri yıkmak zorundadır. Bu zorunluk, Nietzsche'nin bazılarına pek 'sert' gelen dilinde yansır (..)

ÇEKİÇLE FELSEFE YAPAR." "Nietzsche'nin çekicinin yöneldiği eski demir ise, din ve onun aktöresidir. Çünkü onun çağında ortadan kaldırılması, insanların kafalarından söküp atılması gereken değerlendirmeler dinin değerlendirmeleridir. Bu yüzden Nietzsche DECCAL (Antichrist) adını benimser, Hristiyanlığa ve bütün getirdiklerine, yani Sokrates'ten bu yana uzanan bütün Avrupa 'kültür'üne, 'uygarlığı'na savaş açar." Güç istenci, insan davranışlarını (rekabet, uyum, hayatta kalma vb.) anlamak için bir temel sunar. (Mesela kendini koruma, bir canlının gücünü dış dünyaya doğru uzatma istencidir) Nietzsche, Schopenhauer'in amaçsız irade kavramını eleştirir; faydacılığın mutluluk arzusu ve haz biriktirme güdüsü gibi yaklaşımlarını da. Nietzsche için mutluluk kendinde bir amaç değildir:
Kişinin eylemlerini iradesinin (istencinin) tatmini yönetir. Nietzsche, -inorganik dünya da dahil olmak üzere- fiziksel dünya ile insanların itilerini, duygulanımlarını yöneten güçler arasında bir paralellik -sentetik bir birlik- görür. Güç istenci, güçlerin sentez ilkesidir.
Bu güçler, istencin (iradenin) ilkel biçimidir. Örneğin hareket, doğanın açıklanamaz yasaları uyarınca değil, beden ve güçler arasındaki güç ilişkisinin sonucunda olup biten bir şeydir. Vitalizm... (hatta panteizm?) Nietzsche’nin “güç istenci” teorisinin önceliği, kozmolojik veya metafizik bir evren açıklaması yapmaktan çok, tekil insan varlığını belirleyen iradeyi, güç istencini ortaya koymak, bunu da insanı evrenle sentez ilişkisi içinde bir varlık olarak konumlayarak yapmaktır. Nietzsche evreni açıklamakla değil tekil insan davranışlarını anlamakla ilgilidir. "Yeryüzüne sadık kal." - Nietzsche Yeryüzüne sadık kalmanın yolu sonsuz döngü (bengi dönüş) düşüncesini anlamaktır.

Zerdüşt, "sonsuz döngü'nün öğretmeni"dir. "Bu düşüncenin en temeldeki (neredeyse 'mantıksal' denilebilecek) biçimi şu:

Varolanlar sınırlı sayıdaysa, her varolan da öteki varolanlara biri birini gerektirme bağlantılarıyla bağlıysa, varolanların hepsi, yeterli uzunlukta bir zaman aralığı içinde, zorunlu bir sırayla, oluşa girmiş olurlar; oluş sürüyorsa, bu süreç baştan başlar, aynı varolanlar, aynı süre içinde, aynı sırayla yeniden oluşa girerler, çıkarlar…" “Evreni kuran yapı taşlarının sayısı (çok büyük de olsa) sonludur; dolayısıyla yapı taşları arasında olanaklı eşleştirmelerin sayısı da sonludur ve bu eşleştirmeler sonsuz süre içinde durmadan yinelenecek, her an, her durum sonsuz kez yeniden dönecektir.” (Can Alkor) "Bu çıkarım iki 'öncül'e dayanıyor:
1) Varolanlar sınırlıdır: Bu düşünce, belki en iyi Lavoisier'nin 'maddenin sakınımı' 'kanun'uyla dile getirilebilir: Yoktan var olma, vardan yok olma olamaz.
2) Varolanlar bağlantılıdır. Bu düşünceyi de 'nedensel belirlenmişlik' varsayımına benzetebiliriz: Aynı nedenler, aynı koşullar altında…" (O. A.)
(Nietzsche bu düşünceleri Herakleitos'tan çıkarıyor aslında). İnsan dünyasındaki sonsuz döngü iki düşünce üretir:
İnsan (ve bir bütün olarak insanlık) daha iyiye doğru gitmemektedir; insan dünyasında "gelişme", "ilerleme" yoktur. "Tarih tek oluşların zaman içinde sıralanması bakımından ardı arkası olmayan bir yenileme, tek oluşların ortaya çıkış-yok oluşları bakımndan ardı arkası kesilmeyen bir yinelemedir."
Öte yandan, insan -birincisinin temelini oluşturacak bir biçimde- ikinci bir anlamda sonsuz döngü içerisindedir: İnsan hep aynıdır; insanın "yapısı" değişmez -insanlarda görülen nitelikler, bütün çeşitlilikleri içinde, hep aynı insan imkanlarının gerçekleşmeleridir. "Kişinin yeryüzüne sadık kalması, böylesi bir bengi dönüş içinde bulunan dünyaya EVET DEMESİ'yle olur. Bu ise, kişinin kendisini de bengi dönen bir varlık olarak görmesine, görebilmesine, buna göre eylemesine, yaşamasına bağlıdır.

Kişinin kendisine yönelik bu bakışına AMOR FATİ diyor Nietzsche: yazgısını sevme." Kişinin böyle bir bakışa ve böyle bir bakışın gerektirdiği yaşam biçimine sahip olup olmadığı tek eylemlerinde kendisini gösterecektir: Kişi, belirli bir eylemi yaparken, bu aynı eylemi sonsuza dek yapmaya, dolayısıyla kendisine, bütün yaşamına Evet diyebiliyorsa; baştan sona, sonsuza dek hep aynı yaşamı, tıpatıp aynı yaşamı yaşamaya evet diyebiliyorsa, o eylem yeryüzüne sadık, yazgısını seven kişinin eylemidir. "Bu ölçüyü, bir çeşit 'kesin buyruk' (Kant) gibi, ama 'ahlaklı-iyi' eylem için değil, yeryüzüne sadık kalan, bunu da yeryüzüne bir anlam katarak başaran eylemler için ölçüt olarak koyar Nietzsche; çünkü böyle bir eylem yerindeliğini bengi koruyacak, bengi anlamlı kalacaktır." (O. A.) Peki, eylem nasıl mümkün olacak?
Yeni bir anlam katma nasıl olacak? "…ben, hep aynı ben, tıpatıp aynı yaşamı sayısız defa yaşamışsam, hep aynı yaşamı daha sayısız defalar yaşayacaksam, eylemde nasıl bulunabilirim, eylemlerimle nasıl bir şeyler gerçekleştirebilirim?" "Nasıl olur da böyle bir dünyada yaratmadan, yaratıcılıktan söz edilebilir? Yaratacak ne olabilir böyle bir dünyada?” "Bu sorular kümesine Nietzsche'nin verdiği yanıt çok yalın: Hiçbir şey, ya da her şey.-" Yaratıcılık - tarih ilişkisi: değerler değişmiyor, değerlendirmeler değişiyor, yeni değerlendirmeyi yapan da yaratıcı.

Yaratıcı kişi, eskileri yeniden değerlendiren kişi.

“Kişi alanında ise 'eski’ olan kişi tipleri, 'yeni' olan da tek kişilerdir. Kişi tipleri değişmez, ama her bir kişi yepyeni bir varlıktır.

Bu ne demek?” "KİŞİ TİPİ Nietzsche için, insanın genel imkanlar toplamında bulunan tek tek imkanların türlerinin düzenli biraradalıklarıdır; tek kişiler de bu imkan türü topluluklarının 'gerçek' - zaman-mekan - içindeki gerçekleşmeleridir. İnsanın imkanları altında 'insanı insan yapan' etkinlikleri (bilme, düşünme, duygulanma vb.) anlarsak, kişi tiplerini oluşturan kişi imkanları, bunların belirli türleridir (şöyle bir bilme biçimi, şu tür bir düşünme, şu duyguya açık olma vb.); yeni bir kişi tipi, insan imkanlarının belirli türlerinden (belirli kişi imkanlarından) oluşan bir bütündür." İnsan etkinlikleri sınırlı olduğu gibi, kişi tipleri de sınırlıdır ("Köle misin? Dost olamazsın. Tiran mısın? Dostun olmaz" - Zerdüşt). "Yani belirli bir insan imkanı türü öteki imkanların ancak belirli türleriyle bir araya gelebilir, bir kişi tipi oluşturabilir". Her insan da eylemleriyle bu tiplerden birisine girer. Kişi alanındaki sonsuz döngü de bu "imkanlar - gerçekleşmeler mekanizmasında" yatar. İnsan imkanları bellidir, değişmez (değişebilseydi, İNSAN dediğimiz şey değişirdi). Dolayısıyla kişi tipleri aynı kalır, yinelenir. “Bu tiplerin tek gerçekleşmeleri olan tek kişiler de böylece, bütün biriciklikleri, eşsizlikleri içinde, kendilerinden önce hep gerçekleşmiş, insan insan kaldıkça da hep gerçekleşecek bu insan kümelerinin yeni örnekleridir.” "Kişilere imkan-gerçekleşme açılarından hangisiyle bakıyorsak, ya hep aynılık ya da hep bambaşkalık görürüz. Bir kişi ya da tipin örneği olarak başka (aynı tipte) kişilerle aynı imkanların bir gerçekleşmesidir; ya da o belirli kişi olarak bütün öteki tek kişilerden apayrı, bambaşka bir gerçekliktir." (O. A.) Yaratma, kendini aşma, özgürlük... Yaratma, nasıl değerlendirme ise, aynı zamanda "kendini aşma"dır ve bu da özgürlükten geçer. Yine sorular:
Hep aynı kişi olarak kalmaya mahkum ben, kendimi nasıl aşacağım?
Dünya hep aynı ise, bu dünya içinde nasıl özgür olacağım?
Değişmiyorsam, kendimi aşamam; dünya değişmiyorsa, özgür olamam.
Ama Nietzsche, "kendinizi aşmakta özgürsünüz" diyor. "Neyim ben? İnsan olarak, belirli (değişmeyen) imkanlara sahip bir varlık, kişi olarak da bu imkanların -her birinin belirli bir yaşam kesitindeki eylemlerimle- belirli türlerini gerçekleştiren bir varlık. Öyleyse kişi olarak gerçekleştirdiğim, insan olarak gerçekleştirebileceklerimin ancak bir türüdür; öyleyse, insan olarak belirli bir insan imkanının bütün mümkün türlerini gerçekleştirme imkanına sahip olduğuma göre, kişi olarak, belirli bir durumdaki bir eylemimle bu türlerden biri yerine bir başkasını gerçekleştirebilirim." (O. A.) Bu "isteme özgürlüğü" değildir. Bu, belirli bir durumda şu ya da bu insan imkanı türünü seçebilirim, anlamına gelmez. (Schopenhauer) Kişi ne ise odur, ne ise onu yapar -
ama, kişi NE İSE O OLABİLİR.
(süreç - haline gelme) Kişinin bir neliği vardır, ne ise odur - ama aynı zamanda onu olması gerekir kişinin; çünkü ne ise o olmayabilir! İmkan - gerçekleştirme bağlantısı:
İmkan gerçekleştirmelerden büyüktür. İmkanlarımı tanırsam, imkanlar merdiveninde üst basamaklara tırmanabilirim. Kendimi aşabilirim.
İmkan, özgürlüktür... Ama yine de bunların olması zorunludur.

Sonsuz döngü:
kendilerini aşanlar hep aşarlar, aşamayanlar hiç aşamazlar... Sürü insanı / Sürü başı / Üst insan İnsanı ele veren yaptığı değerlendirmelerdir. O halde üst insanı anlamak için, önce “sürü insanı”nı anlamak gerekir. “Her çağda, insanoğlu var olduğundan bu yana, insan sürüleri de varolmuştur (aile birlikleri, topluluklar, kabileler, haklar, devletler, kiliseler).” (Ahlaksallığın Jeneolojisi)

Sürüyü belirleyen de ortak değer yargıları, yani ahlaksallığıdır. Bu ahlaksallığa göre, değer yargılarına göre yaşayanlar “sürü”leri oluşturur.

Belli bir ahlaksallığın içinde yaşamak insana rahatlık sağlar, çünkü bütün değerlendirmeler onlar için önceden yapılmıştır. Onlar hazır buldukları düzene ayak uydururlar.

Böyle bir yaşam biçimin mümkün olmasının temelinde herkesin “eşit” olduğu inancı vardır. Herkes eşitse, “egoizme” karşı olunur, değerli olan tek şey, “başkası için olan”dır. “Sürü”yü bir arada tutan, kopmaları önlemeye, yerleşik değer yargılarını ayakta tutmaya çabalayan, “sürü başı”dır (çoban).

Sürü başı, sürünün inançlarının baş savunucusu görünen, o inançlara göre yaşıyor görünen, her yaptığını “iyi görünüşü”yle yapan “büyük bir oyuncu”dur. (Zerdüşt)

Oyunculuktan, gerçek olmayanı gerçek gibi göstermeyi anlarsak, sürü başlarının kimler olduğunu saptayabiliriz: kabile reisi, çete başı, yönetici, papaz, Hitler...

O kendisi efendi ahlakına sahip olup, diğerlerini sürü ahlakıyla yöneten kişidir. Asla üst insan değildir, olamaz. (Sürü başı, üst insanın yeminli düşmanıdır...)

“... yeni bir erdemi eski bir adla ortaya sürmek -onda ‘ilgi’ uyandırmak (erdemin sonucu ‘mutluluk’ olacak, ya da erdem onun sonucu) - karşı çıkanları karalama sanatı,- bunların üstesinden gelmek için fırsatları ve rastlantıları kaçırmamak - takipçilerini kendini feda etme ve ayrıcalıklarla fanatikler haline getirme; büyük sembolizm.” (Güç İstenci) “Sürü insanı” Nietzsche için bir türün sınıflandırılmasıdır. “Sürü başı” bu türün “çoban”ıdır. “Üst insan” ise ne bir türdür ne de bir önder, çünkü üst insanlar bir tür oluşturamayacak kadar tekil, ayrılık gösteren kişilerdir. “Üst insan”, bu kişilerin ortak kişi özelliklerinin dile getirilişidir. Değerler yaratan, gördüğü, yaşadığı her şeyi yeni, kendine özgü bir biçimde değerlendiren üst insan, dünyaya anlam katan kişidir. “Değerlendirmek yaratmaktır: duyun bunu siz yaratıcılar! Değerlendirmenin kendisidir bütün değerlendirilenlerin hazinesi, mücevheri. Ancak değerlendirmeyle var oldu değer; çekirdeği boş kalırdı varoluşun, değerlendirme olmasaydı. Duyun bunu, siz yaratıcılar!” (Zerdüşt) Üst insan, insanlara “geleceğin kendi istemleri olduğunu, kendi istemlerine bağlı olduğunu öğretecek” bir “ırkın” temsilcisidir. “Gerçek filozoflar ırkı” da denilebilecek bu “ırkın” soyluluğu, kandan değil “kanla yazmaktan” gelen bir soyluluktur. (Yani, kendi yasalarına göre yaşamaya cüret eden üstinsanın, asla soyla aktarılamayacak soyluluğu...) Zerdüşt, “size üst insanı öğretiyorum” der. Ve ekler: “insan, aşılması gereken bir şeydir. Ne yaptınız onu aşmak için?” “İnsan, hayvan ile üst insan arasında gerili bir iptir - bir uçurum üzerinde gerili bir ip.” “İnsanda büyük olan şu ki, o bir köprüdür, bir amaç değil;
İnsanda sevilebilir olan şu ki, o bir geçiş ve bir batıştır.” (Zerdüşt, 3/2) "Zerdüşt Nietzsche'nin kendisi değildir. Zerdüşt'ün kendisi de üstinsan değildir. Zerdüşt, Nietzsche'nin öğretisini öğreten öğretmendir. Nietzsche Zerdüşt'ü üstinsanın öğretmeni olarak öğretir. Zerdüşt, Nietzsche'nin öğretisini üstinsana öğretir." (O. A.) (≈> Filozof yetiştiren öğretmen-filozof Sokrates analojisi) Üst insan:
değerleri yeniden değerlendiren, yaratıcı kişi;
ahlakla işi kalmamış, İYİ İLE KÖTÜNÜN ÖTESİNDE kişi;
ahlakı aşarak, “kendi yasasını” dinleyerek ÖZGÜRLÜĞE adım atmış kişi;
KENDİNİ AŞMIŞ kişi;
kendi kendisi HALİNE-GELMİŞ kişi…
Üst insanlar tarihte ve toplumlarda hep olagelmişlerdir ve olageleceklerdir. “Bir de gelecekte ortaya çıkmasını beklediği, ‘daha hiç varolmadığını’ söylediği bir insan olarak söz eder üstinsandan Nietzsche: Bu ise bir EĞİTİM ülküsüdür; Nietzsche'nin tarih içinde gerçekleştirmeye çalıştığı, gerçekleşmesini beklediği yeni bir Rönesans'la ortaya çıkacak bir eğitimin ülküsü.”

“Bu ülkü bir Ütopya değildir Nietzsche için; böyle eğitimlerin gerçekleştiği toplumlar daha önce de vardı tarihte: Sokrates-öncesi filozofları, Anadolu ‘bilge’lerini yetiştirmiş toplum; özellikle büyük sanatçılar yetiştirmiş Rönesans İtalya’sı. Bu toplumların ekonomik-sosyal nitelikleri çok fazla ilgilendirmez Nietzsche’yi: bir eğitim ülküsüdür onunki.” “İnsan dünyasında, insanı insan yapmış ne varsa üstinsanların yaratısıdır; insan imkanlarının üst türlerini gerçekleştiren, insana kalıcı ürünler bırakan, insan gerçekliğini zenginleştiren yaratıcı kişilerin. Bu hep böyle olmuş şimdiye dek, hep de böyle olacak - ama bu yaratıcı kişilerin ortaya çıkmaları insan dünyasındaki bengi dönüşü yöneten kör dönüşün eline bırakılmıştır.” (O. A.) “Üstelik, Nietzsche’nin çağından başlayarak Batı toplumları yaratıcı kişilerin ortaya çıkmalarına engel olucu nitelikler kazanmaktadır: Kapitalist iş bölümü ile ‘üretime yönelik iş’in başatlığı altındaki bir toplumda, şair, düşünür, yazar ‘mesleği’ni (!) seçenlere sarf ettikleri ‘faydalı emeğin’ nerede kaldığı sorulabiliyor - bereket versin, ressamların, heykeltıraşların piyasaya sürecek malları var da paçayı kurtarıyorlar!” “İşte Nietzsche’nin istediği, ülküsü, eğitime, hatta bütün bir toplumun yönelişine böyle kişilerin yetiştirtilmesinin hedef konulmasıdır: normal, ortalama, uyumlu, sağlıklı sürüler değil, tek tek büyük insanlar yetiştirmek...” “Böyle bir eğitim gerçeklere dayalı bir eğitim olurdu, çünkü insan dünyasının gerçeğini, bengi dönüşü evetleyen bir anlayışa dayanırdı: böyle bir eğitim bir bütün olarak insanlığın yücelmesini sağlardı, çünkü insanlığın şimdiye kadar yücelmesini sağlamış yüce kişileri amaçlardı; böyle bir eğitim yeryüzüne sadık bir eğitim olurdu, çünkü yeryüzüne anlam veren yaratıcı kişiler yetiştirirdi; böyle bir eğitim özgür olurdu, çünkü özgür kişiler yetiştirirdi, diyor Nietzsche.” (O. A.) Sanat Nietzsche etkisi “Sanat başlangıçta da vardı, sonunda da olacak”...

Başlangıçta: yorumlamak, tanımak / bilmek, sanat eseri…
Sonunda: Üst insan, insan itilerinin güzelleşmesidir

Sanat, insanın biçim yaratma ile ilgili ilkel itisinin ifadesidir ve bu yüzden hayatı meşrulaştıran en önemli etkendir. Apollon ve Dionysos Nietzche, "Tragedyanın Doğuşu"nda, Antik Yunan'a ait iki figürü karşı karşıya getirir: Apollon ve Dionysos.

Dionysos figürü, Nietzsche’nin temel temalarını temsil eden bir figür olarak tüm eserine yayılır: şenlik, gülme, sarhoşluk, güç istenci ve hayatla ilgili her şeyin tanınması, olumlanması: "Devasa bir evet, sınırsız bir amin", "bu Dionysos düşüncesinin ta kendisidir" (Zerdüşt)…

"Tragedyanın Doğuşu"nda Dinoysos müziğin, Apollon ise plastik sanatların figürüdür (hareket / katılık).

Dionysos, iç güdünün sarhoşluğu, eylemleri kontrol eden aklın yokluğunda yaşanan ilkel haz duygusu, özgürlüğün ve duygunun masumiyetidir.

Apollon ise, normlar, simetriler icat ederek, dünyanın ve eylemlerin görünün hoşuna gidecek biçimde estetik dönüşümüyle güzellik fikrini kutsamak için, doğayı kültürle maskelemeye çalışan aklın eseridir. [Bu konumlama, sanat, güzel ve haz arasındaki çetrefil ilişkinin önemli ifadelerinden birini oluşturur. Bir yanda rasyonel biçim (ritim, ölçü, uyum/armoni, altın oran vb...), diğer yanda irrasyonel, duyumsal, kaotik yaratım fırtınası, yani içerik (duyusal haz, sarhoşluk/vecd/extase, cazibe/çekim, itiler, dürtüler, psiko-sosyal dinamikler, oyun vb.)... Bu ilişki hala çetrefil ve sık sık Nietzsche’ye geri dönmek zorunda kalıyoruz.] Tragedyanın
doğuşu ve çöküşü İlk sanat biçimlerinden biri olan Tragedya, sürekli birbirleriyle savaş halinde olan Apollinos ve Dionysos'un temsil ettiği itileri birleştirir.

Tragedya Antik Yunan kültürünün asli yönlerinden birinin ifadesidir: Güç pesimizmi.

Tragedya, "Diyonizyak orjiazm"dan doğar: "popüler itilerin anlaşılmaz dışsallaşmaları"; insanların vecde kapılmaları, Tanrı tarafından büyülenmeleri…

Bu iki tanrı, sanatçının eserinde ortaya çıkan doğa güçlerinin ilkel ifadesidir. Bu güçler düş ve deliliğin yüreğinden fışkırır. Bu iki güç arasındaki karşıtlık abartılmamalıdır, ortak noktaları vardır.
(Nietzsche’nin eserinin ileriki aşamalarında, Dionysos, her iki gücün de temel özelliklerini kapsayan bir konuma yerleşir.) Apollon, plastik sanatları, düşü, güzel görünüşü, biçimlerden duyulan hazzı temsil eden, dahi, peygamberimsi bir tanrıdır. Bu görünüş güzelliği, hoşa gitmeyen duyguların temsiliyetini de dışlamaz. Ondan türeyen estetik karakter hayatı güzelleştirir ve insanları yaşamaya teşvik eder. Apollon olmaksızın hayat asla yaşamaya değer olmayacaktır. Apollon estetiği ölçü, bilgelik huzuru ve inayettir. Varoluş fırtınalarının ortasında Apollon'un yalnız ve huzurlu yönü "yüce"dir. Dionysos, sarhoşluktur; uyuşturucuların sarhoşluğu, Dionysos çılgınlarının öznelliğini ortadan kaldıran ilkbaharın sarhoşluğu. Dionysos, kendiliğinden bolluk yaratan doğanın şehvetidir. Diyonizyak ilke, bireyselliği eritir ve insanın doğa ve insanlıkla yeniden birleşmesini mümkün kılar: "bu, bütün varlıkları büyüleyen ve onları birlikte dans etmeye kışkırtan kökensel Bir(lik)'in gizemidir. İnsan, bir tanrının sanat eserine dönüşür."... Trajedi trajik bir biçimde ölür ve ölümünün adı Euripides'tir. Euripides, zamanının komedi yazarlarına öykünerek Tragedya'ya gündelik hayat sahneleri sokmuş, böylece izleyenin ruhunu yücelten kahraman idealleştirmesini öldürmüştür. Bunu yaparken Tragedyanın dekadansını durduracağını sanmıştır, ama aslında Tragedya çoktan ölmüştür. Nietzsche'ye göre tragedyayı öldüren, rasyonalist estetik yasasıdır: mit, dramatik, yapı, müzik, dil, her şey bundan etkilenmiş ve "entrika" unsuru oradan kaybolmuştur. Böylece bilinçli, rasyonalist estetikle, sanat Diyonizyak itilimini kaybetmiş, trajik savaş dengesi bozulmuştur; gösteri bir satranç oyununa, bir burjuva entrikasına dönüşmüştür; retorik diyaloga üstün gelmeye başlamıştır; müzik ruhu ortadan kaybolmuştur; sıradan insan sahneye çıkmıştır... [Dengenin kaybı, tıpkı daha önce Schiller’de daha sonra da Heidegger’de olduğu gibi, insanın kavrama, bilme ve yaşama ritmini sakatlar. Bu, aynı zamanda verili olanın eleştirisidir. Hem Heidegger hem de Adorno başta olmak üzere Frankfurt Okulu, bu satırları bir yabancılaşma eleştirisi olarak okuyacak ve sanata yabancılaşmanın üstesinden gelme işlevi yükleyeceklerdir: Sanat dengeyi tekrar bulmanın temel yoludur, çünkü bilimsel ve felsefi olanın yanında indirgenemez bir bilme yolu olarak hakikatin çoğul bütünlüğünü temsil etmektedir...] Sanatın ve güzelin “fizyolojisi” Nietzsche, bildiğimiz anlamda "estetik"ten söz etmemiştir; sanat ve güzelliğin kökeni hakkındaki düşünceleri "fizyolojik" bir yapıdadır. Sanatın kökeninde, fizyolojik bir koşul vardır: sarhoşluk; her türlü sarhoşluk sanat gücüne sahiptir, özellikle de, en eski ve en ilkel sarhoşluk türü olan cinsel uyarılmanın sarhoşluğu… Sarhoşluk bütün büyük arzulara eşlik eder: şenlik, savaş, cesaret, zafer; ve bütün aşırı hareketlere de: vahşet, yıkım, felaket sarhoşluğu; ve nihayet: irade sarhoşluğu… Sarhoşlukta aslolan, şiddetli güç ve tam tatmin duygusudur; bu duygunun yönetiminde şeylere teslim oluruz - bu sürece de idealizasyon deriz. Sanat "yanılsamaların hayati bir ürünüdür". Sanat, bir sarhoşluk duygusundan, iletişim temelli bir uyarımdan doğar, ancak bu, güzel olanın zorunlu olarak bu fizyolojik ve psişik koşullara bağlı olduğunu göstermez. Ama güzel olanın (ve çirkin olanın) da bir fizyolojisi vardır: "çirkin olan her şey insanı zayıflatır ve hüzünlendirir; çürümeyi, tehlikeyi, güçsüzlüğü düşündürür ve gücünü gerçekten de kaybeder." [Sanatın iletişim temeli modern bir düşüncedir. Sanat ve arzu arasındaki ilişki de (Deleuze, Guattari ve Anti-Oedipus)...

Güzel ve çirkinin fizyolojik temelleri konusu bir yana, arzu, tutku, tatmin, haz vb. duyusal durumlar ile sanat etkinliği arasındaki ilişki verimli bir alandır...] Sanat
hayatın olumlanmasıdır Sanat, hayatın tam ve neşeli bir olumlanmasıdır;

yani haz ve acının olumlanmasıdır;

yani hayatın en sorunlu ve endişe verici boyutlarına kadar olumlanmasıdır. Sanattan sadece "sanat eseri"ni değil, insanda biçimler yaratmaya eğilim duyan ve yüzeysel olandan, yanılsamadan haz duymayı tercih eden ne varsa onu anlamak gerekir. Bu bakımdan sanat bilimin karşısındadır; aslında felsefenin de…
(Bu iki faaliyet kendilerinde estetik bir boyut taşısalar da). Sanatın olumlayıcı gücünü kavramak için, hayatımızın, tüm ayrıntılarında, "hakikat"ten çok yanılsama, düş ve yalana bağlı olduğunu kavramamız gerekir:

"Bilimin bilme istenci, ondan çok daha güçlü bir istencin, yani bilmeme, emin olmama ve yalan istencinin sağlam ve sarsılmaz temelleri üzerinde inşa edilir". [Sanatın, bilim ve felsefenin karşısında konumlanması, aynı zamanda onun temel bir insani bilme biçimi olarak olumlanmasıdır da... Hayatın, yani varoluş durumunun her türlü farklılığında olumlanması, kabul edilmesi, sanatçının dünyaya bakışının bir betimidir. ] Hem Nazilerin, hem siyonistlerin hem de anarşistlerin eserine eş zamanlı olarak sahip çıkmaları oldukça ilginçtir.

1. Dünya Savaşı ile birlikte bu etki çok yüzlü bir polyhedre haline dönüştü: Bir yandan Alman anti-semitisleri cephedeki askerlere "Zerdüşt" baskıları hediye ederken, Fransa'da aşırı sağcılar Dreyfus'u savunan Yahudi ve solcu entelektüelleri "Nietzschean" olmakla suçluyordu.

Naziler kadar siyonistlerin de bu kadar sahip çıktığı bir başka filozof yoktur:Hitler Nietzsche arşivlerinin önünde elinde Zerdüşt baskısıyla fotoğraf çektirirken, İngilizlerle savaşan Stern Grubunu'nun ideolojik şefi Israel Eldad, Nietzsche'i ibraniceye çevirip yeraltı dergisinde yayınlıyordu; Mussolini, De Gaulle ve Roosevelt, Nietzsche’den “çok etkilendiklerini” neredeyse eş zamanlı olarak açıklıyorlardı.

2. Dünya Savaşı sonrasında Nietzsche etkisi, eserlerinin Hitler ve Nazizmle bağdaştırılması yüzünden bir süre durakladıysa da, bir on yıl sonra, özellikle Heidegger, Sartre, Leo Strauss ve Camus’nün çalışmalarıyla bu etki karalamalardan kurtulup hızla tırmanışa geçti. (Jaspers’i de unutmamak gerek)

Ve bu etki bir daha dinmek bilmedi, derinleşti, yaygınlaştı... Ressamlar, dansçılar, müzisyenler, oyun yazarları, şairler, romancılar, psikologlar, sosyologlar, edebiyat kuramcıları, tarihçiler .... ve elbette filozoflar (alfabetik olarak):
Ruth Abbey, Alfred Adler, Theodor Adorno, Emile Armand, Antonin Artaud, Vladimir Bartol, Georges Bataille, Hakim Bey, Henri Bergson, Murray Bookchin, Fernand Braudel, Martin Buber, Judith Butler, Albert Camus, G. K. Chesterton, E.M. Cioran, William E. Connolly, Joseph Conrad, Aleister Crowley, Salvador Dalí, Arthur C. Danto, Fredrick Delius, Jacques Derrida, Gilles Deleuze, Isadora Duncan, Michel Foucault, Sigmund Freud, Stefan George, André Gide, Michael Allen Gillespie, Emma Goldman, Félix Guattari, Knut Hamsun, Martin Heidegger, Hermann Hesse, Theodore Herzl, R. J. Hollingdale, Edmund Husserl, Karl Jaspers, James Joyce, Carl Jung, Friedrich Georg Jünger, Franz Kafka, Walter Kaufmann, Nikos Kazantzakis, Alexandre Kojève, Pierre Klossowski, Wolfi Landstreicher, D. H. Lawrence, H. P. Lovecraft, Jack London, Gustav Mahler, André Malraux, Thomas Mann, Abraham Maslow, Rollo May, H.L. Mencken, Federica Montseny, Jean-Luc Nancy, Alexander Nehamas, Eugene O'Neill, Pablo Picasso, Marcel Proust, Paul Ricœur, Rainer Maria Rilke, Rudolf Rocker, Jean-Paul Sartre (Varlık ve Hiçlik'de anılan tek isim, Nietzsche'ninkidir), Max Scheler, Giovanni Segantini, Salvador Seguí, George Bernard Shaw, Lev Shestov, Georg Simmel, Peter Sloterdijk, Oswald Spengler, Leo Strauss, Richard Strauss, August Strindberg, Paul Tillich, Ferdinand Tönnies, Miguel de Unamuno, Paul Veyne, Max Weber, Mary Wigman, Bernard Williams, José Ortega y Gasset, William Butler Yeats, Stefan Zweig .... [UÇ:
Schopenhauer, Kierkegaard ve Nietzsche... İnsanın varoluş durumunu çetrefilliği içinde anlamaya adanmış bu üç farklı bakış, sanata baktıklarında, orada sanatın doğasına dair bir şeyler gördüler: Sanat, sanatsal yaratım, sanatsal faaliyet... aslında insan varoluşunun kompleks sisteminin hem entegral bir parçası hem de onu dikey bir eksen gibi kat ederken kesitlerine ayırıp içimize, derinliklerimize, “uçurumumuza” bakmamızı mümkün kılan bir algı boyutu...] AKSLAR kavramlar"
kavramlar" hayat hakkındaki (dil tabanlı) düşüncelerimizi "kabaca/bulanık" ve çoğu zaman örtüşen/kesişen durumlarda veren mekanizmalardır (Wittgenstein'ın "şemsiye/aile" kavramları); kesinlik, netlik aramamak gerekir... dolayısıyla "sanat, estetik, güzellik, zevk/haz" gibi kavramları "bir arada" incelerken (farklı yaklaşımlarda) iç içe geçebileceklerini dikkate almalı... felsefi, toplumsal "akslar"

özünde, düşünsel dünyamızın zenginliği, belirli akslar üzerine dizilmiş belirli sayıdaki kavramların/yaklaşımların tarihsel pota içinde sürekli rekombine edilmesinden oluşuyor...
bu akslara yakından bakalım... A1. rasyonalizm (akıl/tümdengelim) <> ampirizm (deney/tümevarım)
bilimsel/felsefi alanda Kant ana programının uzlaştırma çabası

A2. rasyonalizm (akıl) <> duyguculuk (emotionalism) / duyumsallık (sensibility/sensuality)
ancak sanat alanında uzlaşma yok
aydınlanmacılar <> pre-romantikler, romantikler

A3. rasyonalizm (akıl) <> inanç/iman
din alanında da sanki pek uzlaşmaya yer yok - örneğin, rasyonalist hegelciler <> Kierkegaard'ın "Fear and Trembling" (Hz. İbrahim'in öyküsü)

B. din <> inançsızlık

C. analitik <> edebi/sezgisel.vahiysel D. aksiyon/deneyim/yaşam <> dil
Kierkegaard (tutku/varoluş)
hegelci/marksist "praxis"
ama
hegelci düşünce/dil
analitik felsefe
postmodern ("literary") düşünce E. bireysel/toplumsal
bireyci Schopenhauer, Kierkegaard, Nıetzsche,
...farklılık: Schopenhauer <> Freud
toplumsal Hegel, Marx,, .
..notlar
1848 sonrasında gerçekçilik
toplumsal gerçekçilik (20. yy); ancak dadanın hemen yanıbaşında!!!
? egoist <> altruistik
bireyci <> kolektivist
"özgür ruh" <> yerleşik/düzenci yaklaşım
liberal <> devletçi F. sanayileşme, bilim, (ek olarak: kölelik, 15-18 yüzyıllarda fetihler, 19. yüzyılda emperyalizm, 20. yüzyılda globalizasyon)
yabancılaşma
baskı <> boyun eğme
kitlesel yıkım > acı/angst/boğuntu
kaos G. Batı/merkez <> "diğerleri" (..., ..., +egzotik)
Batı/merkez <> Batı'nın yakın "diğeri" : Orta/Uzak Doğu, "Kuzey Afrika"
Batı/merkez <> Batı'nın çok uzak "diğeri" : "hiç olmayanlar" ('nons') >> aborijinler, yerliler, latin-arkası...
Batı/merkez <> eskiler (paleolitik, neolitik, antikite, ...)
çoğunlukla "diğerleri" diskurun dışında kalıyor...
(Hindistan, Çin, Japonya diskurun içinde)
"turn of century" (fin de siecle) Afrika sanatının modernizmi etkilemesi bir istisna
çağdaş (antropolojik/globalize/postkoloniyal) etkileşimler yeni ve daha büyük bir istisna akslar nasıl çalışıyor?

iki ana yönde
1. toplumsal ekoloji ile etkileşim halinde
2. daha çok iç dinamiklerin gölgesinde, görece bağımsızca
tarihsel arkaplanda (yeniden) oluşma
Heraklit : "aynı suda iki kez yıkanamazsınız"
yeni maddi (politik, teknolojik, ...) dinamiklerin devreye girmesi
yeni kültürel tercihlerin ortaya çıkması
olanaklılık : sınırlı sayıda aynı (kavramsal) parametreler"
güneşin altında yeni bir şey yok!" (Heraklit'in reddi gibi görünüyor)
aynı (kavramsal) parametrelerin yeniden tezahürü (recurrence)
(döngüsel olması gerekmiyor)
(karşılaştırma >> moda: "retro")
dolayısıyla, sınırlı sayıda "aynı" "ana" kombinasyonlar
kombinasyon, kategorizasyon, yeniden kategorizasyon,
rekombinasyon, yeniden değerleme ( >> historiyografya)
mod : entelektüel (kavramsal) "syncretism", eklektizm
(bireysel düzeyde "sanatsal üretim"e denk gelir : eskiden implicitly/sotte voce, postmodern durumda ise explicitly/göstere göstere) ... modern/çağdaş dönemin özgün koşulları

dikey spesiyalizasyon (hızlanan iletişim, dağıtım (diseminasyon), artan erişim olanağı -üretimde/tüketimde)
fragmantasyon (artan karmaşıklık altında)
hızlı tempo - hızlı tüketim
sanallığın mümkün kıldığı "viralite" -ve konektivite- ("gangnam style")
sınıfların kapalılığı (sınıfların globalizasyonuna rağmen >> yüksek sınıflar daha globalleşmiş; alt sınıflar o kadar değil >> "bolywood filmleri" hala Hindistanda tüketiliyor)
sınıf içi dinamikler daha etkin
(prima facia) sınıflar arasında etkileşim yok (tabii ki bir miktar var) ] Schopenhauer birbirinden farklı 11 ayrı kavramla tutarlı bir tablo çizmeye çalışıyor

noumena - numen
phenomena - fenomen
world - dünya
representasyon - temsil
will - irade
life - yaşam
body - vücut
individual - birey
subject - özne
object - nesne
nothingness - hiçlik [sonuç olarak kötümserliğe bir şekilde çözüm bulunması gerek!!!
(sanat == "estetik deneyim üzerinden kurtuluş doktrini sunan ikame din")] "deha" "iradenin" üzerinde !!!
ve ayrıca "romantik", "rustik" ve "bohem" >> sanat için sanat >> çıkarsız ("disinterested") (maddi kazanç yok; popülist isteklere boyun eğmece yok; saf yaratım, saf haz)
>> estetik haz, "the world as representasyon"u [zihni imgelem ya da idea] izlemenin sonucunda ortaya çıkar; "the world as will" [ihtiyaç, şiidetli arzu, yanıp tutuşmaca] deneyimlemeden Bu, Kıta Avrupası'na değil, Anglo-Sakson anlayışa daha uygun bir konumlamadır... >> estetik: nonreflective... reflective spektrumu >> modern yorumcular: insanların çoğu estetiğin en az "reflective" düzeyini yaşar>> Joshua Bell deneyi dread/angst/death <> acı çekme >>>>>>>
(Nietzsche'de birinci grup yoktur )
(ikiyüzlülük/kin gütme >> ahlaksal) >> kötümserlik
++Schopenhauer -- Nietzsche (diyonizyak neşe ile iyimserlik!!!) [Aslında, eser değildir önemli olan, eylemin / sürecin kendisidir; yaratıcı ya da tüketici (fark olmayabilir de)
estetiğin adı bile geçmez...] "Will" (irade) >> "birey" üzerinden değil, daha çok "dünya" üzerinden, "anonim" olarak anlaşılması gereken bir kavramdır.
Full transcript