Loading presentation...

Present Remotely

Send the link below via email or IM

Copy

Present to your audience

Start remote presentation

  • Invited audience members will follow you as you navigate and present
  • People invited to a presentation do not need a Prezi account
  • This link expires 10 minutes after you close the presentation
  • A maximum of 30 users can follow your presentation
  • Learn more about this feature in our knowledge base article

Do you really want to delete this prezi?

Neither you, nor the coeditors you shared it with will be able to recover it again.

DeleteCancel

Make your likes visible on Facebook?

Connect your Facebook account to Prezi and let your likes appear on your timeline.
You can change this under Settings & Account at any time.

No, thanks

Dr. Özgür Uçkan: Vol 1. Sokrates, Platon, Aristoteles: Sanat bugün nerede duruyor?

Sanat Felsefesi: Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi! - The Empire Project, İstanbul - 6 Ekim 2012
by

Ozgur Uckan

on 21 October 2012

Comments (0)

Please log in to add your comment.

Report abuse

Transcript of Dr. Özgür Uçkan: Vol 1. Sokrates, Platon, Aristoteles: Sanat bugün nerede duruyor?

Vol 1. Sokrates, Platon, Aristoteles:
Sanat bugün nerede duruyor?
Dr. Özgür Uçkan Sanat Felsefesi Konuşmaları:
Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi!
The Empire Project
6 Ekim 2012 Bu konuşma serisi, sanat felsefesinin belli başlı teorilerini sanatın bugünü ve geleceğiyle bağlantılamaya ve onları bu bağlamda yeniden okumaya odaklanmaktadır.

Çünkü, geçtiğimiz dönem, sanat ve felsefe arasındaki bağın zayıflamaya yüz tuttuğu, hatta sanatın teoriden uzaklaşarak neredeyse endüstriyelleştiği, belli prototiplerin tekrarına dönüştüğü ve atıl hale gelen sanat kurumsallaşmasının kadük ideolojilerinin boyunduruğuna girdiği bir süreyi işaretlemektedir.

Sanatın teoriyle, felsefeyle, politikayla olan asli ilişkisini yeniden düşünmenin zamanıdır... Son-Uç:

Sokrates, Platon ve Aristoteles etkisi hala canlı.

Bir Derrida’yı, Russel’i, Popper’ı Platonsuz veya Latour’u Aristoteles’siz ya da Badiou’yu her üçü de olmadan düşünmek imkansız. Zizek ve Badiou son eserlerini bu filozoflara geri dönerek geliştirdi.

Felsefenin herhangi bir alanını, bu üçünün izlerinden soyutlayarak düşünmek bile imkansız. Aslında bırakın sadece “tarihsel kişilikler” olarak dönemleri ve sonraki dönemler üzerindeki felsefi etkilerini, felsefeyle ilgilenelim veya ilgilenmeyelim, hepimizi bir biçimde etkilemeyi sürdürüyorlar...

Sadece felsefe aracılığıyla değil, popüler kültür, bilim, teknoloji, herhangi bir insani ifade biçimi aracılığıyla da...

Ve elbette sanat aracılığıyla... Sokrates Aristoteles Platon Sokrates, ahlak ve sanatı ilişkilendirirken neyi arar? Ahlak ve sanat ilişkisi, bugünün sanatının aradığı “hakikat” midir? Platon’un “ideal devlet”inden kovduğu ve felsefeye düşman kıldığı sanat, belki de gerçekten “devlet düşmanı”dır? Aristoteles, “kurgunun temsiliyet gücü”nü, poiesis’in inşa hareketini ve catharsis’in gerçekliğe müdahalesini sanatın özüne yerleştirirken, sanatı bir “bilme biçimi” olarak konumlarken, sanat ve hakikat arasındaki ilişkiye hala ışık tutuyor olabilir mi? Sokrates arkasında yazılı metin bırakmadı. Hakkında bildiklerimiz, başta Platon’un yazdıkları, sonra da tarihçi Ksenofon^un anlatımları (özellikle Memorabilia ve Symposium), Aristofanes’in eseri (özellikle de Bulutlar) ve son olarak Aristoteles’in yazdıklarından ibaret. Bu anlatımların her biri de farklı bir Sokrates portresi çiziyor. Hangi Sokrates’in “gerçek” olduğunu bilmiyoruz. Ama onun bir kurgudan (Platon’un kurgusundan) ibaret olmadığını da biliyoruz. Ksenofon ve Aristofanes’in tanıklıkları gerçek Sokrates hakkında yeterli ipucu sunuyor. Sokrates'in yazılı eser bırakmaması, genellikle Platon'un diyaloglarının kahramanı olarak ondan haberdar olmamız, Sokrates ağzından dile getirilen görüşlerin hangisinin gerçekten Sokrates'e, hangisinin Platon'a ait olduğuna karar vermeyi zorlaştırır. Ama yerleşmiş genel eğilim, Platon'un erken dönemindeki diyaloglarında dile gelenlerin Sokrates'in kendi düşüncelerine daha yakın olduğu, geç dönem diyaloglarda Sokrates'in ağzından savunulanların ise Platon'un kendi yaklaşımını yansıttığına inanmaktır. Burada Sokrates’in sanat ve estetik yaklaşımından söz ederken de, Platon’un erken dönem “Ion” ve “Hippias Major” diyaloglarına baş vuracağız. Felsefe ve “hayat” Ahlak felsefesi, Etik Epistemoloji “Bence (ki bu evrensel olarak da kabul edilir), Sokrates, felsefeyi, kendisinden önceki tüm filozofların bağlı olduğu ve doğanın kendisinin örttüğü gizem perdesinden sıyıran, erdemleri ve ahlaksızlıkları, genel olarak iyi ve kötüyü sorgulamak için felsefeyi sıradan hayata yönlendiren, ve göksel konuların ya bilgimizden uzak olduğunu ya da tamamen bilinseler bile bunun iyi bir hayatla hiç bir ilgisinin olmadığını anlayan ilk kişidir”
Cicero, Academica, I.5, 15 Cicero geleneğine göre, “ahlak felsefesi” Sokrates’le başlamıştır. Sokrates’e göre ahlaksallık, tıpkı diğer bilgi veya uzmanlık alanları gibi bir bilgi ve uzmanlık alanıdır. Değişen tek şey bu bilginin konusudur: Yani, “iyi olan”...

Sokrates felsefesinin özü bu mesajdır. Bu mesajın 5. Yüzyıl Yunanistan’ında yeni olup olmadığını bilmiyoruz. Ama ahlak felsefesini genellikle bu mesajla başlatıyoruz. Sokrates ahlakı:
Erdem, erdemin belli bir faaliyete ve belli bir hedefe bağlı bir güç olduğunu gösterebilecek miktarda uzmanlığı gerektirir. Bilişsel bir güç olarak erdem, hedefiyle ilgili doğru yargılar üretebilmelidir. Bu hedef "iyi olan"dır. Yani, erdem, sahip olanı iyi hakkında doğru yargılar vermeye muktedir kılan bir uzmanlıktır. "İyi olan":
İyi, bütün eylemlerimizin rasyonel sonucudur. Her şeyi iyi olana ulaşmak için yaparız. İyi olan mutluluk getirir. Kimse kendi iyiliğine zarar verecek bir şeyi bilerek yapmaz. Bu yüzden iyi olanın bilgisine sahip olmak erdemli faaliyetin özüdür. Sokrates'in en bilinen sözlerinden biri, "hiçbir şey bilmediğimi biliyorum" sözüdür. Yanlış yapmak cehaletin sonucudur ve yanlış yapan cahildir.
Bilgiye sahip olmak bir "aşk sanatı"dır. Bu da "bilgelik aşkı", yani felsefeyle ilişkilidir. Sokrates, kendisini öğretmen değil, "buluşturucu" olarak görür. Onun işi teoriler ortaya koymak değil, başkalarının teorilerinin oluşmasına yardımcı olacak ilişkiler ağını kurmaktır. Kendisi için sıkça kullandığı sözcük, "ebe"dir. Bu da bizi epistemolojinin asli sorusuna, yani "nasıl olup da biliyoruz" sorusuna getirir.
Sokrates, bilginin yapısını ve ortaya çıkış sürecini sorgulayarak epistemolojiyi başlatır. Sanat, ahlak, hakikat Ahlak ve hakikat, bilgi ve iyi olan arasında doğrudan bir bağ bulunur. Bu yüzden Sokrates, ahlak felsefesi ve epistemolojiyi bir araya getiren ilk filozoftur.

Aynı zamanda sanat ve ahlak, estetik ve etik arasında hakikat dolayımıyla bir bağ kuran ilk sanat felsefecisidir de. Ama burada bilgi ile hakikat arasında bir özdeşlik ilişkisi kurmamak gerekir. Çünkü bilgi hakikate ulaşmanın yollarından biridir. Sanat ise hakikate ulaşmanın yollarından biri “olabilir”. Sanat da bilgi de hem ahlakla hem de hakikatle doğrudan bağlantılıdır. Sokrates’in sanat ve estetik ile görüşlerini Platon’un erken dönem eserleri “Ion” ve “Hippias Major” diyaloglarına dayanarak anlamak mümkündür.
Yine, Ksenofon'un anlatımlarında da bu konuda açılımlar mevcuttur. Sokrates, sofistlerle tartışmalarında onların şiir ve “güzel olan” hakkındaki görüşlerini eleştirir.
Sofistler, “güzel olan”a öğretilerinde özel bir yer ayırır. Sokrates, sofist Ion ile tartışmasında, onun yeteneklerinin tıpkı şairler gibi "kutsal esin"den geldiği iddiasını eleştirir ve ve şairin bilgiyle değil esinle hareket ettiğini, hakikate bu yoldan ulaştığını, oysa filozofun bilginin yolunu izlemesi gerektiğini söyler. Homeros hakikate esinle ulaşırken, Ion'un yaptığı izleyicilerinin duygularını manipule etmekten ibarettir.

Sofist Hippias ile giriştiği uzun tartışma ise "güzel olan"ın tanımına yönelir. Hippias'ın, güzelin "uygun olan" olduğu görüşünü reddeden Sokrates, onu yararlı olandan da ayırır. Dahası, güzelin "duyu ve görü yoluyla haz veren şey" olduğunu da reddeder. Diyalog sonuçsuzdur. Ama Ksenofon'un Symposium'unda, Sokrates'in güzel olanın, "iyi olan" ile rastlantısal olarak çakıştığını, ve her ikisinin de "yararlı olan"da eridiğini düşündüğünü okuruz. Her güzel nesne, güvenlik veya tatmin olma gibi rasyonel bir amaca hizmet ettiği için güzeldir. Ama bu durum, güzel olan algısının yarattığı, hazza dayalı bir tatmin değil, daha yüce ve ahlaksal hedeflere yönelik bir tatmin olmalıdır. Yani güzel olanın doğası haz vermek değildir; tersine, bir mutluluk koşulu olarak maddi konfor arayışından kaynaklanır.

Sokrates güzel olanın kendinde bir şey (auto to kalon) olarak mutlak varoluşa sahip bir şey olduğunu düşünmez.

Güzel olan, onu algılayacak bir zihnin varlığına muhtaçtır. Amaçlı, rasyonel güzellik Ruhsal Güzellik "Amaçlı güzellik", armonidir. (uyum, “harmotton”) Sokrates'in estetik vokabüleri, "armoni" ve "ritim" kavramını içerir. Bir şeyin güzel olması için uyumlu ölçülere sahip olması, yani "ölçü" ve "ritim"le karakterize olması gerekir.

Sokrates bu durumu, "arhythmy"nin zıddı, yani "eurhythmy" olarak adlandırır ve estetik anlamı da buna dayandırır. Bu ise estetiğin rasyonel bir temele oturması demektir (ölçü ve ritim). Bu rasyonelleştirme, sanatın doğayı “idealleştirdiği” fikrinin de başlangıcıdır. Bu fikir daha sonra sanatın temsiliyet mekanizmalarının analizinde önemli rol oynayacaktır.

Sanat doğayı temsil ederken onu idealleştirir.

(Antik Yunan sanatında kolaylıkla izlenebilecek olan bu durum, Rönesans sonrasında da estetiğe güçlü bir etkide bulunacaktır. Bugün de hala tartışılan bir alandır). Sokrates’e göre sanat sadece doğayı değil, ruhu da temsil eder.

Sanatı etiğe bağlayan da özellikle bu temsiliyettir. Ancak, ruh ne simetriye ne de renge sahiptir, oysa sanat bunlar üzerinde temellenir. Yunan heykeltıraşı, mesela gözlere “anlam” yükleyebilir, temsil edilen kişinin sarhoş mu kızgın mı, umutsuz mu cesaretli mi olduğunu anlayabiliriz.

Bu da “ruhsal güzellik” kavramını ortaya çıkartır. Ruhun temsili, ......
anlamın temsil edilerek dönüştürülmesi ......
çağdaş bir estetik tartışmadır. Çıktılar Bu karmaşık ve çelişkili görünen ifadelerden ne anlıyoruz? Sokrates estetiği duyusal bir haz estetiği değildir. O etik ve rasyonel bir estetiktir. Sanatın yarattığı “güzel olan”, amaçlı”dır (teleolojik). Bu amaçlılık etik ve rasyoneldir. Bu amaç en alt düzeyde maddi konfor ve güvenlik olabileceği gibi daha yüksek ahlaksal tatmin yaratacak düzeyde de olabilir. Güzel olan kendiliğinden var olmaz. Onu duyusal algıya da bağlayamayız. Güzel olanı algılayacak zihinsel bir varoluş gerekir. Bu da güzel olanı hakikate ulaşmanın bir yolu kılar. Felsefi bilgiden farklı, ama felsefe gibi “hakikat aşkı” ile dolu olduğu sürece hakikate ulaşmayı arzulayan etik bir tutum... Sanat idealleştirir ve bu da etik bir tutumdur. Bunu ölçülü ve ritimli temsiliyet mekanizmalarıyla yapar. Sanat sadece doğayı değil, ruhu da temsil edebilir. Bu da onu hakikate ulaşmak için elverişli bir araç haline getirir. Sanat temsiliyetçidir, ifade edicidir (expressive); biçimi de ruhu da ifade edebilir: Biçim (form) güzelliği / ruh (soul) güzelliği Bu görüşlerin her biri, sanat felsefesi tarihini belirlediği gibi, çağdaş sanatla ilgili tartışmalara da damgasını vurmuş kavramsallaştırmalardır. Hakikate odaklanmayan bir sanatın sanat sayılıp sayılmayacağı, sanatın hakikatle ilişkisinin de etik bir ilişki olup olmadığı sorusu, sanat ve politika, sanat ve dil, sanat ve nesne, sanat ve ortam arasındaki çoklu ilişkileri belirleyen, ucu açık bir sorudur... Bağ sanat - etik – kozmetik “Etik olmayan sanat, kozmetikten ibarettir” - Marina Abramovic Parantez:
Sokratik “ironi” ("eirôneia") (diyalektik bir bilme yöntemi olarak, sözel veya durumsal ironi)
Kierkegaard: İroni kavramı (öznellik kavramının ifadesi)
Vladimir Jankélévitch: Sanat ve İroni (ironik bilincin hareketi) Platon'un, felsefeyi farklı alanları ilişkilendiren tutarlı temeller üzerine kurarak sistematize eden ilk filozof olduğu söylenir. Metafizikten bilim felsefesine (biçimler teorisi), politikadan ahlaka, epistemolojiden estetiğe farklı felsefe alanları tek bir eksen etrafında ilişkilendirilir ve bir sistematik yaratılır. Sanat felsefesi, estetik, bu sistematik içerisinde yer almaz.
Ama sanat, Platın’un eserlerinde geniş bir perspektifle işlenmiş bir konudur. Burada, Sokrates’e atfedilen erken dönem eserlerinden çok, Platon’un sanata bakışını kristalize eden son dönem eserlerine, özellikle de “Devlet” ve “Kanunlar” başvuracağız... İdealizm İdeal Devlet Platon’un sanata bakışını anlamlandırmak için, “Platon idealizmi” denen şeyden kısaca söz etmek yararlı olur. Mağara alegorisi:
cehalet mağarası - fiziksel nesneler / gölgeler - idealar / gerçekler Biçimler teorisi:
Maddi dünya gerçek dünyanın imgesi veya kopyasıdır. Biçimler, arketiplerdir; yani bir çok şey türünün ve özelliklerinin soyut temsiliyetleri… Bu biçimler sadece akılla kavranabilir. Platon, bilgiyi değişmeyen biçimlerin ve birbirleriyle ilişkilerinin kavranmasına bağlar. Bilgi, her zaman, içinde kazanıldığı alanla ölçeklendirilir.
Duyuların dünyasının deneyimlenmesi sadece "sanı" (doxa) üretir. Sanılar gereklilik ve istikrardan yoksundur. Duyusal olmayan ve değişmeyen biçimlerin kavranması ise bilgiyi üretir. Benzer şekilde Platon’un “politika”sını da kısaca anmak yerinde olur. Platon'un politika anlayışı, metafiziğine dayanır: yönetmek için gerçek bilgiye sahip olmak gerekir (Filozof-Kral) Devlet'te (Republic), üçlü bir sınıf teorisi geliştirir;
bu yapı ruhun iştah / can / akıl üçlüsüne tekabül eder ve beden bölümleriyle simgeleştirilir:
Üretici / Karın / İşçiler - Zanaatkarlar, marangozlar, duvarcılar, satıcılar, çiftçiler vb. Bu sınıf, ruhun "iştah" kısmına denk gelir.
Koruyucu / Göğüs / Savaşçılar ve Bekçiler - Silahlı güçler, maceracı, güçlü ve cesur olan bu sınıf ruhun "can" tarafına denk gelir
Yönetici / Baş / Kural Koyucular veya Filozof-Krallar - Zeki, rasyonel, kendini-kontrol eden, bilgelik aşkıyla dolu, topluluğun geri kalanı için karar verebilecek kapasiteye sahip insanlar. Bu kısım da ruhun "akıl" tarafına denk gelir ve bu kişiler az sayıdadır. Retorik ve ikna yerine akıl ve bilgelik yönetmelidir. Bunun yolu da filozofların kral olmasıdır.
Tıpkı gemiyi kaptanın yönetmesi, tıbbın doktordan sorulması gibi devlet yönetimi de filozoftan sorulmalıdır. Çünkü gemicilik veya sağlık gibi devlet yönetimi de herkesin uzmanlık alanında değildir. İdeal site, insan bedeninde ruh, irade, akıl ve arzuların uyumlu bir şekilde bir araya gelmesi gibi, bu üçünün uyumlu bir birliktelik içinde olduğu yerdir. Taklit / Temsiliyet Sanatın “kovulması” Sanatın sansürlenmesi “Devlet sanatı” bağ Platon, "Devlet"te sanatı üç kategoriye ayırır:
şeyleri “kullanan”,
şeyleri “üreten”,
şeyleri “taklit eden” sanatlar…

Bu, Sofist'teki ayrıma dayanır:
doğada var olan şeyleri kullanan sanatlar (zanaat);
doğada eksik olan şeyi üreten sanatlar (sözcük sanatı / şiir);
ve doğadaki şeyleri taklit eden sanatlar (heykel vb.)... Sanatın gerçekliği taklit etmesi (mimesis) veya temsil etmesi eski Yunan'a yabancı değildir.

Ama, temsil edici sanatın "yanılsamalar" (yani "sanı"lar -doxa- üretmesi vurgusu Platon'a özgüdür.

Bu yanılsama yaratacak temsil etme düşüncesini Devlet'te resim, heykel ve tragedyaya uyarlar. Kanunlar'da ise müzik ve epik şiiri de buna katar. Platon sanatın gerçekliği temsil etmesindeki hakikat sorunsalına odaklanır.
Hakikatine inanılarak üretilmiş bir temsil, sadece gerçekliğin zayıf bir kopyasıdır; hakikatine inanılmayarak yapılmış bir temsil ise sadece yalandan ibarettir. Taklit edici sanatlar, "fantazya"lardır. İmge ve fantezi üreten bu sanatların hakikatle ilişkisi olamaz; onlar gerçek olmayan üretimlerde bulunur. Dolayısıyla -mağaradaki gölgeler gibi- taklitler, yanılsamalar, sanılar üreten sanatların Platon'un Devlet'inde yeri yoktur.

Bu sanatlar insanları ideal hakikatten uzaklaştırır. Şiirin (tragedya) Devlet’in koruyucu sınıfı içerisindeki yıkıcı etkisi vurgulanır. Yarı tanrılar ve tanrıların tragedyalardaki temsillerini kutsallıklara bir “küfür” olarak görür Platon ve bu küfürün gençlerin eğitimi üzerinde kötü etkileri olduğunu ileri sürer. Homeros’un İdeal Devlet’in kapılarından içeri sokulmamasını söyler (377e–392c). Sanat “devlet düşmanı”dır... Sanat, etik, metafizik... Mutlak güzellik güzele karşı Platon’un zihninde estetik her zaman başka sorunsallarla bağlantılıdır. Özellikle de metafizik, etik ve politikayla...

İdealist varoluş teorisi ve a priori bilgi teorisi güzel olan kavramına da yansırken, tinsel insan teorisi ve ahlakçı yaşam teorisi de sanat anlayışını biçimler. Erken döneminde (muhtemelen Sokrates etkisiyle), kendisinden sonra yüzyıllarca estetik değer anlayışını biçimlendirecek olan ünlü “üçleme”sini ortaya atar:
“Hakikat, iyilik ve güzellik... en yüksek insani değerlerdir.” Sofistlerin hedonist "hazcı” güzellik fikrine karşı çıkarken de güzel olanı etik ve bilişsel (cognitive) durumlara bağlar.
Güzel olan, tıpkı etik ve bilişsel yetenekler gibi, a priori, doğum öncesi “ideal” algılara, dolayısıyla zihinsel kavrayışa bağlıdır. Eski Yunan’da sadece estetik bir anlama sahip olmayan “güzellik” kavramını, güzel olanda içkin olan nesnel özelliklere, duyusal değil zihinsel algıya bağlarken, hoşlandığımız her şeyin “güzel” olmadığını söyleyerek, sanat ve “doxa” (sanı) arasında bir bağ kurmaya yönelir.
Yani “sanat eleştirisi”nin alanına ilerler. :) Hoşa giden şeyin güzel olduğu ilkesini kırmasının estetik alanındaki sonuçları yüzyıllar boyu hissedilecektir.
Bu kırılma, bir yanda estetik eleştiriselliğe diğer yanda da uygun ve uygun olmayan estetik yargılar arasındaki ayrıma giden yolu açacaktır; “hakiki” güzelliğin doğası hakkında uzun ve verimli tartışmalar başlatacaktır... Sokrates etkisinden orta yaşlarına doğru ilerledikçe, Platon’un iyi ve güzel arasında kurduğu bağlantı kaymaya uğrar. Bir filozof olarak güzele güvenmez.
Sıradan insanların, güzel olan şeyin aynı zamanda iyi de olduğu inancını kıyasıya eleştirir. Platon için, iyi olan, salt iyi olduğu için hayranlık uyandırmalı ve güzel bulunmalıdır. Vurgu güzelden iyiye doğru kaymaya uğrar... Bu kayma, aynı zamanda güzel olan kavramını sanatın dışına da taşıyan bir hareket yaratır. İyi olanın güzelliği, mutlak iyinin yüce güzelliğine işaret eder.
Bu hareket, “büyük sanat” (megaloprepes) ve “ortalama sanat” (cosmion) ayrımına, oradan da “ciddi” ve “hafif” güzellik ayrımına ilerler.
18. Yüzyılın önemli tartışması, yani yücelik ve güzellik arasındaki ilişki de bu yaklaşımda bulur temelini. Şiir ve tiyatro, müzik ve dans arasında yaptığı ayrım da bu düşünce üzerinde temellenir. İlk bakışta karşılaşılan güzellik görelidir. İkinci bakışta hala güzellik oradaysa, bu, “kendisi için, kendinde güzellik”tir. Platon basit soyut biçimlerin, saf renklerin ve seslerin güzelliğini tercih eder. Zamanımızda yaşasaydı, soyut resimden hoşlanacağını söyleyenler çıkmıştır... Mondrian Mr. Roboto - Jürg Lehni Liu Bolin David Wojnarowicz's A Fire in My Belly Bu yaklaşım sanat eserinin, “ideallerin korunması” adına “sansürlenmesi” talebinin en erken ve en azından en felsefi biçimidir.
Daha sonra Kilise’den Krallara, Ulus-Devletlerden Diktatörlere bu aynı talebi, içeriği farklı “ideallerin” ve “kutsalların” korunması adına, sayısız iktidar odağı dile getirecektir... Platon için, Devlet’e kabul edilecek istisnai sanatlar, Pitagorasçı mirastan ayrılmayan, yani, ölçü, ritim, soyut biçim armonisini arayan, bu ideal düzeni izleyen sanatlardır. Mimari gibi.. [Her Devlet'in mimarlara ihtiyacı vardır, öyle değil mi? İdeallere saygı uyandıracak görkemli yönetim yapılarına? Ama bu kapıyı bir kere açtınız mı, ideallerinizi yüceltecek heykeltıraşlara ve askerlerinizi cesaretlendirecek marşlar yazan bestecilere de ihtiyacınız olabilir… Sonra bu sanatçılar şeytana uyup ideallerinizi zehirleyecek “doxa”lar üretmeye de koyulabilir... şaka şaka… ] Platon’un bu yaklaşımı, sanatın temsil edici karakteriyle hakikatten uzağa düştüğü, dolayısıyla bilginin mutlak olana (Tin?) yolculuğun aşılması gereken bir evresi olduğu fikri, en büyük yankısını Hegel’in “sanatın ölümü” düşüncesinde bulur. Temsiliyet sorunsalı, aynı zamanda sanatın dili ve hakikat / gerçeklik sorgulaması bakımından soyut sanattan kavramsal sanata bir çok çağdaş sanat akımında yankılanacaktır. Metafizik Aristoteles’in sanatla ilgili olarak Platon’un tam karşısında yer almakla yetinmeyip, felsefesinde estetiğe dışsal da olsa önemli bir yer ayırmasını anlamak için, düşüncesinin temelini kuran “metafizik” anlayışına değinmek gerekir. Aristoteles metafiziği "gayri maddi varlığın bilgisi" olarak tanımlar; gayri maddi varlık ise "en yüksek soyutlama derecesindeki varlık"tır. Metafizik, "teolojik bilim"le birlikte, ilk felsefedir. Metafizik kitabında, “töz” ve “öz” kavramlarını inceler ve tözün madde ve biçimin bir bileşimi olduğunu söyler. Öz ise bir şeyin ayırt edici niteliklerinin toplamıdır.
Daha sonra "potansiyel olan" ve "gerçekleşmiş olan" kavramlarına ilerler:
Potansiyel, bir şeyin yapabileceği şeylerin toplamıdır.
Gerçekleşmiş olan ise bu potansiyelin uygun koşullarda üreteceği sonuç… Amaç (Telos) ise her türlü değişimin ilkesidir. Önce potansiyel olarak varolması gerekir ki gerçekleşsin... Aristoteles metafiziği, genel bir “ontoloji”dir; yani “nedenlerin genel bilimi” veya “tözler bilimi”... Descartes’i fazlasıyla etkilemiş bir yaklaşım...

Ama bu metafizik aynı zamanda duyular üstü varlıkların da bilimi, yani bir “teoloji”dir. Enerji, zeka faaliyeti (nous) veya Tanrı... Tanrı her hareketin nihai nedenidir... Augustin, Kilise teolojisini bu fikir üzerine kuracaktır... Aristoteles estetiği Estetik, Aristoteles felsefesinde dışarlıklı durur, sistematik yaklaşımı içine dahil olmaz.

Ama estetik hakkında geliştirdiği teori, kendisinden sonraki tüm estetik yaklaşımları bir biçimde etkileyecektir. Bu konudaki temel eseri, şiirsel komposizyon hakkında kısa bir kitap olan Poetika'dır.

Eserde geliştirilen yaklaşım, sadece drama ve epik eserler için değil, henüz Aristoteles'in bilmediği edebi türler, hatta edebiyat dışı sanatlar için bile eleştirinin temel ilkelerini oluşturacaktır. Platon ile hesaplaşma Platon "felsefenin düşmanı" olan şiiri ideal devletinden dışlar.
Aristoteles de Platon'un adını hiç anmadan bu yasaklamayla hesaplaşır. Poetika’nın kuru satırları, şiirin bir savunusudur. Poetika Poetika, şiiri diğer sanat biçimleriyle karşılaştırarak inceler ve tragedya, epik şiir gibi temel türlerininin bir sınıflandırmasını yapar. Kitap daha sonra edebi eleştirinin temel ilkelerini konumlar ve trajedi ile epik türünün karşılaştırmalı evrimine dair satırlarla sona erer. Kitabın son bölümü kayıptır ve bu bölümün komedi hakkında olduğu bilinmektedir

(Kitabın girişi bu bölümden bahseder; bu kayıp bölüm Umberto Eco'nun “Gülün Adı” adlı kitabına esin kaynağı olmuştur - Gülmenin muhalif ve yıkıcı etkileri...). Poetika'nın projesi ilk satırlarda şöyle tanımlanır:
"şiirsel zanaatkarlığın kendisini ve türlerini, her bir türün sahip olduğu gücü ve kompozisyonun başarılı olabilmesi için konuların nasıl bir araya getirilebileceğini düşünmek"… Konu-inşası önemlidir. Çünkü Yunanca "poiesis", bildiğimiz anlamda şiire göndermede bulunmaktan çok, "poiein", yani "yapmak" fiiline dayandığı için, inşa terimini düşündürür. Bu da manzume kompozisyonuna farklı bir anlam kazandırır.

Heidegger’den Foucault’ya, bir çok modern filozof, “poiesis” kavramının sanatla ilişkisi hakkındaki bu önermelerden hareketle derinlikli sanat kavrayışları geliştirecektir... Aristoteles, Sokrates-öncesi kozmolojist filozof Empedokles'i örnek verir: Her ne kadar bu filozof yazısını Homerik ölçüde (hexameter) yazdıysa da bir şairden çok doğa bilimcisidir. Heredotos da mısralarla yazmasına rağmen bir tarihçidir. Dolayısıyla manzume metrik ölçütü şiiri incelemek için ayırt edici bir nitelik değildir. Hikaye Poetika, öncelikle iki türe odaklanır: Tragedya ve Epik.
Her iki tür de metrik ölçüt kullanır, ama bu onların "poiesis" konumlarının özünü oluşturmaz. Homeros veya Sofokles'i bu sanatın ustası kılan şey, onların konuları bir araya getirerek oluşturdukları hikayedir. Aristoteles'in Platon'a cevabının temeli de bu "hikaye" kavramıdır:
Platon'un saldırısı yanlış yönlenmiştir; çünkü kurgunun doğası ve gücünü anlamaktan uzaktır. Bu cevapla, Aristoteles felsefe ve sanat arasındaki savaşın tarafı olur. Şiirsel kurgu incelemesiyle, bir sanat biçiminin felsefe ya da bilimin düşmanı değil müttefiki olabileceğini göstermektedir. Bu konum sanat felsefesinin başlangıcı olarak kabul edilebilir... Mimesis /Taklit Poetika, başlıca şiirsel türleri müzik, dans ve görsel sanatlarla karşılaştırır. Bunların her biri "mimesis"in (taklit, gibi yapmak) farklı biçimleridir. Bu biçimleri kullandıkları ortam, temsil ettikleri nesneler ve temsil etme tarzlarına göre farklılaştırır.
Temsiliyet tarzı, şiirsel anlatım ve dramatik sahneleme arasındaki farkı oluşturur. Kitap, "mimesis"in net bir tanımını vermez. Ama, onun "başka bir şeye benzeyen bir şey yapmak" olduğunu anlarız. İngilizcede "mime" ve "mimicry" kişileştirme ve sahneleme anlamlarına gelir “Mimesis”, belirli bir orijinal konunun temsil edilmesi anlamına da gelir. Platon şiiri bu yüzden reddeder: orjinal bir şeyin temsili olarak. Aristoteles ise temsiliyetin, öğrenmeden çıkarsamaya, zevk almaktan yaratmaya engin gücü üzerinde durur. Bu,
derin bir estetik sorgulamanın
başlangıcıdır… Facebook and the Distorted Truth - Milosz Paul Rosinski Katharsis / Arınma “Kathairein”, arınmak fiili, arınmak, arındırmak, saflaşmak, saflaştırmak anlamlarına gelen bir fiildir. Aristoteles, Poetika'da arınmayı dramatik eserlerin temel işlevlerinden biri olarak arındırır ve kavramı "acıma", "korku" kavramlarına bağlar. Katharsis, zihinsel bir açıklık yaratma etkisiyle insanı ahlaksal olarak arındırır. 20. Yüzyılda catharsis'in zihinsel açık seçiklik sağlama etkisi üzerindeki vurgu derinleşmiş, izleyicilerde ahlaki arınma etkisi yaratacak psikolojik drama terapilerine açılan yöntemlerle sanat - psikoloji arasında ciddi bağlar kurulmasına yol açmıştır. Aristoteles’in sanat kavrayışı Bacon’dan Descartes’a, Kant’tan Hegel’e, Hobbes’dan Spinoza’ya tüm felsefe tarihine, Heidegger’den Gadamer’e, Arendt’den Strauss’a modern felsefenin nerdeyse tamamına yayılır. Aristoteles’in kayıp kahkahası ise hala “yıkıcı” etkilerini sürdürüyor... Pope Innocent X - Francis Bacon Sanat, hakikati "temsil etmez", ona "ulaşır...
Full transcript