Loading presentation...

Present Remotely

Send the link below via email or IM

Copy

Present to your audience

Start remote presentation

  • Invited audience members will follow you as you navigate and present
  • People invited to a presentation do not need a Prezi account
  • This link expires 10 minutes after you close the presentation
  • A maximum of 30 users can follow your presentation
  • Learn more about this feature in our knowledge base article

Do you really want to delete this prezi?

Neither you, nor the coeditors you shared it with will be able to recover it again.

DeleteCancel

Make your likes visible on Facebook?

Connect your Facebook account to Prezi and let your likes appear on your timeline.
You can change this under Settings & Account at any time.

No, thanks

ATOMUN YAPISI İLE İLGİLİ YAPILAN ÇALIŞMALAR

No description
by

RUMET CAN DURSUN

on 24 April 2014

Comments (0)

Please log in to add your comment.

Report abuse

Transcript of ATOMUN YAPISI İLE İLGİLİ YAPILAN ÇALIŞMALAR

ATOMUN YAPISI İLE İLGİLİ YAPILAN ÇALIŞMALAR
EMPEDOKLES

Empedokles (MÖ 490-430)
Ionia'da Elea okulu ile Herakleitos'un felsefelerini, «atomculuk» diye ün salan görüş içinde uzlaştırmaya çalışmıştır. Hayatı hakkında kesin bilgilere sahip olmadığımız Leukippos'un, Demokrîtos'a öğretmenlik ettiği söylenir. Atomculuk anlayışına göre, varlığın aslı, belli bir zamanda ortaya çıkmamıştır, yok olamaz, değişemez ve her zaman nasılsa öyle kalır. Bu temel varlık yani anamadde, sayıları sonsuz olan ve nitelik bakımından aralarında fark bulunmadığı halde, nicelik bakımından farklı olan parçacıklar, yani atomlardır. Atomlar, yer kaplarlar ama bölünemezler.

Birbirlerinden, sadece hacim, biçim ve ağırlık bakımından farklıdırlar. Atomların niteliksel bir değişmeye uğramaları mümkün değildir. Bundan ötürü, evrendeki varlıkların çokluğu ve çeşitliliği bu atomların kendi içinde gerçekleşen dinamik bir değişme ile açıklanamaz. Evren içindeki çokluk ve çeşitlilik, bu atomların, biçimleri, duruşları ve yanyana geliş düzenleri ile yani çeşitli birleşme düzenleri ile açıklanabilir. Dikkat edilecek olursa, atomcular da, Miletos'lu filozoflara ve Herakleitos'a karşıt olarak, tıpkı Empedokles gibi, mekanik bir tabiat görüşü ileri sürmektedirler.

Atomlar, mekân içinde, çeşitli hızlarla ve kendiliklerinden hareket ederler. Birbirleriyle karşılaşmalarından ve yığılmalarından çeşitli unsurlar ve nesneler meydana gelir. Evren, atomların çarpışmalarından ve birbirleri üzerinde gösterdikleri etkilerden ortaya çıkmıştır ve bu zorunlu olarak böyle olmuştur. Demek ki, evrende, mekanik kanunlar ve zorunluk hâkimdir. Ruh da atomlardan yapılmıştır. Bu açıklamalar, Demokritos'un, ilkçağda yaşayan en tutarlı ve bilinçli maddeci (materyalist) olduğunu gösteriyor. Çünkü Demokritos, bütün varlığı, maddî parçacıklarla ve bunların mekanik bir şekilde birleşmesiyle açıklıyor ve bu birleşmenin kendi içinde bir zorunluk taşıdığını, dıştan herhangi bir amaca ya da etkiye göre olmadığını yani kendiliğinden gerçekleştiğini söylüyor. Bu bakımdan, Demokritos'un görüşleri, felsefe ve bilim tarihinde birçok kere yeniden ele alınarak değerlendirilmiş ve etkili olmuştur.

LEUKIPPOS

Leukippos,, MÖ 5. yüzyılda yaşamış Antik Yunanlı filozof. Atomculuk ile ilgili çalışma yapmış ve atomculuk teorisini geliştirmiştir. Ayrıca, maddelerin gözle görülemeyecek kadar küçük bileşenlerden oluştuğunu savunmuştur. Bu teoriyi, öğrencisi Demokritos daha da ayrıntılı olarak geliştirmiştir.

Leukippos, büyük olasılıkla Milet'te doğmuştur, ancak Abdera ve Elea da olası doğum yerlerindendir.


Leukippos'un ögrencisi Demomritos ya da bazı kaynaklarda Demokritus, MÖ 460-370'lü yıllarda yaşamış ve Sokrates'den sonra ölmüş olmasına rağmen, "Sokrates öncesi doğa filozofları"ndan sayılır. Hocasının ortaya koyduğu teoriyi büyük ölçüde geliştirerek ünlenmiştir. Parmenides'in temsil ettiği tekçilik (monism) ile Empedokles'in çokçuluğu (pluralism) karşısındaki aracılık girişimleri sonucu, "Atom veya bölünmeyen öz" teorisi ile ünlenmiştir. (Bazı kaynaklar Empedokles ve Anaksagoras'ı da "atomcular" sınıflandırmasının içine sokmaktadır. )

Varoluş ile ilgili çok kesin bir görüş ortaya koymuştur. Evren'deki oluşuma, kesin bir zorunluluk egemendir. Bütün olup bitenleri bir raslantı ile izâha çalışmak saçmalıktır. "Yaratılmamış, yok olmayan, değişmeyen varlık, özdeksel atomdur. Öz, maddeyi temsil eder ve onunla her nesne yapılabilir." şeklinde özetlenebilecek bir görüşle, materyalist doğa biliminin ilk temellerini atmıştır.

Atomcular, sadece bir hacim, bir şekil ve belki de bir ağırlık içeren bölünmez en küçük birim olarak târif ettikleri atomun ve atomların hareket ettiği boşluğun (eter - ether - esir) ezelî, ebedî mevcudiyetini ortaya atmışlardır. Bütün bu materyalist görüşlere rağmen, "tek gerçek, atomlar ve atomların hareketidir" prensibini, ruhun açıklanması aşamasında da tutarlı bir şekilde kullanmışlardır.

Bilinçli bir materyalist yaklaşımla, algılama ve düşünmeyi, vücuttaki en ince, en hafif ve en düzgün ateş atomlarının hareketi olarak izâh eden Demokritos, kendisinden önceki düşünürlerin üzerinde durmadığı oranda, ahlâk (etik) ile de ilgilenmiştir.



Atomculuk Okulu, maddeci filozoflar Empedokles ve Anaxagoras'ın ardından Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos tarafından benzer bir materyalizm doğrultusunda oluşturdukları ve geliştirdikleri atom Düşüncesiyle anılan felsefe okulu.

Atomcu okul bir yandan Parmanides'ın monist yaklaşımına öte yandan Anaxagoras'ın çoğulcu yaklaşımına bir tür tepki olarak gelişmiştir; özellikle de birincisine karşı.Demokritos yalnızca varolanları değil ruhu da atomlardan oluşan bir şey olarak düşünerek materyalizmi ileri noktalara taşımış, felsefe tarihinde materyalizm eğilimi için en güçlü başlangıç noktalarından birini meydana getirmiştir.

Atomcu okula göre evren bileşik cisimlerden oluşur, bunlarsa maddenin en küçük ve bölünemez parçası olarak kabul edilen atomlardan meydana gelir. Başka bir açıdan bu okul, evrendeki her şeyin boşluk içindeki hareketleri sonucu meydana geldiğini, dolayısıyla evrende mutlak anlamda bir nedenselliğin varolduğunu, insan ruhunun da daha incelmiş atomların hareketinden oluştuğunu, hatta bir yerde tanrıların bile maddesel olduklarını öne sürer. Atomculuk, materyalizmin bir bicimi olarak daha sonra Epiküros ve Lukre­tius tarafından savunulacak ve uzun bir dönem sonra etkisini kaybedecektir. Onun 17. yüzyılda bilimsel çalışmalar ve teoriler içinde yeniden canlandığını görüyoruz.

ATOMCULUK
DEMOCRITOS
ARISTOTALES (MÖ 384 – MÖ 322)
Aristoteles ya da kısaca Aristo Antik Yunan filozof. Platon ile Batı düşüncesinin en önemli iki filozofundan biri sayılır. Fizik, gökbilim, ilk felsefe, zooloji, mantık, siyaset ve biyoloji gibi konularda pek çok eser vermiştir.Aristo'ya göre maddeyi oluşturan dört temel element vardı. Ateş, hava, su ve toprak. Aristo'ya göre, madde sonsuza kadar bölünebir ve her parça maddenin özelliğini göstereceğinden bu kadar küçük parçalara bir isim vermek anlamsız olurdu. Bu düşüncesini başka bir Yunan filozof olan Democritus'a karşı ifade ediyordu.18.yy 'a kadar düşüncelerine ilve yaılmadı.Ta kı Lavouıser' e kadar
M.Ö. 400
JOHN DALTON
John Dalton (6 Eylül 1766 – 27 Temmuz 1844), Ingiliz kimyager, meterolog ve fizikçi. Modern Atom Teorisi’yle ilgili öncü çalışmaları ve renk körlüğü (Onun onuruna Daltonizm olarak da bilinir.) üzerine araştırmalarıyla bilinir. Cockermouth, Cumberland yakınlarındaki Eaglesfield köyünde, Dostların Dinî Derneği üyesi bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Babası bir dokumacıydı. 15 yaşında ağabeyi Jonathan ile beraber Kendal yakınlarındaki bir Dostların Dinî Derneği okuluna gitmeye başladı.1790 civarlarında, Dalton hukuk ya da tıp okumayı düşünüyordu. Ancak planları akrabaları tarafından teşvik görmüyordu O yıllarda İngiliz Muhalifleri’nin Ingiliz üniversitelerinde öğrenim görmesi veya öğretim yapması yasaktı.). 1793 Baharında, Manchester’a taşınana kadar Kendal’da kalmıştır. John Gough - Dalton’un bilimsel bilgisinin çoğunu borçlu olduğu görme engelli bir filozof ve bilgin – sayesinde Manchester’daki Ingiliz Muhalifi okullardan biri olan New College’da matematik ve doğa felsefesi öğretmenliğine başladı. Bu pozisyonda, okulun finansal sorunlar nedeniyle istifa edene kadar, yani 1800’e kadar kaldı. Daha sonra yine Manchester’da aynı dallarda özel öğretmenlik yapmaya başladı. Dalton gençken, onun matematik ve meteoroloji ile ilgilenmesine neden olan, yetkili bir meteorolog ve enstrüman yapımcısı olan, önemli bir Dostların Dinî Derneği üyesi ve Eaglesfield’lı olan Elihu Robinson’dan oldukça etkilenmiştir. Kendal’daki yılları boyunca, Gentlemen's and Ladies' Diaries’e birçok konudaki problemlerin çözümüyle ilgili yardımcı olmuştur. 1787’de bir meteoroloji günlüğü tutmaya başlamıştır ve 57 yıl boyunca 200.000’den fazla gözlem kaydetmiştir. Bu sıralarda, George Hadley’in Atmosferik Dolaşım Teorisi’ni (şimdilerde Hadley Hücresi olarak bilinir.) yeniden keşfetmiştir. Dalton’un yayınlanan ilk eseri, 1793’de yayınlanmış olan, onun sonraki keşiflerinin tohumlarını içeren, Meteorological Observations and Essays’dir (Meteorolojik Gözlemler ve Yazılar). Çalışmalarının orijinalliğine rağmen, diğer akademisyenlerinden az ilgi gördü. Dalton’un yayınlanan ikinci eseri, 1801’de yayınlanmış olan Elements of English Grammar’dir (Ingilizce Dilbilgisinin Temelleri).
1800’de, Manchester Literary and Philosophical Society’de bir sekreter oldu ve sonraki yıl "Experimental Essays" adlı dört adet yazıdan oluşan önemli çalışmalarını sundu. 1802’de, bu yazıları Manchester Literary and Philosophical Society tarafından Memoirs’da yayınlandı. Bir olay ya da olgunun doğru şekilde açıklanması bir süreç işidir. Bu süreçte en fazla yararlanılması gereken bilgi, önceki bilim insanlarının deneyimleri ve görüşleridir. Öncelikle bu görüşler ve deneyimler dikkatli şekilde irdelenerek gözlemleri açıklamak için bir hipotez ortaya atılır. Bu hipotez gözlemleri yorumlamada kullanılan geçici bir açıklamadır. Daha sonra hipotezi desteklemek ya da çürütmek için çeşitli deneyler yapılır. Eğer deneylerden elde edilen verilerle çelişiyorsa hipotez reddedilir ve farklı bir hipotez kurulur. Hipotez, deneylerden elde edilen tüm verilerle uyuşuyorsa o zaman teori olarak diğer bilim insanlarına sunulur. John Dalton’un atom teorisi, bu basamaklardan geçerek Sabit Oranlar Kanunu’nu açıklamak üzere ortaya atılmış bir teoridir. Dalton, teorisini ortaya koymadan önce geçmişte yapılan açıklamaları incelemiş ve Sabit Oranlar Kanunu’nun MÖ 400 – 500 yıllarında Yunan filozofları Leucippus ve Democritus tarafından ortaya atılan atom kavramıyla açıklanabileceğini düşünmüştür. Bu düşünceyle bazı hipotezler geliştirmiştir. Dalton’un geliştirdiği hipotezler şöyledir: 1 – Elementler atom adı verilen son derece küçük taneciklerden oluşur. 2 – Bir elementin bütün atomları birbirinin aynıdır, yani bu atomların boyutları eşittir, aynı kütleye sahiptir ve kimyasal özellikleri aynıdır. Ancak bir elementin atomları diğer bütün elementlerin atomlarından farklıdır. 3 – Bileşikler birden çok elementin atomlarından oluşmuştur. Herhangi bir bileşikteki iki elementin atom sayılarının oranı bir tam sayı ya da basit tam sayılı bir kesirdir. 4 – Kimyasal tepkimeler, yalnızca atomların birbirinden ayrılması, birbirleri ile birleşmesi ya da yeniden düzenlenmesinden ibarettir, atomların yok olmasına ya da oluşmasına yol açmaz.
DALTON ATOM TEORISI
18O3
Insanlık düşünsel evrimini gerçekleştirdiği ilk zamanlardan beri maddeyle sürekli etkileşim halinde oldu. Zaman içerisinde maddeye şekil verdi ve kendi ihtiyacı doğrultusunda kullandı. Hiç kuşku yok ki uygarlık çevreyle kurulan uyumun sonucunda oluşturulabildi. İlk toplumların oluşmasıyla artan refah düzeyi ve kazanılan bilincin eşsiz bir getirisiyle insanoğlu, çevreye dair felsefi sorular sormaya başladı.Yapısı gereği bilim ve antik çağlarda henüz bilimin ayrışmadığı haliyle felsefe, özgür düşünce ortamına muhtaçtır. Tarihimiz önemli bilimsel atılımlar gerçekleştiren toplumların daha sonra devamını sağlayamadıkları hoşgörü ortamlarının neticesinde yüzyıllarca aydınlanmanın gerisinde kalmalarına şahit olmuştur. Bu doğrultuda yazılı tarihimizin düşünce özgürlüğünü barındıran ilk toplumlarından birinin Antik Yunan toplumu olduğu söylenebilir. Bugün doğaya ilişkin zihnimizi dolduran nice bilgiler, bu toplumda yaşamış filozofların sordukları sorulara verilmiş nihai yanıtlardan oluşuyor. Bu anlamda bilimsel ilerleyişimiz, tarihin kaydettiği bütün aydın fikirli insanlarımızın omuzlarında yükselmiş katı bir bütünsellik arz etmekte. Atomla tanışma maceramız da bilimin bu sistematik özelliğinden muaf olmayarak Antik Yunan’da sorgulayıcı bir zihin tarafından sorulmuş “ilk soru” ve ona sezgisel yolla verilmiş “ilk cevap”la başlıyor.
M.Ö. 700
M.Ö. 500
THALES VE 'ARKHE' SI
Antik Yunan toplumunun bu sorgulayıcı zihni, tarihimizin ilk filozoflarından olan ve felsefenin babası sayılan Thales’tir. Günümüze ulaşan hiçbir eseri bulunmayan ve düşüncelerini dönemin diğer yazarlarının yapıtlarından elde edebildiğimiz Thales’i binyıllara yayan ve onu insanlığın atomla tanışma serüveninin ilk adımına koyan özelliği birtakım şeyleri merak etmesiydi. Çevresinde neler olup bittiğini öğrenmek istiyordu ve maddeyi oluşturan “şey”in ne olduğu sorusunu sordu. Ona göre bu şey su olmalıydı. Kuşkusuz bu sezgisel bir cevaptı fakat gözlemsel boyutu da vardı. Thales ezilen bazı şeylerden su çıktığını ve bitkilerin büyümesi için suya ihtiyaçları olduğunu gözlemleyerek bu yargıya varmıştı.
Antik Yunan toplumunun bu sorgulayıcı zihni, tarihimizin ilk filozoflarından olan ve felsefenin babası sayılan Thales’tir. Günümüze ulaşan hiçbir eseri bulunmayan ve düşüncelerini dönemin diğer yazarlarının yapıtlarından elde edebildiğimiz Thales’i binyıllara yayan ve onu insanlığın atomla tanışma serüveninin ilk adımına koyan özelliği birtakım şeyleri merak etmesiydi. Çevresinde neler olup bittiğini öğrenmek istiyordu ve maddeyi oluşturan “şey”in ne olduğu sorusunu sordu. Ona göre bu şey su olmalıydı. Kuşkusuz bu sezgisel bir cevaptı fakat gözlemsel boyutu da vardı. Thales ezilen bazı şeylerden su çıktığını ve bitkilerin büyümesi için suya ihtiyaçları olduğunu gözlemleyerek bu yargıya varmıştı.
THALES M.Ö. 624-546
ANAKSIMANDROS,ANAKSIMENES VE HERAKLITOS
Anaksimandros’a göre arkhe, apeiron’du. Eski Yunancada peiron sınırlı anlamına gelir ve sözcüğün başındaki “a” eki olumsuzluk anlamı taşır. Anaksimandros’u bu düşünceye iten Thales’in arkhe’si olan su’yu yetersiz bulmasıydı. Ona göre maddenin temel öğesi somut olarak belirlenemezdi ve dünyada gözlenememesi gerekliydi. Anaksimandros apeiron kavramını oluşturarak zıtların birleşimine vurgu yapıyordu. Ateş ve su gibi çiftlerin birbirini yok etmesiyle apeiron oluşuyordu. Dolayısıyla her şeyin başında bütün maddeler zıtlığın güdümüyle apeiron’dan meydana gelmişti. Bu önermeyle birlikte bütü
n maddelerin bir zıttı oldugu fikri
ortaya çıkıyordu ve bu bugün itibariyle bize oldukça tanıdık geliyor.
Anaksimender M.Ö. 611-546
ANAXSİMENES M.Ö. 585-528
M.Ö. 600
HERACLITUS M.Ö. 535-475
Anaksimandros, madde ile karşı madde birleşince ortaya saf enerji çıkması gerçekliğini ilkel düzeyde de olsa açıklayarak düşünsel bir zirveye oturmuştur. Onun bu görüşü zamanının haylice ilerisindeydi ve çağdaşları tarafından anlaşılmaktan uzaktı. Nitekim takipçisi sayılabilecek Anaksimenes, Thales’in yorumuyla benzer nitelikte arkhe’yi somut olarak belirtti ve onun hava olduğunu söyledi.Anaksimenes’in neden havayı tercih ettiği anlaşılabilir. Hava, suya oranla yaşamsal anlamda daha büyük bir zorunluluk teşkil eder. Hava sıkışıp gevşeyebilen bir şeydir ve bu şekilde suyu ve ateşi meydana getirebilir. Sonrasında su da sıkışarak toprağı ve nihayetinde taşı meydana getirebilir. Anaksimenes arkheyi hava olarak belirlerken neyi düşünmüş olursa olsun bilimsel argümanların yeni yeni filizlendiği coğrafyada önemli bir düşünür ve sorgulayıcı olmuştur.Antik Yunan felsefesinde çok önemli bir yeri olan Heraklitos da bu konuyla ilgili görüş bildirmekten uzak durmadı. Ona göre de her şey ateşten meydana geliyordu. Dünyamız ve tüm evren sonsuz olarak yanan bir ateşten oluşmuş ve bir vakit sonra her şey tekrar ateşe dönüşecekti.




Henüz hiçbiri günümüzde temel aldığımız önermeyi oluşturamamış olsa da bu antik Yunan filozofları bilimsel ilerleyişin önemli bir taşıyıcısı olmuşlardır. Nihayetinde soruyu soran onlardır fakat bazı durumlarda, daha sağlıklı cevaplar edinebilmek adına elinizde bulundurduğunuz soruyu önemli gözlemsel sonuçları doğurabilecek ikinci bir soruyla desteklemek faydalı olabilir. İkinci soruyu ilk kimin sorduğunu bilemeyiz fakat kimin bu sorunun ne derece üstüne gittiğini anlayabiliriz çünkü bu sorunun üstüne gitmek sorgulayıcı bir zihni kaçınılmaz olarak bir bilimsel devrime götürecektir.Maddenin temel öğesini ararken soracağımız soru basittir. Herhangi bir cismi parçalarına ayırabiliriz. Parçalardan herhangi birini alıp tekrar parçalarına ayırabiliriz. Belki bir kez daha aynısını yapabiliriz. Peki, bu işlemi nereye kadar sürdürmek mümkündür?
0
KARANLIĞA GÖMÜLÜŞ VE AYDINLANMA ORTA ÇAĞDAKI DURAKLAMA
Demokritosla birlikte Antik Yunan döneminde zirveye oturan maddenin temel öğesine yönelik kavrayış daha sonrasında tamamıyla terkedildi. Platon ve Aristo’yla birlikte materyalist düşünce yerini idealizme bıraktı. Bu nedenle bilimsel ilerlemeyi kamçılayan gözlemsel araçlara başvurma ihtiyacı önemini yitirdi. Atomları gözlemek veya teoriyi sınamak adına hiçbir şey yapılmadı. Antik Yunan’dan sonra birtakım hurafelerin benimsendiği dönemde hoşgörü ve özgür düşünce terkedildi. Avrupa, Orta Çağ karanlığına gömülürken Islam dünyası bilimi devraldı. Önemli atılımlar gerçekleşti ancak maddenin temel öğesiyle ilgili atom teorisini sınamaya veya geliştirmeye yönelik kayda değer bir çalışma orada da yapılmadı.Böylelikle Demokritos’un ortaya attığı atom fikri sınanmak ve geliştirilmek için yüzyıllarca bekledi. Dinler, imparatorluklar, savaşlar, kıyımlar arasında geçen zaman insanlığa acıdan başka bir şey vermemişti. İslam dünyası ilk birkaç yüzyılından sonra bilimsel atılımlarına yavaş yavaş son verirken Avrupa toplumu karanlığın içinden zorlu da olsa sıyrılıyordu. 17. yüzyılla birlikte birçok değerli aydının önderliğinde başlayan düşünsel bir hareketle deyim yerindeyse Avrupa kabuklarını sonunda kırmıştı. Yeni yeni filizlenen düşünce özgürlüğü ortamında yine bildik sorgulayıcı zihinler çokça zamandır duraksamış olan bilimsel ilerleyişi devraldılar.
Başlarda Kopernik, Bruno ve Galilei gibi öncüler dönemin kalıplaşmış düşünceleri tarafından baskı altına alınmış hatta acımasızca mahkûm edilmiş olsalar da uyanış toplumsal boyuttaydı. Kısa zamanda doğanın gerçeklikleri karşısında baskıcı unsurlar geri plana itildi ve bu ortamda yeniden bilimsel ilerlemeler birbiri ardına gerçekleşmeye başladı.Atom teorilerinin gelişimi için kabuğunu kırmakta olan Avrupa’da ilk adım Lavoisier tarafından atıldı. Fransa’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Lavoisier kendi imkânlarıyla bir laboratuvar kurdu ve burada önemli deneyler gerçekleştirdi. Öyle ki bu deneyler onun kimyanın babası olarak değerlendirilmesine yol açtı. Aslında o dönemde onun gibi kimyayla ilgili çalışmalar yapan başka insanlarda vardı fakat onu önemli kılan uyguladığı deneylerinin sonuçlarını bir teoriye oturtabilmesiydi. Bu anlamda çeşitli gazları elde etmeyi başaran Cavendish ve Priestley hidrojen ve oksijenin birleşerek su oluşturduğunu 1781’de gözlemlediler. Daha sonra bu deney çalışmalarını öğrenen Lavoisier deneyleri tekrarladı ve sonuçlarını 1783’te Bilim Akademisine sundu.Deney sonuçları hayli sarsıcıydı çünkü o dönemde hala Empedokles’in dört temel elementi kabul görüyordu. İki ayrı gazın kapalı bir kap içerisinde birleşerek su oluşturması suyun temel öğe olmadığı anlamına geliyordu. Bu durumda ya bu dört temel öğenin içinden su çıkartılacak ya da bu fikir topyekûn terkedilecekti. Henüz ortada Demokritos’un unutulmuş atomlarını tartışan kimse yoktu. Eldeki delillerde buna yetersizdi. Bu aşamada Joseph Proust çalışmaları ilerletti. 1799 yılında, kapalı kapta su oluşurken hidrojen ve oksijenin yalnız belli oranlarda birleştiklerini fark etti. Örneğin; 18 gram suyu oluşturmak için 16 gram oksijen ve 2 gram hidrojen gerekiyordu. Kaba daha fazla oksijen veya hidrojen gönderilmiş olsa dahi fazla olan kısım suyun oluşumuna hiçbir katkı sağlamıyordu. Proust önemli bir yasayı keşfetmişti ve buna “sabit oranlar yasası” denildi.
Atom düşüncesine giden yolda sistemli bir model oluşturan ilk kişi John Dalton oldu. Dalton, Proust’un yasası üzerine çalışırken bir sorunla karşılaştı. Zaman zaman iki elementin birleşiminde farklı bileşikler ortaya çıkabiliyordu. Örneğin karbon ve oksijen üzerine çalıştığında kimi zaman biri çok zehirli olan karbonmonoksit kimi zamanda yaşamsal olarak ihtiyaç duyduğumuz karbondioksit oluşuyordu. Bu çelişkinin üzerine gitmeyi denedi ve deneyini her tekrarladığında kaba gönderdiği karbon ve oksijenden birini sabit tutarak diğerini kontrollü olarak arttırdı. Çok geçmeden önemli bir yasa keşfettiğini fark etti ve 1804 yılında “katlı oranlar yasası” doğmuş oldu. Yasayı anlamak adına örnek vermek gerekirse karbondioksitin 44 gramında 12 gram karbon 32 gram oksijen, karbonmonoksidin 28 gramında ise 12 gram karbon 16 gram oksijen vardır. Bu doğrultuda her iki bileşikte de 12 gram karbona karşılık karbondioksitte 32 gram oksijen karbonmonoksitte 16 gram oksijen olmuş olur. İki bileşikteki oksijen kütleleri arasında 32/16=2 olmak üzere katlı bir oran vardır.Dalton, Proust’un yasasının üzerine yeni bir yasa keşfedince maddenin doğası üzerine düşünmeye koyuldu. Elementlerin birbirleriyle belli oranlarda birleşmesi maddenin temelinde bölünemeyen parçacıklara yani atomlara işaret ediyordu. Elementler arasındaki bu “basit, sabit, tam sayılar” aslında atomların oranıydı. Düşüncesinde son derece haklıydı ve bu doğrultuda 1805 yılında ilk atom modelini geliştirdi:1. Bütün maddeler atom adı verilen çok küçük parçalardan oluşur ve bu atomlar bölünemez, var edilemez ve yok edilemezdir.
2. Bir elementin bütün atomları şekil, kütle ve hacim gibi özellikleri bakımından birbirinin aynı olmakla birlikte diğer elementlerin atomlarından farklıdır.
3. Kimyasal reaksiyonlar farklı element atomlarının birleşmesinden ibarettir. Bu atomlar birbirleri ile basit ve tam sayılarla ifade edilebilecek oranlarla birleşirler.Dalton bu kadarla yetinmeyerek 1808’de yayımladığı “Yeni Kimya Felsefesi Sistemi” isimli kitabında atom fikrini biraz daha ileriye taşıdı. Deneylerinde elde ettiği bileşiklerinin kütle oranlarını birbirleriyle karşılaştırarak birtakım basit matematiksel oran uğraşı sonucunda en hafif atomun hidrojen olduğunu saptadı. Suyun oluşumunun iki hidrojen atomunun bir oksijen atomuyla birleşerek gerçekleştiğini gördü. Bir element listesi hazırladı ve atom ağırlıklarını hidrojenin katları cinsinden belirtti.
Dalton'un Bilimde Açtığı Kapı: Ilk Periyodik Cetvelin Geliştirilmesi
Fikirsel temeli çok eskilere dayanmış olmasına karşın atom kavramını bir hayli dolaylı olan yöntemlerin neticesinde ortaya koyabilmiş olması Dalton’a üstün bir hayalgücü ve kavrayış yüklüyor. Onun bu üstün niteliklerine rağmen her bilimsel atılım gibi atom fikri de bir takım dirençle karşılaştı. Üstelik bu dirençler yine bilim camiasından geldi. Birçok filozof ve bilim adamı algılanamaz ve bölünemez parçacıkların varlığını düşünmekten uzaktı. Dönemin ünlü filozofu Willam Whewell 1840’ta yayımlanan “Philosophy of the Inductive Science” adlı çalışmasında şöyle diyordu: “Ama eğer atomik kuram öne sürülecekse ki buna göre kimyasal elementler bölünemeyen parçacıklardan oluşmaktadır, şunu belirtmeden geçemeyiz ki, kimyasal araştırma bunu kanıtlamamıştır ve hatta hiçbir doyurucu kanıt ortaya koyamamıştır.”
Atom görüşünü benimsemeye yanaşmayan kimyacılarsa, atom fikrinin kimyasal birleşimleri açıklamakta yalnızca basit bir kolaylık sağladığı, fiziksel gerçekliğinin olmadığı görüşündeydiler. Nitekim 1867’de ünlü kimyacı Friedrich August Kekule da atom fikrini benimsemekten uzaktı: “Atomların var olup olmadığı sorusu kimyasal bakış açısıyla hiçbir önem taşımamaktadır; bu tartışma metafiziğe ait bir tartışmadır.”Tüm bu olumsuz fikirlere rağmen atom düşüncesi üzerinde çalışılmaya değerdi. Bilim insanları sürekli devam ettirdikleri deneylerinde yeni kimyasal atom türleri keşfediyordu. Günden güne kabaran liste doğanın zarafetine gölge düşürmek istercesine kabarıklaşıyordu. Acaba bütün bu elementleri birbirine bağlayan basit ve tekrarlanan bir uyum var mıydı? Giderek büyüyen element listesi nasıl sadeleştirilerek bir sisteme oturtulabilecekti?Bu defa bilimsel sıçrayış, sorgulayıcı bir zihnin dahiyâne fikirlerinden değil yalnızca düzenli bir sistem kurabilme çabasının sonucu olarak gerçekleşti. Bu uğurda bir endüstri kimyacısı olan John Alexander Newlands 1864’te atom ağırlıklarına göre sıraladığı atomların ilk 8’inden sonra benzer fiziksel ve kimyasal özelliklerin tekrar ettiğini keşfetti ve bir tablo hazırladı.Newlands ilk periyodik tabloyu hazırlayan kişi olsa da onu geliştirenler Julius Lother Mayer ve Dimitri Mendeleyev oldu. Mayer ve Mendeleyev benzer sonuçlara gitmelerine karşın Mendeleyev henüz bulunmamış elementleri öngörmesiyle periyodik tablonun babası kabul edilir. Mendeleyev’in 1869’da oluşturduğu tabloda henüz keşfedilmemiş olduğunu düşünerek boş bıraktığı yerler birkaç yıl içinde onun öngördüğü şekilde dolduruldu.



Mendeleyev'in ilk hazırladığı periyodik cetvel taslağının orjinali...



Kimyacılara Güç Katan Dehalar: Fizikçilerin Konuya Dahil Oluşu
Periyodik tablonun oluşumuna kadar atom düşüncesiyle uğraşanlar hep kimyacılar olmuştu. Maddenin doğasını, maddeler arasındaki ilişkileri araştırıyor olmaları onları doğrudan atoma götürmüştü. Buraya kadar bilim adamlarının zihninde atomun yapısına dair bilgiler içeren herhangi bir resim yoktu. Fakat diğer taraftan onyıllardır doğanın temel bir kuvvetini; elektriği anlamaya çalışan fizikçilerin yolları da atoma dair yapılacak keşiflere doğru gidiyordu. Onların keşifleri, “bölünemez” zannedilen atom fikrini kökünden sarsacaktı.

Elektriği anlamaya çalışan fizikçiler kendilerine iyi düşünülmüş ve biraz da eğlenceli bir deney aleti geliştirirler. William Crookes tarafından geliştirildiğinden Crookes tüpü olarak bilinen bu alet, havası boşaltılmış uzun cam bir tüpün içine istenilen gazın düşük basınçta verilmesi ve tüpün iki ucuna yüksek gerilim uygulanmasıyla elde edilir. Tüplü televizyonların çalışma mantığını içeren ve günümüzde kendine ancak laboratuvarlarda yer bulabilen bu alette uygulanan yüksek gerilim nedeniyle eksi uçtan (katottan) artı uca doğru (anoda) giden ışınlar görülür. Bu ışınlara katot ışınları denir ve bu doğrultuda Crookes tüpü zaman zaman katot ışınları tüpü olarak da adlandırılır.
Elektronun Keşfi ve Thomson'un Atom Modeli
1897’de katot ışınlarının doğasını anlamaya çalışan bir fizikçi atoma dair önemli bir keşfe imza attı. Ingiliz fizikçi Joseph John Thomson laboratuvarında bir katot ışın tüpü oluşturdu ve beklediği üzere katottan çıkan ışınlar anoda doğru yöneliyorlardı. Thomson bu ışınları biraz incelemek istedi ve anotta küçük bir delik açarak karşısına floresan bir ekran koydu. Floresan ekrana çarpan katot ışınları ekranda küçük noktaların parlamasına neden oluyordu. Bu doğrultuda ışınların parçacıklı yapıda olduklarını anladı. Parçacıkların bir elektrik yüke sahip olup olmadığını ortaya çıkarmak için yolları üzerine birbirine paralel iki adet metal levha yerleştirerek ikinci bir pille levhaları zıt olarak yükledi. Böylelikle levhalar arasında bir elektrik alan yaratmış oldu ve eğer katottan çıkıp anota giden ışınlar bir elektrik yüküne sahiplerse yollarının sapması gerekecekti. Deneyini gerçekleştirdiğinde katot ışınlarının yollarının saptığını gördü ve sapma artı yüklü levha yönünde oluyordu. Zıt yükler birbirini çekeceğinden katot ışınlarını meydana getiren parçacıkların eksi yüklü olduğu anlaşılıyordu.
1897’de katot ışınlarının doğasını anlamaya çalışan bir fizikçi atoma dair önemli bir keşfe imza attı. Ingiliz fizikçi Joseph John Thomson laboratuvarında bir katot ışın tüpü oluşturdu ve beklediği üzere katottan çıkan ışınlar anoda doğru yöneliyorlardı. Thomson bu ışınları biraz incelemek istedi ve anotta küçük bir delik açarak karşısına floresan bir ekran koydu. Floresan ekrana çarpan katot ışınları ekranda küçük noktaların parlamasına neden oluyordu. Bu doğrultuda ışınların parçacıklı yapıda olduklarını anladı. Parçacıkların bir elektrik yüke sahip olup olmadığını ortaya çıkarmak için yolları üzerine birbirine paralel iki adet metal levha yerleştirerek ikinci bir pille levhaları zıt olarak yükledi. Böylelikle levhalar arasında bir elektrik alan yaratmış oldu ve eğer katottan çıkıp anota giden ışınlar bir elektrik yüküne sahiplerse yollarının sapması gerekecekti. Deneyini gerçekleştirdiğinde katot ışınlarının yollarının saptığını gördü ve sapma artı yüklü levha yönünde oluyordu. Zıt yükler birbirini çekeceğinden katot ışınlarını meydana getiren parçacıkların eksi yüklü olduğu anlaşılıyordu.
Joseph John Thomson (18 Aralık 1856 - 30 Ağustos 1940)
LAVOUISER
Thomson katot ışınlarının elektrik yüklü olduğunu görmüştü fakat ona dair daha temel özelliklere sahip olabilmesi için biraz daha bilgiye gereksinim duyuyordu. Amacı parçacığın karakteristik özelliklerini belirleyebilmekti ve hız bilgisi işine yarayabilirdi. Bu doğrultuda katottan çıkan ve elektriksel alan dolayısıyla yolundan sapan parçacığın, sapmasına engel olacak ölçüde etkiyecek şekilde bir manyetik alan oluşturdu. Böylelikle parçacık sanki hiçbir etki altında değilmiş gibi doğrusal olarak gidecekti. Zıt yönde oldukları için parçacığı yolundan saptırmayan elektrik ve manyetik kuvvetlerin büyüklüğünü kullanarak enerji denkliği sayesinde hız bilgisini elde edebilecekti. Daha sonrasında ise kuvvetlerin denkliğiyle de parçacığın yük/kütle değerini ulaşacaktı. Hesabı ve düşüncesi tamamıyla doğruydu. Bulduğu değerse gerçeğe oldukça yakındı. Deneyini farklı şartlar altında özellikle de katot malzemesini ve tüpün içindeki gazı değiştirerek de defalarca tekrarladı fakat sonuç hiç değişmedi. Her seferinde aynı yük/kütle değerine ulaşıyordu. Bu eksi yüklü parçacık, malzeme ne olursa olsun değişmediğine göre temel bir parçacıktı ve Thomson ona “elektron” ismini vermeyi uygun gördü.Thomson’ın bu deneyi ve sonrasındaki temel fizik hesabı atom düşüncesinin önemli bir adımı olarak görülür. Çünkü sonucunda yeni bir atom modeli oluşabilmiştir. Thomson elektronu keşfetti ve bu keşif elbette Dalton’un bölünemez atomlarına ağır bir darbe vurdu. Deneyde kullandığı malzeme ne olursa olsun sonuç değişmediğinden Dalton’un savunduğu şekilde her elementin atomları birbirinden tamamıyla farklı olmamalıydı. Her atomda, keşfettiği elektron kendine yer bulabilmeli ve bu elektron, atomunu terk edip tüpün içinde gezebildiğinden atomun bölünemezliği düşüncesi terk edilmeliydi. Öte yandan elektron eksi yüklü bir parçacıktı fakat atomlar yüksüzdü. Öyleyse atomun içinde bu yük dengesini sağlayacak artı yükler olmalıydı. Diğer bir tespitse elektronun yük/kütle oranının çok yüksek olmasıydı. Bu elektronun kütlece çok küçük olduğu anlamına geliyordu. Bütün bu bilgiler ışığında Thomson yeni bir atom modeli oluşturdu ve modelinde atomun artı yükten oluştuğunu içinde eksi yüklü gömülü elektronlar barındırdığını söyledi:
1. Atom artı yüklü maddeden oluşmuştur.
2. Elektronlar bu artı madde içinde gömülüdür ve hareket etmezler.
3. Elektronların kütleleri çok küçüktür bu yüzden atomun tüm kütlesini artı yüklü madde oluşturur.
4. Atom küre şeklindedir.Thomson’ın atom modeli elektronları hareketsiz ve atomun içerisinde homojen biçimde dağılmış olarak aldığından üzümlü kek modeli olarak da bilinir. Onun oluşturduğu atom modeli günümüz bilinenleriyle karşılaştırıldığında çok farklı bir yapı çizer. Modelin elbette birçok hatası vardır fakat atomun yapısını ortaya çıkarmaya dair kayda değer bir ilerleme sağlamıştır. Elbette bilim hiçbir zaman gerçeği tam anlamıyla bulduğunu söylemeyecektir.
RUTHERFORD ATOM MODELİ
Yeni Zelanda'ya göç etmiş Iskoçya'lı bir ailenin 12 çocuğundan dördüncüsüydü. Babası tekerlek yapımcısıydı. Liseyi burslu olarak okudu. Yine burslu olarak devam ettiği Christchurch'teki Canterbury College'tan 1892'de lisans, ertesi yılda üstün başarıyla yüksek lisans derecelerini aldı. Bir yıl daha okulda kalarak demirin yüksek frekanslı manyetik alanlardaki mıknatıslanma özellikleri üzerinde araştırmalar yaptı. Hertz'in yalnızca birkaç yıl önce bulmuş olduğu elektromanyetik dalgaları sezebilen bir dedektör yapmayı başardı.1895' te İngiltere'ye giden Rutherford, Cambridge Universitesi'ndeki Cavendish Laboratuarı'nda J.J. Thomson'ın yanında çalışmaya başladı. Burada elektromanyetizma üzerindeki deneylerini sürdürdü ve Hertz dalgalarını 3 km uzaklıktan gönderip almayı başardı. Aralık 1895'te Wilhelm Conrad Röntgen'in X Işını'nı bulduğunu açıklamasının ardından, J.J. Thomson ve Rutherford bu konuda çalışmaya başladılar ve X Işını'nın gazlar içinden geçerken çok sayıda artı ve eksi elektrik yüklü parçacık ortaya çıkmasına, yani iyonlaşmaya yol açtığını, bu parçacıkları yeniden birleştirerek nötr atomlar oluşturduğunu buldular. Rutherford ayrıca bu iyonların hızını ve birbirleriyle birleşerek yeniden gaz molekülleri oluşturma süresini belirlemeye yönelik bir yöntem geliştirdi. İyonlaşma gücü yüksek olan ama kolaylıkla soğurulabilen ışın türünü alfa ışınları, daha az iyonlaşmaya yol açan, ama girim gücü daha yüksek olan ışınları da beta ışınları olarak adlandırdı.
19. yüzyılın sonuna gelinirken pek çok bilim adamı artık fizikte gerçekleştirilecek bir yenilik kalmadığı kanısındaydı. Ama Rutherford üç yıl gibi kısa bir süre içinde tümüyle yeni bir fizik dalı ortaya çıkardı: Radyoaktiflik. Radyoaktifliğin bir elementin atomlarının başka bir elementin atomlarına kendiliğinden dönüşme süreci olduğu sonucuna vardı. Maddenin değişmezliği kavramına sıkı sıkıya bağlı birçok bilim adamı bu görüşe karşı çıkacak, ama Rutherford'un görüşlerinin doğruluğu kısa sürede anlaşılacaktı.Bu büyük başarı üzerine Rutherford 1903'te Royal Society üyeliğine seçildi. Ertesi yıl aynı kurumun üstün başarılı bilim adamlarına verdiği özel bir ödül olan Rumford Madalyası ile ödüllendirildi. Alfa ışınlarının elektrik ve magnetik alanlarda sapmaya uğradığını 1903'te belirleyen Rutherford, sapmanın yönünü inceleyerek, bu ışınların artı elektrik yüklü parçacıklardan oluştuğu sonucuna vardı. Ayrıca bu parçacıkların hızını ve elektrik yükü/kütle oranını ölçmeyi başardı.Rutherford'un 1911'de geliştirdiği "Atom Modeli" onun bilime en büyük katkısıdır. Alfa parçacıklarının ince metal levhalardan geçişini inceleyen Rutherford, alfa parçacığı artı yüklü olduğundan, levhadan geçişi sırasında metal atomlarındaki artı yüklerin banal etkisiyle sapmaya uğrayacağını, ama parçacığın kütlesi çok büyük olduğu için, bu sapmaların çok küçük olacağını düşünüyordu. Yapılan deneylerde alfa parçacıklarının gerçekten de genel olarak çok küçük sapmalar gösterdiği(%90 oranında), ama arada büyük açılarla sapan parçacıklarında bulunduğu, hatta bazen bir parçacığın hareket yönünü değiştirip geriye döndüğü gözlendi. Böylesine büyük kütleli alfa parçacığını bu kadar saptırabilmesi için atomdaki bütün artı yüklerin ve kütlenin çok küçük bir hacme yoğunlaşmış olması gerekiyordu.Buna dayanarak atomun boşluklu bir yapıdan oluştuğunu keşfetti.Rutherford'un bu görüşten yola çıkarak oluşturduğu model Rutherford Atom Modeli ya da Çekirdekli Atom Modeli olarak adlandırılır.1908'de Nobel Kimya Ödülü' nü alan, 1914'te kendisine Baron unvanı verilen Rutherford, 1922'de Royal Society'nin en büyük ödülü olan Copley Madalyası' ile ödüllendirilmiştir. 1925'te ise bu kurumun başkanlığına seçilmiştir.

Rutherford atom modeli, Ernest Rutherford tarafından 1911 yılında ortaya konan fiziksel model.Arkasına film yerleştirilmiş bir altın tabakaya +2 yüklü alfa tanecikleri gönderilerek ışınların levhaya çarptıktan sonra izledikleri yollar çizilmiştir.
Rutherford yapmış olduğu deneyle atomun çapını çok küçük bir sapmayla hesaplamıştır.(22 bin alfa taneciğinden bir tanesi sapmıştır.) Sapmanın nedeni büyük bir olasılıkla o zamanlarda daha hassas bir ölçme yönteminin bulunmamış olmasıdır.Rutherford atom modeli Güneş Sistemi'ne benzetilmektedir. Güneş, içi gönderilen ışınların büyük bir bölümü levhadan doğrudan geçmiştir. Proton dolu bir çekirdeğe ve etrafında dönen gezegenler de elektronlara benzetilmiştir.
Deney sonucunda şu bulgulara ulaşılmıştır: Öyleyse, atomda büyük boşluklar vardır.Işınların küçük bir kısmının kırıldığı ve çok küçük bir kısmının yansıdığı görülmüştür: Öyleyse, atomda + (pozitif) yükler çekirdek adı verilen küçük bir hacimde toplanmıştır.Atomda pozitif yük, kütle merkezinde çekirdek diye adlandırılan çok küçük bir hacimde toplanmıştır.Atomda pozitif yüklü tanecikler kadar elektron, çekirdeğin etrafında bulunur ve atom hacminin büyük bir bölümünü elektronlar kaplar.

ERNST RUTHERFORD 30 Agustos 1871 - 19 Ekim 1937
Ingiltere'nin kuzeyinden 1791 başında Newington köyüne iş aramak amacıyla gelmiş bir demirci ile bir köylünün dört çocuğundan biri olan Faraday ekonomik nedenlerle uzun süreli bir eğitim alamadı. Ailesi Sandemancılar adı verilen bir tarikatın üyesiydi. Faraday daha ziyade kendi kendine yetişmiş bir bilim adamıdır. Kilisenin pazar okulunda okuma yazma ve hesap öğrendi. Küçük yaşta gazete dağıtıcısı olarak çalışmaya başladı.
On dört yaşında bir ciltçiye çırak olarak girdi. 1813 Mart ayına kadar devam ettiği bu işte ciltlenmek üzere getirilen kitapları okuyarak bilgisini genişletmeye başladı. Bu sayede gençliğinde pek çok kitap okudu. Bilhassa fizik kitaplarını büyük bir heves ve arzuyla okuyordu. Encyclopedia Britannica'nın üçüncü baskısındaki elektrik maddesinden özellikle etkilendi. Eski şişeler ve hurda parçalardan yaptığı basit bir elektrostatik üreteçten yararlanarak deneyler yapmaya başladı. Gene kendi yaptığı zayıf bir Volta pilini kullanarak elektrokimya deneyleri gerçekleştirdi.
19. yüzyılın en büyük bilim adamlarından biridir. Elektromanyetik indüklemeyi, manyetik alanın ışığın kutuplanma düzlemini döndürdüğünü buldu. Elektrolizin temel ilkelerini belirledi. Klor gazını sıvılaştırmayı başaran ilk kişidir ve elektrik motorunu icat etmiştir.Deneysel olarak, bir maddeden geçen belli miktarda elektrik akımının, o maddenin bileşenlerinde belli miktarda bir çözülüme yol açtığını gösterdi. Bu sonuç ilk elektrik sayaçlarının üretimine olanak verir. Faraday'ın bir başka önemli katkısı da "amper" denilen akım biriminin kesin tanımını vermiş olmasıdır. Elektrolizde geçen "elektrot", "anot", "katot", "elektrolit", "iyon" vb. terimleri de ona borçluyuz.

MICHAEL FARADAY
MICHAEL FARADAY
Alman matematik ve fizik bilgini. Analitik geometriye katkıları ve ka­tot ışınlarının manyetik alandaki davranışlarına ilişkin buluşlarıyla ta­nınmıştır.16 Haziran 1801′de Elberfeld’de doğdu, 22 Mayıs 1868′de Bonn’da öldü.Bonn, Heidelberg, Berlin ve Paris üniversitelerinde öğrenim gördü. 1824′de, Marburg Üniversitesinden doktorasını aldı. Ertesi yıl ücretsiz okutman olarak çalışmaya başladığı Bonn Üniversitesinde 1828′de öğretim görevliliğine atandı. Bir yıl da Berlin Üniversitesinde aynı unvanla çalış­tıktan sonra 1834′de Halle Üniversitesinde matematik profesörlüğüne getirildi. İki yıl sonra aynı görevle Bonn Üniversitesi’ne geçen ve 1847′de de bu üniversitenin fizik kürsüsüne atanan Plücker, yaşamının son yılında, fizik bilimine katkılarım değerlendiren Royal Society’nin Copley Madalyası’yla ödüllendirilmiştir.Plücker’in fizik alanındaki çalışmalarında Faraday’ın etkisi belirgindir. 1847′de kristallerin manyetik alandaki davranışlarını incelemeye başlamış, katot ışınlarının manyetik alanda saptığını gösteren deney­ler gerçekleştirerek atom fiziği ve elektroniğe katkıda bulunmuştur. Spektro skopiye (tayf ölçümü) ilişkin deneyleri sırasında her kimyasal maddenin ayrı bir tayf verdiğini göstererek kimyasal analizde spektro kopiden yararlanacak olan R.Bunsen’e ve üç çizgili hidrojen tayfını saptayarak, gök cisimlerinin kimyasal yapısını belirleme çalışmalarında G.R.Kirchhoff’a ön­cülük etmiştir.

JULIUS PLÜCKER
Crooks tüpü, Ingiliz fizikçi William Crooks ve arkadaşlarının 1869-1875 yılları arasında icat ettiğieski bir elektrikli gaz tüpüdür.Tüp, elektronların neden olduğu katot ışınlarının keşfedilmesini sağlayan deneyde kullanılmasıyla bilinmektedir.
Geissler tüpüne ek olarak, bu tüpte kısmen gazı boşaltılmış ve her iki ucuna birer metal elektrot eklenmiş farklı biçimlerdeki cam silindirler içermektedir. Elektrotlar arasında yüksek voltaj uygulandığında elektronlar katottan anota doğru düz hatta hareket etmeye başlarlar. Bu tüp, Crookes, Johann Hittorf, Juliusz Plücker, Eugen Goldstein, Heinrich Hertz, Philipp Lenard ve diğer birçok bilim adamı tarafından katot ışınlarının keşfi için yapılan çalışmalar sırasında kullanıldı. Çalışmalar J. J. Thomson'ın 1897'da katot ışınlarını, günümüzde elektron olarak bilinen negatif yüklü tanecikler olarak adlandırmasına kadar sürdü. Crookes tüpleri, artık sadece katot ışınlarının varlığını göstermek amacıyla çeşitli deneylerde kullanılmaktadır.

Wilhelm Röntgen de 1895 yılında Crookes tüpü sayesinde X ışınlarını keşfetti.

CROOKS TÜPÜ
JULIUS PLÜCKER
Ailesinin 17 çocuğundan en küçüğü olan Mendeleyev'in büyük babası Sibirya'nın ilk gazetesini çıkarıyordu; babası ise bir lise müdürüydü. Mendeleyev, ilköğretimini sürgünde yaptı; babası ölünce annesi ona daha iyi öğrenim koşulları sağlamak amacıyla batıya göçtü.Mendeleyev, St. Petersburg (Leningrad) Üniversitesi'nde kendini tanıttı ve doktorasını ilginç bir konu olan "alkol ve suyun birleşmesi" tezi üzerinde yaptı. Fransa ve Almanya'daki incelemeleri, ona, 1858 Karlsruhe Kimya Konferansına katılma olanağını sağladı. Bu konferansta Avogadro Hipotezi üzerinde ateşli tartışmalar yapılmıştı. Daha sonra, ilk petrol kuyusunu görmek için Pennsylvania'daki petrol bölgelerini gezdi. Rusya'ya döndükten sonra yeni bir ticari damıtma yöntemi geliştirdi.Daha 32 yaşında iken St. Petersburg Üniversitesi'nde kimya profesörü oldu. Düzenlilikleri araştırmak için, elementleri özeliklerine göre sıraladı. Böylece kimyacıların sessiz bilgisayarı olan periyodik cetveli elde etti. Bu cetvelden yola çıkarak o zaman henüz bilinmeyen bazı elementlerin bulunacağını ve onların bazı özelliklerini öngördü.Varlığını bildirdiği elementlerden bazıları birkaç yıl sonra bulununca periyodik tablonun önemi anlaşıldı ve Mendeleyev, büyük bir bilgin olarak tanındı.Periyodik tablo, Mendeleyev'in mükemmel yorumculuğu ve üretici zekasının çarpıcı bir ürünüdür. Mendeleyev'in 25 büyük kitaptan oluşan diğer çalışmaları da oldukça ilginçtir. O'nun izomorfizm hakkındaki bilgileri organize etmesi, jeokimyanın gelişmesini sağlamıştır. Ayrıca, kritik kaynama noktasını bulup, çözeltilerin hidrat teorisini geliştirmesi onun büyük bir fizikokimyacı olarak anılmasına sebep olmuştur. Mendeleyev, 70 kadar akademi ve ilim topluluğunun üyesi idi. Kendi deyimiyle onun birinci hizmeti ilmi araştırmaları, ikincisi ise öğretmenlikti.Bu yorulmaz deneyci ve öğretmen, toplumsal konularla da ilgiliydi. Hükümetin işlerine karışmaması için, verilen emri dinlemektense profesörlükten istifa etmeyi uygun buldu. Liberal düşünceleri destekliyor, saçlarını kestirmeyi reddediyor ve Çar'ın isteklerine karşı koyuyordu. Buna karşın "Ağırlıklar ve Ölçüler Bürosu" müdürlüğüne atandı. Mendeleyev, ilk periyodik cetveli bastırdığı zaman henüz 63 element biliniyordu. Ölümünden bir yıl sonra bilinen element sayısı 86 ya çıkmıştı. Bu hızlı artış, kimyanın en önemli genellemesi olan periyodik cetvel yoluyla sağlanmıştır.1955 yılında Glenn Seaborg başkanlığındaki ABD'li fizikçiler tarafından sentezlenen 101 atom numaralı elemente, Dimitri Mendeleyev onuruna "mendelevyum" adı verilmiştir.

DIMITRI IVANOVIÇ MENDELEYEV
DIMITRI IVANOVIÇ MENDELEYEV
James Clerk Maxwell (d. 13 Haziran 1831 - ö. 5 Kasım 1879), Iskoç teorik fizikçi ve matematikçi. En önemli başarısı klasik elektromanyetik teorisinde daha önceden birbirleriyle ilişkisiz olarak gözüken elektrik ve manyetizmanın aynı şey olduğunu kendisine ait olan Maxwell Denklemleri'yle (4 denklem) ispatlamıştır. Bu denklemler elektrik, manyetik ve optik alanlarında kullanılır. Maxwell Denklemleri sayesinde bu alandaki klasik denklemler ve yasalar basitleştirilmiş oldu. Maxwell'in elektromanyetik alandaki çalışmaları, birincisi Isaac Newton tarafından gerçekleştirilmiş, "fizikteki ikinci büyük birleşme" olarak isimlendirilir.Maxwell elektrik ve manyetik alanların uzayda dalga formunda sabit ışık hızında ilerlediğini bulmuştur. 1864 yılında Maxwell A Dynamical Theory of the Electromagnetic Field (Elektromanyetik Alanın Dinamik Teorisi) adlı kitabı yayınlamıştır. Işığın aslında aynı ortamda dalga hareketi yaptığı, bunların da elektriksel ve manyetik bulgular olduğu ilk kez bu kitapta yer almıştır. Elektrik kuvveti ile manyetik kuvveti birleştirdiği elektromanyetizm modeli, fizikteki en önemli gelişmelerden biri olarak kabul edilir.Maxwell ayrıca gazların kinetik teorisini istatistiksel olarak açıklayan Maxwell-Boltzmann Dağılımı'nın geliştiricilerinden biridir. Bu iki buluş modern fizikte yeni bir çağın başlamasına neden olmuş, özel görelilik ve kuantum mekaniğinin başlamasına katkıda bulunmuştur. Maxwell ayrıca 1861'de ilk gerçek renkli fotoğrafı yaratması ve birçok köprünün yapısını oluşturan çubuk-mafsal sistemlerinin esnemezliği (Rijitlik) konusundaki temel oluşturan çalışmalarıyla bilinir.Bir çok fizikçi tarafından 19. yüzyılda yaşayıp 20. yüzyıl fiziğini en büyük katkıyı sağlayan kişi olarak görülür. Maxwell'in bilime katkıları Isaac Newton ve Albert Einstein'ınkilerle eşdeğer görülür. 1999'un sonlarında 100 ileri gelen fizikçiyle gerçekleştirilen milenyum oylamasında Maxwell, tüm zamanların en iyi fizikçileri arasında Einstein ve Newton'dan sonra 3. sırayı almıştır. 1931 yılında Einstein, Maxwell'in doğumgünü töreninde Maxwell'in çalışmasını "Newton'dan sonra fizikte en verimli ve en önemli çalışmadır" diye tanımlamıştır.Einstein çalışma odasının duvarına Michael Faraday ve Isaac Newton'un yanı sıra Maxwell'in de fotoğrafını asmıştı.

JAMES CLERK MAXWELL
JAMES CLERK MAXWELL
William Crookes ( d.17 Haziran 1832- ö.4 Nisan 1919), İngiliz fizikçi ve kimyacı, metapsişik araştırmacı, Ingiliz Psişik Araştırma Derneği başkanlarından, spiritüalist.Sayısız buluşun sahibi olan Crookes, talyum elementini ve radyant maddeyi keşfetmiş, “crookes tüpü”nü ve “Crookes adyometresi”ni icat etmiş ve atom fiziğinin gelişmesine temel olan katot ışınlarıyla ilgili çalışmaların öncülüğünü yapmıştır. 19.yy.’ın en büyük bilim adamlarından biri olarak kabul edilir.Crookes, ilköğrenimini Cheppenham’de gördü. 15 Yaşında Londra’daki Kraliyet Kimya Yüksekokulu’na kabul edildi. 1854’te Oxford’daki Radcliffe Gözlemevi’nin meteoroloji bölümünün başına getirildi. 1855’de Chester’daki Bilim Yüksekokulu’nda öğretim görevine başladı. 1856’da babasından yüklü bir miras kalınca öğretim görevinden ayrıldı ve Londra’daki özel laboratuvarında kendisini bütünüyle bilimsel araştırmalara adadı.

Seyreltik gazlar içindeki elektrik boşalmalarını incelerken, katodun çevresinde, bugün kendi adıyla anılan (crookes tüpü) karanlık bir bölge oluştuğunu gözlemledi. Katot ışınlarının düz bir çizgi boyunca yol aldıklarını, bazı maddelere çarptıklarında fosfor ışıma ve ısı çıkardıklarını kanıtladı. Katot ışınlarının özelliklerini incelemek için birçok aygıt tasarladı. Bu sırada Crookes tüpündeki (vakum tüpü) havayı milyonda biri kalıncaya kadar boşalttığında, tüpün içinde kalan havanın, bilinen maddeden çok daha değişik özellikler gösteren yeni bir hale dönüştüğünü gördü. Radyant denilen bu akışkan maddede ağırlık, sertlik, biçim renk ve diğer çeşitli kaba özellikler kaybolmaktaydı. Bunun üzerine maddenin katı, sıvı ve gazdan başka, dördüncü bir hali olduğu ve elde edilen bu süptil maddenin sözkonusu dördüncü halin ilk basamağı olduğu konusunda bir kuram ortaya attı. Bu varsayımı destek görmediyse de, günümüzde plazma adı verilen haller üzerinde ilk çalışmış bilim adamı ünvanını almış oldu.

Bunsen ve Kirchhoff’un geliştirdikleri tayf çözümleme tekniğini selenyum bileşikleri üzerindeki çalışmalarda kullanan Crookes, 1861’de bazı selenyum-demir cevherlerinde talyum elementini keşfetti. Keşfettiği yeni element üzerindeki çalışmalarını sürdürerek, talyumu arıttı, özelliklerini araştırdı ve 1873’te atom ağırlığını saptadı. Bu çalışmalarında, ışık ışınlarını dönme hareketine dönüştüren Crookes, radyometresinin çalışma ilkesini ortaya koydu. Duyarlı ölçüm aletlerinin geliştirilmesinde bu radyometre büyük yarar sağlamıştır.

Crookes 1875’de ilk madalyasını aldı, kendisine 1888’de Davy Medal verildi, 1897’de ise “şövalye” unvanı verildi. Crookes bilimsel incelemelerini metapsişik alanda da sürdürmüş, medyumlar üzerinde uzun yıllar deneyler yapmış ve spiritüalist görüşlerini 1874’de yayımlanan “Spiritüalizm Olayları Üzerine Araştırmalar” adlı kitabında ortaya koymuştur. 1875’te yayımlanan seçme eseri “Research in Spiritualism” adıyla yayımlanmıştır. Bu eser 1953’te Gayret Kitabevi tarafından “Ruh Kuvveti” adıyla yayımlanmıştır.

WILLIAM CROOKES
WILLIAM CROOKES
Alman, fizikçi. Seyreltilmiş gazlarda elektrik boşalımı sırasında gözlenen ışınlar üstüne çalışmalarıyla tanınmıştır.5 Eylül 1850′de Yukarı Silezya’nın Gleiwitz kentinde (bugün Polonya’da Gliwice) doğdu, 25 aralık 1930′da Berlin’de öldü. 1869′da Breslau Üniversitesinde başladığı eğitimini 1870′ten sonra Berlin Üniversitesinde sürdürdü ve 1881′de doktorasını aldı. 1878′de Berlin Gözlemevi’nde çalışmaya başla­yan Goldstein, 1890-1896 arası Physikalisch Techni- sche Reichsanstalt’ta görev aldı. Uzun bir süre evinde kurduğu laboratuvarda araştırmalarını sürdüren, 1908′de Royal Society’nin Hughes Madalyası’m alan Goldstein, 1927′de Potsdam Gözlem evinde astrofizik bölümünün başkanlığına getirildi.Düşük basınçtaki gazlarda elektrik boşalımını Helmholtz ile birlikte araştırmaya başlayan Goldste­in, yaklaşık elli yıllık bir süre içinde boşalım sırasında gözlenen ışınları ayrıntılı bir biçimde inceledi. 1876′da yayımladığı ilk makalesinde daha önce Plücker ve Hittorf’un inceledikler ışınlara”katot”ışınları adını verdi. Önüne konan cisimlerin boşalım tüpünde gölgelere yol açtığını bulduğu bu ışınların, elektrik ve manyetik alanlar tarafından saptırılmasını inceledi. J.J.Thomson daha sonra bu ışınların “elektron” adını verdiği eksi yüklü parçacıklardan oluştuğunu ortaya çıkarmıştır.
Goldstein 1886′da boşalım tüpünde, katot ışınlarına ters yönde salınan ışınların varlığını saptadı. Boşalım tüpünün anot ucundan kaynaklandığını ve katot ucunda açtığı kanallardan geçtiğini saptadığı bu ışınlara “kanal” ışınları adını verdi. Perrin’in 1895′de artı yüklü parçacıklardan oluştuğunu gösterdiği bu ışınlar daha sonra Wien, J.J.Thomson veRutherford’ un çalışmalarıyla protonun keşfedilmesinde etken olmuştur.
Kutup ışıkları ve tayf ölçüm üstüne de araştırmaları bulunan Goldstein’ın kanal ışınlarına ilişkin çalışmaları kütle spektroskopisinin gelişmesine katkı­da bulunmuştur.

EUGEN GOLDSTEIN
EUGEN GOLDSTEIN
Irlandalı fizikçi.Temel elektrik birimi olarak ilk kez elektron sözcüğünü önermektir.15 Şubat 1826 yılında Kingstown'da doğmuştur.5 Temmuz 1911'de Londrada öldü.1848'de Dublindeki Trinity College'i bitirerek Royal Society'nin başkanı olan Irlandalı astronom William Rosse'nin Parsonstown'daki gözlemevi asistanlıgına getirilmiştir.1898'de Royal Society'nin ikinci başkanı olmuştır.
GEORGE JOHNSTONE GOLDSTEIN
GEORGE JOHNSTONE GOLDSTEIN
Röntgen Almanya'nın Remscheid şehrinin Lennep ilçesinde doğdu. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda'da ve İsviçre'de geçti. 1865 yılında girdiği Zürih Politeknik'te üniversite eğitimi gördü ve 1868 yılında makine mühendisi olarak mezun oldu. 1869 yılında Zürich Üniversitesi'nden doktorasını aldı. Mezuniyetinin ardından 1876'da Strazburg'da, 1879'da Giessen ve 1888'de Würzburg Julius-Maximilians-Üniversitesi'nde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900'de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün yöneticiliğine getirildi.Karısının ölümünden dört yıl sonra 1923 yılında, I. Dünya Savaşı'nın yarattığı yüksek enflasyon ekonomisi ortamında maddi sıkıntılar içinde Münih'te hayatını kaybetti.Öğretim üyeliği görevinin yanı sıra araştırmalar da yapmaktaydı. 1885 yılında kutuplanmış bir geçirgen hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı. 1890'lı yılların ortalarında çoğu araştırmacı gibi o da katot ışın tüplerinde oluşan lüminesans olayını incelemekteydi. "Crookes tüpü" adı verilen içi boş bir cam tüpün içine yerleştirilen iki elektrotdan (anot ve katot) oluşan bir deney düzeneği ile çalışıyordu. Katottan kopan elektronlar anoda ulaşamadan cama çarparak, floresan adı verilen ışık parlamaları meydana getirmekteydi. 8 Kasım 1895 günü deneyi biraz değiştirip tüpü siyah bir karton ile kapladı ve ışık geçirgenliğini anlayabilmek için odayı karartıp deneyi tekrarladı. Deney tüpünden 2 metre uzaklıkta baryum platinocyanite sarılı olan kağıtta bir parlama fark etti. Deneyi tekrarladı ve her defasında aynı olayı gözlemledi. Bunu mat yüzeyden geçebilen yeni bir ışın olarak tanımladı ve matematikte bilinmeyeni simgeleyen X harfini kullanarak "X ışını" ismini verdi. Daha sonraları bu ışınlar, "Röntgen ışınları" olarak anılmaya başlanmıştır.Bu buluşundan sonra Röntgen farklı kalınlıktaki malzemelerin ışını farklı şiddette geçirdiğini gözlemledi. Bunu anlamak için fotoğrafsal bir malzeme kullanıyordu. Tarihteki ilk tıbbi X ışını radyografisini de (Röntgen filmi) yine bu deneyleri sırasında gerçekleştirdi ve 28 Aralık 1895 yılında bu önemli keşfini resmi olarak duyurdu.Ancak X ışınını bulduğu zaman deneylerinde elini kullandığı için aşırı dozda X ışınından parmaklarını kaybetti.

Olayın fiziksel açıklaması 1912 yılına kadar net olarak yapılamasa da, buluş fizik ve tıp alanında büyük heyecan ile karşılandı. Çoğu bilim adamı bu buluşu modern fiziğin başlangıcı saydı.


WILHELM RONTGEN
WILHELM RONTGEN
Antoine Henri Becquerel (15 Aralık 1852 – 25 Ağustos 1908), Fransız fizikçi, radyoaktivitenin kaşiflerinden. 1903 Nobel Fizik Ödülü sahibi. SI ölçü sisteminde betivorlyy birimi Bekerel (Becquerel, Bq) onun ismine ithafen verilmiştir.Babası Alexander Edmond Becquerel Paris Doğal Tarih Müzesinde uygulamalı fizik Profesörüydü. Ailesinin bilim geleneğini devam ettirerek 1872 yılında École Polytechnique okuluna başladı ve 1888 yılında fizik üzerine doktorasını verdi. 1878 ile 1892 yılları arası Paris Doğal Tarih Müzesi'nde asistan, sonrasında da profesör olarak görev aldı. 1895 yılında École Polytechnique'te fizik profesörü olarak göreve başladı.Becquerel yağmurlu havadan dolayı birkaç gün uranyum tuzlarını güneş ışığına maruz bırakamadı. Siyah kağıda sarılı film ve üstüne konmuş uranyum bileşiği birkaç gün çekmecesinde güneşin doğmasını ve 1 Mart günü, belli bir sebebi olmaksızın, çekmecedeki filmi banyo etti, ve uranyum kristalinin güneş ışığına maruz kalmadığı halde filme iz bıraktığını gördü. Becquerel bunun x ışınlarına benzer görünmez bir ışın olarak tanımladı.Becquerel'in uranyum tuzlarından çıkan radyoaktiviteyi gözlemlediği film tabakasıBecquerel bulduğu bu sonucu 2 Mart 1896'da kısa bir makale olarak Fransa Bilim Akademisi'ne okudu. Bu olay o tarihten itibaren 1898 yılına kadar Becquerel ışınları olarak adlandırıldı. 1898 de Marie Curie adını daha genel bir isim olan, radyoaktivite ile değiştirdi.Becquerel radyoaktiviteyi bulmasının ardından, üç ayrı keşfe daha imza attı. 1899 ve 1900 yılları arası beta parçacıklarının elektrik alan ve manyetik alan içerisinde saptığını gözlemleyerek, beta parçacıklarının İngiliz fizikci J. J. Thomson'un yeni keşfettiği elektronlar ile aynı parçacık olduğunu gösterdi. Bunun yanı sıra yeni hazırlanmış uranyumun belli bir süre sonra kısmen yok olduğuna ve radyoaktiflik kazandığına dikkat çekti. Bu gözlem 1990 yılında Ernest Rutherford ve Frederick Soddy tarafından radyoaktif bozunma olarak adlandırılacaktı. Son olarak 1901 yılında cebinde taşıdığı radyumun vücudunda yanma yarattığını bildirerek sağlık fiziğine ve radyum kanser tedavisine katkıda bulunmuş oldu...

ANTOINE HENRI BECQUEREL
ANTOINE HENRI BECQUEREL
7 Kasım 1867 tarihinde Polonya'nın Varşova kentinde dünyaya geldi. Babası Wladislaw Sklodowski Varşova lisesinde fizik ve matematik öğretmeni iken annesi Bronislawa Sklodowski yatılı kız yurdu müdürüydü.Ailesi, annesinin müdürlük yaptığı yurtta kalıyordu. Sofia, Hela, ve Bronya isimlerinde 3 kız, Joseph isminde bir erkek kardeşi vardı. 1875 yılında ablaları Sofia ve Bronya tifüse yakalandı, Sofia 1876 yılının Ocak ayında ölürken Bronya iyileşti. 2 yıl sonra Marie'nin annesi verem sebebiyle öldü. Gençlik yıllarında yaşadığı Varşova, o sırada Rus yönetimi altında, Rus Çarı II. Aleksandr tarafından yönetiliyordu. Ülkedeki eğitim sistemi nedeniyle kadınların üniversiteye gitmesi ya da teknik eğitim görmeleri için yurtdışına çıkmaları gerekiyordu. Kardeşi Bronya ve Marie çalışıp para biriktirdiler, 1885 yılında Bronya Sorbonne'da tıp eğitimi almaya başladı. Mezun olduktan sonra Marie'ye matematik ve fizik eğitimi alması için yardım etti.1891 yılında Paris'te ablasının yanında eğitime başlayana dek Varşova'da Endüstri ve Tarım Müzesi adı altında gizlice eğitim veren Polonya okulunda eğitim aldı.Paris'e gidince önce ablasının yanında kalarak sonrasında ise küçük bir tavan arasında yaşayarak eğitimini sürdürdü. 3 Kasım 1891 tarihinde başladığı eğitimde bir buçuk yıl sonunda sınıfının birincisi olarak fizik derecesi aldı. 1894 yılında ise ikinci derecesi olan matematiği de bitirdi. Bir sonraki hedefi ise öğretmenlik diploması alıp Varşova'ya dönmekti.
1894 yılında Polonyalı bir biliminsanı aracılığıyla,[1] kardeşi Jacques ile piezoelektriği keşfeden Pierre Curie ile tanıştı. 35 yaşındaki Pierre Curie, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanıydı. Marie ve Pierre, ortak bilimsel ilgilerinin de katkısıyla birbirlerine bağlanıp, Temmuz 1895'te evlendiler. Bu tarihten itibaren Maria Skłodowska yerine Marie Curie adını aldı.1896 yılında öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1897'de, daha önce Henri Becquerel 'in duyurduğu, uranyum tuzlarının yaydığı, sonraları radyoaktivite olarak adlandırılacak ışın üzerine detaylı araştırmalara başladı. Fakat Eylül 1897'de ilk kızı Irene'in dünyaya gelmesi, çalışmalarına ara vermesine sebep oldu. 1898 başlarında çalışmalarına hız veren Marie toryumun da bu ışınları yaydığını fark etti. Bu noktada eşi Pierre de kendi çalışmalarını bırakarak Marie'ye yardım etmeye başladı.Bu arada Becquerel, iki farklı uranyum mineralinin daha aktif olduğunu keşfetti.Temmuz 1898'de Curie'ler yeni radyoaktif bir element olan ve uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular. (Ismini Marie'nin vatanı Polonya'dan esinlenerek koydular). Eylül 1898'de Fransız kimyacı Eugène-Anatole Demarçay'ın spektroskopi yöntemi ile tanımlanmasına yardım ettiği, doğal radyoaktif element radyumu duyurdular.
Marie, 1904 yılında doktorasını vererek Fransa'da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Aynı yıl radyoaktivite konusundaki araştırmalarından dolayı, kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü'nü alarak, tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu.
1904 yılında eşi Pierre Sorbonne'da öğretmenliğe başladı. Marie de Sevr'deki bir kızlar okulunda fizik öğretmenliği yapmaya başladı. Aynı yılın sonlarına doğru ikinci kızları Eve doğdu. O sıralar Marie ve Pierre,radyasyondan kaynaklanan rahatsızlıklar geçirmeye başladılar. Radyumun dokuya verdiği zarar, araştırmacılar tarafından kabul edilmeye başlanmıştı. Aynı zamanda, radyumun etkisinin kötü dokulara uygulanarak tedavide kullanılabileceği fikri de doğmaya başlamıştı. Amerikalı mucit Alexander Graham Bell, kanserin tedavisi için tümöre radyum verilmesini önermişti

19 Nisan 1906'da Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldü. Iki çocuğu ile dul kalan Marie, kocasının Sorbonne'daki öğretmenlik görevini sürdürdü ve 1908'de Sorbonne'daki ilk kadın profesör oldu.1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki rolünden ötürü Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Böylece tarihte iki Nobel ödülüne sahip ilk kişi oldu. Halen 2 Nobel ödülüne sahip tek kadındır.Yaptığı çalışma bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu.Bu başarılarının yanı sıra kişisel saldırılara maruz kaldı. İlk olarak tümü erkeklerden oluşan Fransız Bilim Akademisi bir oyla üyeliğini reddetti. Ardından, Paul Langevin ile arasında aşk ilişkisi olduğuna dair dedikodular yayılmaya başladı. Evli ve Pierre Curie'nin yakın dostu olan Paul Langevin ile Marie arasındaki bu dedikodu gazetelere Langevin skandalı olarak yansıdı ve Marie'nin ikinci Nobel Ödülünü alması bile arka plana atıldı. Langevin gazetenin baş editörünü halkın önünde yapılacak düelloya davet etti. Editörün silahını çekmemesi ile o zamanın anlayışıyla gülünçleşen olay, konunun kapanmasını sağladı.[kaynak Marie Curie, Aralık 1911'de Nobel ödülünü almak için Stokholm'e gitti. Buradaki konuşmasında, Pierre Curie'nin yardımlarını küçümsemediğini de belirterek, radyoaktivitenin atomun bir özelliği olduğu hipotezinin kendi çalışması olduğunu duyurdu. Fransa'ya geri dönen Marie Curie, çalkantılı geçen yılın etkisi ile depresyona girdi.
1914 yılında Paris Üniversitesi'nde Radyum Enstitüsü kuruldu ve Marie Curie ilk müdür olarak atandı.Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekti. I. Dünya Savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara x ışını teknolojisini öğretti. Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdiler. Bu esnada yüksek dozda radyokaktif ışına maruz kaldılar.
1920'li yıllarda bilime katkısını sürdürdü. Varşova'daki Radyum Enstitüsü'nün kurulmasında önemli rol oynadı. Başkan Herber Hoover'ın kendisine verdiği 50.000 dolar ödülle Varşova'da yeni kurulan laboratuvara radyum aldı.
1934 yılında Fransa'nın Savoy kentinde kan kanserinden öldü. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlandı. Bu yüzden ona "bilim için ölen kadın." denildi. Radyokaktivite çalışmalarından dolayı, radyokativite birimine "curie" denilmektedir. Ölümünün ardından Sceaux'taki aile mezarlığına gömülmüş ancak, 20 Nisan 1995'te Marie Curie'nin ve kocasının mezarları Fransa' nın ulusal anıt mezarı olan Panthéon'a taşınmıştır. Marie Curie başarılarından dolayı bu şerefe layık görülen ilk kadındır.[kaynak belirtilmeli] Curie'nin not defterleri o kadar radyasyona maruz kalmıştır ki, kurşun kaplı bölmelerde tutulup radyoaktif koruma altında incelenebilmektedir.

MARIE CURIE
Ingiltere'nin East Sussex'teki Eastbourne şehrinde doğan Soddy, okul yaşantısına Eastbourne Kolleji'nde başladı. Daha sonra Wales Üniversitesi'ne devam etti. 1895 yılında kazandığı bursla Oxford Üniversitesi'ne kaydoldu. 1898 yılında kimya bölümünü birincilikle bitirdi. Mezuniyet sonrası iki yıllık araştırmacı olarak üniversitede kaldı. 1900-1902 yılları arası Kanada'da Montreal'deki McGill Üniversitesi'nde uygulama öğretmeni olarak görev aldı. Şans eseri yeni keşfedilmiş radyoaktivite üzerine araştırma yapan Ernest Rutherford ile tanıştı. Birlikte yaptıkları çalışmalar sonucunda radyoaktif bozunma teorisi üzerine bir dizi makale çıkardılar.1903 yılında Soddy Kanada'dan Ingiltere'ye geri döndü. Londra'daki College Üniversitesi'nde İskoç kimyacı William Ramsey ile birlikte çalışmaya başladı. Beraber yaptıkları araştırmada, spektroskopi teknikleri kullanarak radyumun radyoaktif bozunması sonucu olarak helyum ortaya çıktığını gösterdiler. Bu gözlem radyumun ya da daha ağır çekirdeklerin bozunmasından ortaya çıkan alfa parçacıklarının helyum ile bağlantılı olduğunu açıklamıştı.1904 1914 yılları arası İskoçya'daki Glasgow Üniversitesi'nde kimyasalların fiziksel özellikleri ve radyoaktivite üzerine öğretmenlik yaptı. Bu süreçte nükleer teknolojiye önemli faydalar sağlayacak katkılarda bulundu. Alfa parçacığı atan bir elementin periyodik tabloda iki sütun gerilediğini önererek Yer Değiştirme Kanunu'na katkıda bulundu. En önemli çalışması ise 28 Şubat 1913 günü Kimya Haberleri dergisinden duyurduğu izotop kavramıydı. Deneysel sonuçların ışığında aynı elementin kimyasal özellikleri aynı ama atomik ağırlıkları farklı iki ya da daha fazla formda olabileceği varsayımında bulundu.
İzotop kavramı ile birlikte periyodik tablodaki bazı taşların yerine oturması kolaylaştı. Soddy'nin bu çalışması 1919'da Ernest Rutherford'un protonu tanımlamasına ve nötron olasılığını belirtmesine yardım etti. Fakat izotop hipotezi esas olarak 1932 yılında James Chadwick'in nötronu keşfetmesi ile kabul gördü.1914 yılında kimya profesörü olarak İskoçya'daki Aberdeen Üniversitesi'ne atandı. I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere ordusuna katkı sağlamak için kimyasal çalışmalara ağırlık verdiğinden radyoaktivite üzerine çalışmayı bıraktı. 1919 tılında Oxford Üniversitesi'ne kimya profesörü olarak atandı ve 1937 yılında emekli oluncaya kadar bu görevde kaldı.

FREDERICK SODDY
FREDERICK SODDY
Max Karl Ernst Ludwig Planck (23 Nisan 1858, Kiel - 4 Ekim 1947, Göttingen), Alman fizikçi. 1918 Nobel Fizik Ödülü sahibi."Kuantum Kuramı"nı geliştirmiştir. Termodinamik yasaları üzerine çalıştı. Kendi adıyla bilinen "Planck sabiti"ni ve "Planck ışınım yasası"nı buldu. Ortaya attığı kuantum kuramı, o güne değin bilinen fizik yasaları içinde devrimsel ve çığır açıcı nitelikteydi.Almanya'nın Kiel şehrinde entelektüel bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Kiel Üniversitesi'nde hukuk profesörüydü. Max'ın gerçek adı alman kökenli bir isim olan Maximilian'dı. Ama, on yaşından itibaren adını "Max" olarak kullandı . Orta öğrenimini Münih'te tamamlayan Planck, bilime gönül vermiş bir öğretmenin etkisinde fiziğe özel bir ilgiyle bağlandı; bir yandan da ailesinin sağladığı olanakla piyano dersleri aldı.
Fizik öğrenimi için üniversiteye başvurduğunda, dönemin büyük fizikçisi, "Bu alanda(fizikte), neredeyse her şey zaten keşfedildi, ve geriye kalanlar sadece doldurulması gereken birkaç delik." demişti. Ama Max, çocukluk hayalinden kopmamaya kararlıydı. Üstelik, üniversite öğreniminde, Helmholtz ve Kirchhof gibi gerçekten seçkin profesörlerin öğrencisi olmanın kendisi için kaçırılmaz bir fırsat olduğunu biliyordu.
Münih ve Berlin üniversitelerinde öğrenimini sürdüren genç fizikçinin hidrojen çözülümüne ilişkin doktora tezi, tüm meslek yaşamındaki tek deneysel çalışması olarak kalacaktı. Asıl ilgi alanı matematiksel fizik olan Planck, olağanüstü yeteneğiyle kısa sürede meslek çevresinin dikkatini çeker; daha otuz yaşında iken Berlin Üniversitesi fizik kürsüsüne atanır.


Planck'ın uzmanlık alanı, termodinamik teori diye bilinen ısı bilimiydi. Işık radyasyonu üzerinde çalışırken Planck bir sorunla karşılaşır. Klasik fiziğin, "Enerjinin Eşit-bölünme Teoremi"ne göre kor halindeki bir cisimden salınan radyasyonun, hemen tümüyle, dalga uzunluğu olası en kısa dalgalardan ibaret olması gerekiyordu. Bu, küçük bir ısının bile son derece parlak bir ışık vermesi demekti. Öyle ki, vücut ısımızın bizi bir ampul gibi aydınlatması beklenirdi. Radyasyon enerjisi sürekli bir akış olarak varsayıldığından, spektrumun kısa dalga (yüksek frekans) kesiminin alabildiğine geniş olması, hatta sınırsız uzaması gerekirdi.Başka bir deyişle dalga uzunluğunun giderek kısalmasıyla enerjinin sonsuza doğru artması söz konusuydu. Fizikçiler bu beklentiyi mor ötesi facia diye niteliyorlardı . Oysa, deney sonuçları spektrumda çok değişik bir enerji dağılımı ortaya koymaktaydı. Bir kez deney, hiçbir maddenin, ne denli akkor haline getirilirse getirilsin, sonsuz enerji salacağını kanıtlamıyordu. Sonra çıkan enerjinin büyük bir bölümünün orta dalga uzunluktaki kesimde olduğu görülüyordu.
Yerleşik kuram ile deney sonuçları arasındaki tutarsızlık gözden kaçmayacak kadar açıktı. Sorun deneysel verilere dayalı hesaplamalarda bir hatadan kaynaklanmıyor idiyse, yerleşik kuramın yetersizliği söz konusu olmalıydı.Planck'ın yetkin örnek olarak aldığı kara-cisim üzerinde yürüttüğü kuramsal çalışması 1900'de yayımlanır. Çalışmanın dayandığı temel düşünce şuydu: Madde her biri kendine özgü titreşim frekansına sahip ve bu frekansla radyasyon salan vibratörlerden ibarettir. Gerçi bu düşüncenin yürürlükteki kurama ters düşen yanı yoktu: Ne var ki, Planck aynı zamanda vibratörlerin enerjiyi sürekli bir akıntı olarak değil, bir dizi kesik fışkırmalarla saldığı görüşünü de ileri sürmekteydi. Bu demekti ki, belli bir frekanstaki bir osilatörün saldığı veya aldığı enerji ancak tam birimler biçimde olabilir; birim kesirleriyle olamazdı. 1900 yılında Kuantum Mekanigini keşfetmiştir. Planck'ın çözüm arayışında başvurduğu istatistiksel yöntemin de, inceleme konusu ilişkilerin sayılabilir olmasını gerektirmesi, radyasyon enerjisinin bireysel bölümlerden oluştuğu varsayımını kaçınılmaz kılıyordu.Önerilen çözüm basitti: Gözlem sonuçlarıyla bağdaşmayan sürekli akış varsayımından vazgeçmek! Ne var ki, şimdi oldukça açık ve mantıksal görünen bu çözümün o dönemde hemen benimsenmesi bir yana, akla yakınlığı bile kolayca düşünülemezdi. Doğanın sürekliliği bir hipotez ya da sıradan bir varsayım olmanın ötesinde doğruluğu sorgulanmaz bir inançtı adeta! Newton mekaniği gibi Maxwell'in elektromanyetik teorisi de doğanın sürekliliğini içeriyordu.Nitekim elektromanyetik teoriyi deneysel olarak doğrulayan Hertz, ışığın dalga teorisine değinerek bu teoriyle fiziğin değişik kollarının sağlam, tutarlı bir bütünlük kazandığını belirtmekten geri kalmaz.
Yerleşik bir kuramı sorgulamak kolay değildir gerçekten. Hele yeni bir kuram oluşturmak, üstün zeka ve hayal gücünün de ötesinde yüreklilik ister. Doğrusu, Planck'ın, getirdiği çözümle devrimsel bir gelişmeyi başlattığının farkında olduğu; dahası çözümünün, bağlı olduğu klasik fiziği sarsabileceğini öngördüğü söylenemez. Ama onun yadsınamaz yanı, karşılaştığı soruna gösterdiği olağanüstü duyarlılıktı.Bir özelliği de özentisiz olmasıydı: Çözümüne deneysel verileri matematiksel olarak dile getiren masum bir formül gözüyle bakıyordu. Oysa, "kuvantum" dediği bir enerji paketi ile bir dalga frekansı arasındaki ilişkiyi belirleyen denklemi E = h bilimde yeni bir devrimin temel taşıydı . Buna göre, bir enerji kuvantumu, dalga frekansıyla Planck değişmezinin çarpımına eşittir (ışık hızı gibi doğanın temel değişmezlerinden sayılan h, herhangi bir radyasyon enerji miktarının dalga frekansına orantısını simgelemektedir).
Planck'ın önerdiği hipotez başlangıçta hiç değilse ışığın dalga teorisine doğrudan bir tehlike oluşturmuyordu, belki. Ama klasik fiziğin önemli bir ilkesi olan doğanın sürekliliği varsayımı sarsılmıştı. "Doğa asla sıçramaz" anlamına gelen eski Latince özdeyiş, Natura non facit saltus geçerliliğini sürdüremezdi artık!Kaldı ki, çok geçmeden Einstein'in 1905'te ortaya koyduğu "Fotoelektrik etki" diye bilinen teorisiyle ışık da kuvantum teorisinin kapsamına girer. Böylece ısı, ışık, elektromanyetizma vb. radyasyon türlerinin tümünün kuvanta biçiminde verilip alındığı hipotezi doğrulanmış olur. Bu hipotez daha sonra Bohr, Schrödinger, Heisenberg vb. bilim adamlarının önemli katkılarıyla çağımız fiziğine egemen kuvantum mekaniğine dönüşür. Planck, istemeyerek de olsa bu büyük devrimin öncüsüydü. Çağımızın ünlü fizikçisi Born, Planck'ın bilimsel kişiliğini kısaca şöyle belirtmişti: "Yaratılıştan tutucu bir kafa yapısına sahipti; "devrimsel" diyebileceğimiz hiçbir eğilim ve özentisi yoktu. Olguları aşan spekülasyonlardan da hoşlanmazdı. Ne var ki, salt deney verilerine olan saygısı nedeniyle, fiziği temelinden sarsan en devrimci düşünceyi ileri sürmekten de kendini alamadı." Bu erdemli kişi, ne yazık ki, uzun yaşamını trajik bir kararla noktalamak zorunda bırakılır. Yedi çocuğundan yaşamda kalan tek oğlu 1944'te Hitler'e suikast suçlamasıyla yakalananlar arasındaydı. Nazi yöneticilerinin yaşlı Planck'a önerileri "basit" olduğu kadar korkunçtu: "Nazizme inanç ve bağlılık duyurusunu imzala, oğlun idamdan kurtulsun!" Planck, tek umudu olan oğlunun ölümü pahasına, yaşam anlayışına ters düşen duyuruyu imzalamaz!

MAX PLANCK
MAX PLANCK
Albert Einstein (14 Mart 1879 - 18 Nisan 1955), Yahudi asıllı Alman teorik fizikçi.

Alman İmparatorluğu'nun Ulm kentinde dünyaya gelen Einstein, yaşamının ilk yıllarını Münih'te geçirdi. Lise eğitimini ve yüksek eğitimini İsviçre'de tamamladı; fakat bir üniversitede iş bulmada yaşadığı zorluklar nedeniyle bir patent ofisinde müfettiş olarak çalışmaya başladı. 1905 yılı Einstein için bir mucize yıl oldu ve o dönemde kuramları hemen benimsenmemiş olsa da ileride fizikte devrim yaratacak olan dört makale yayınladı. 1914 yılında Max Planck'ın kişisel ricası ile Almanya'ya geri döndü. 1921 yılında fotoelektrik etki üzerine çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Nazi Partisi'nin iktidara yükselişi nedeniyle 1933'te Almanya'yı terk etti ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşti. Ömrünün geri kalanını geçirdiği Princeton'da hayatını kaybetmiştir.

Albert Einstein, özel görelilik ve genel görelilik kuramları ile iki yüzyıldır Newton mekaniğinin hakim olduğu uzay anlayışında bir devrim yaratmıştır. Sadece matematik hesaplamalar ve denklemler ile oluşturduğu kuramları sonradan deneysel olarak defalarca doğrulanmıştır. E = mc2 denklemi ile formüle ettiği kütle-enerji eşdeğerliği yıldızların nasıl enerji oluşturduğuna açıklama getirmiş ve nükleer teknolojinin önünü açmıştır. Fotoelektrik etki ve Brown hareketine getirdiği matematiksel açıklamalar, modern fiziğe diğer katkıları arasındadır. Ömrünün büyük bir kısmını bütün kuramları birleştiren bir birleşik alan kuramı yaratmaya çalışarak geçirmiş ama bu çabaları sonuçsuz kalmıştır. Einstein kuantum mekaniğinin bazı sonuçlarına, özellikle belirsizlik ilkesine oldukça şüpheci yaklaşmış fakat bu yaklaşımlar ileride geniş kabul görmüştür.


ALBERT EINSTEIN
ALBERT EINSTEIN
Albert Einstein (14 Mart 1879 - 18 Nisan 1955), Yahudi asıllı Alman teorik fizikçi.Alman İmparatorluğu'nun Ulm kentinde dünyaya gelen Einstein, yaşamının ilk yıllarını Münih'te geçirdi. Lise eğitimini ve yüksek eğitimini İsviçre'de tamamladı; fakat bir üniversitede iş bulmada yaşadığı zorluklar nedeniyle bir patent ofisinde müfettiş olarak çalışmaya başladı. 1905 yılı Einstein için bir mucize yıl oldu ve o dönemde kuramları hemen benimsenmemiş olsa da ileride fizikte devrim yaratacak olan dört makale yayınladı. 1914 yılında Max Planck'ın kişisel ricası ile Almanya'ya geri döndü. 1921 yılında fotoelektrik etki üzerine çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü'ne layık görüldü. Nazi Partisi'nin iktidara yükselişi nedeniyle 1933'te Almanya'yı terk etti ve Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşti. Ömrünün geri kalanını geçirdiği Princeton'da hayatını kaybetmiştir.
Albert Einstein, özel görelilik ve genel görelilik kuramları ile iki yüzyıldır Newton mekaniğinin hakim olduğu uzay anlayışında bir devrim yaratmıştır. Sadece matematik hesaplamalar ve denklemler ile oluşturduğu kuramları sonradan deneysel olarak defalarca doğrulanmıştır. E = mc2 denklemi ile formüle ettiği kütle-enerji eşdeğerliği yıldızların nasıl enerji oluşturduğuna açıklama getirmiş ve nükleer teknolojinin önünü açmıştır. Fotoelektrik etki ve Brown hareketine getirdiği matematiksel açıklamalar, modern fiziğe diğer katkıları arasındadır. Ömrünün büyük bir kısmını bütün kuramları birleştiren bir birleşik alan kuramı yaratmaya çalışarak geçirmiş ama bu çabaları sonuçsuz kalmıştır. Einstein kuantum mekaniğinin bazı sonuçlarına, özellikle belirsizlik ilkesine oldukça şüpheci yaklaşmış fakat bu yaklaşımlar ileride geniş kabul görmüştür.


HANS GREIGER
HANS GREIGER
Robert Andrews Millikan (d. 22 Mart 1868 – ö. 19 Aralık 1953), "elementer elektrik yükü ve fotoelektrik etki üzerine çalışmaları için" 1923 Nobel Fizik Ödülü'nü kazanan ABD'li deneysel fizikçidir. Daha sonra kozmik ışınlar üzerine çalışmıştır.Yağ damlacıkları deneyi ünlüdür.
ROBERT ANDREWS MILIKAN
ROBERT ANDREWS MILIKAN
Robert Andrews Millikan’ ın elektronik yükü ölçmeye yönelik ilk çalışmaları 1906’ ya rastlar. Millikan, ilk önce H.A. Wilson’ un yöntemini tekrarlamıştır. Fakat daha sonra deney yönteminde çok iyi bir iyileştirme yapmıştır. Millikan su damlaları yerine yağ damlalarıkullanarak deneyi tekrarlamıştır.Millikan’ ın deneyinde yağ damlalarını kullanmasının en büyük avantajı, yağ damlalarınınbuharlaşmaması ve dolayısıyla deney boyunca yağ damlalarının sabit bir kütle değerinde kalmasıydı.1909’ da Millikan, belirli bir zaman aralığında bir tek yağ damlasını gözlemleyebilecek şekilde deney düzeneğini oluşturmuştur. Millikan deneyini birçok yağ damlası için tekrarlayarak elektronun yükünü 1.592×10−19 C olarak bulmuştur.Millikan sonuçlarını “On the Elemantary Electrical Charge and the Avogadro Constant” isimli makalesini (Physical Review 32, 349) ile 1911’de yayınladı. Hemen ardından bir başka fizikçi Felix Ehrenhaft benzer bir deney yaptığını ve Millikan’ ın elemanter yük değerinden daha küçük bir yük değeri ölçtüğünü açıkladı. Bu sonuç Millikan’ı daha ileri ve titiz deneyler yapmaya götürdü. 1913 yılında Millikan orijinal sonuçlarını tekrar elde ettiği çalışmasını yayınladı ve bu çalışmasından dolayı 1923 yılında Nobel Fizik ödülünü aldı.Bugün elektron için ölçülen en iyi yük değeri 1.60217733(49)×10−19 C , Millikan’ ın 1913’te açıkladığı değere oldukça yakındır.[


YAG DAMLACIKLARI DENEYI
ERNST RUTHERFORD 30 Agustos 1871 - 19 Ekim 1937
Henry Gwyn Jeffreys Moseley Ingiliz fizikçi. Atom numarasını ve Moseley kanunları'nı(en) keşfetmiştir.

Ernest Rutherford'un öğrencisi olan Moseley, bazı elementlerin yayımladığı X ışınlarının spektrumlarını fotoğraflayarak, bu ışınların dalga boyları ile elementlerin atom numaraları arasında bir ilişki bulunduğunu ve elementlerin özelliklerinin atom ağırlıklarına değil atom numaralarına bağlı olduğunu deneysel olarak göstermiştir.

Savaş çıktığını duyunca gönüllü olarak orduya katılır 8 aylık bir eğitimden sonra muhabere subayı olarak I. Dünya Savaşı'na gider. 10 Ağustos 1915'de Gelibolu'da savaşırken vurulur ve ölür.

HENRY MOSELEY
HENRY MOSELEY
Francis William Aston (d. 1 Eylül 1877 – ö. 20 Kasım 1945) Britanyalı kimyager ve fizikçi, 1922 yılında Nobel Kimya Ödülü'nü kazanmıştır.
Francis Aston, Harborne, Birmingham'da, William Aston ve Fanny Charlotte Hollis çiftinin üçüncü çocuğu ve ikinci oğulları olarak 1 Eylül 1877'de doğdu. Worcestershire'daki Harborne Vicarage Okulu ve Malvern Koleji'nde yatılı öğrenci olarak okudu.1893 yılında Mason Koleji'nde üniversite eğitimine başladı, sonraki bir kısmını ise Birmingham Üniversitesi'nde okudu. Bu okullarda fizik dalında John Henry Poynting, kimyada Edward Frankland ve William A. Tilden gibi hocalara sahipti. 1896'dan sonra, babasının evindeki özel laboratuarında organik kimya alanında ek araştırmalar yaptı. 1898'de Forster Scholarship tarafından finanse edilerek Frankland'ın bir öğrencisi olarak çalışmaya başladı; çalışmalarında tartarik asit bileşiklerinin optik özellikleriyle ilgilendi. Birmingham'da fermantasyon kimyası üzerine çalıştı ve 1900'da W. Butler & Co. Brewery şirketi tarafından işe alındı. 1903'te John Henry Poynting'in asistanı olarak Birmingham Üniversitesi'ne dönünceye kadar burada çalıştı.Birmingham Üniversitesi'nden aldığı destek ile, onun fizik dalındaki araştırmaları sayesinde 1890'ların ortalarında radyoaktivite ve X-ray'in keşfi gerçekleştirilmiştir. Aston bir elektron deşarj tüpü kullanarak çeşitli çalışmalar yapmıştır. Araştırması, günümüzde Aston karanlık alanı olarak bilinen Crookes karanlık alanı ile sesleri araştırmasına olanak sağlamıştır.


Babasının ölümünden sonra, 1908 yılında dünya turu yapan Aston, 1909'da Birmingham Üniversitesi'nde okutman olarak görevlendirilmiş fakat 1910'da J. J. Thomson'un davetiyle Cambridge'deki Cavendish Laboratuvar'ına geçmiştir.Izotoplar konusunda, kimyasal elementlerin izotoplarını ayırabilen bir kütle spektrometresi yapımı hakkında spekülasyonlar vardı. Aston ilk olarak neon elementinin izotoplarını tanımlamayı başarmış, bunu klor ve cıva takip etmiştir. Kütle spektrometresi yoluyla izotopların varlığını deneysel kanıtlar sağlama konusundaki araştırmalarını, I. Dünya Savaşı'yla durmuştur. Savaş boyunca, havacılık kaplamaları konusunda teknik asistan olarak Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde çalışmıştır.
I. Dünya Savaşı sonrası Cambridge'deki Cavendish Laboratuvar'ına geri dönen Aston, burada 1919 yılında yayınlayacağı ilk kütle spektrografını (günümüzdeki kütle spektrometresi) yapmıştır. Sonraları geliştirdiği bu araçlarla elektromanyetik alanında çalışmış, 212 doğal olarak oluşan izotop olduğunu tanımlamıştır. 1921'de Royal Society üyesi olmuş, takip eden yıl Nobel Kimya Ödülü'nü kazanmıştır.İzotoplar üzerine çalışması tam sayılar kuralını formule etmesini sağlamıştır. Bu durumda "oksijen izotoplarının kütlesi tanımlanmış [16 olarak], tüm diğer izotopların kütlelerinin tam sayılara çok yakın olduğu bulunmuştur", bu kural nükleer enerjinin geliştirilmesinde kapsamlı olarak kullanılmıştır. Aston subatomik enerji kavramını ortaya atmış ve bu terimi 1936'da kullanmıştır.Isotopesand Mass-spectra- and Isotopes(Izotoplar) adlı kitabı en iyi bilinen kitaplarındandır.



FRANCIS WILLIAM ASTON
FRANCIS WILLIAM ASTON
Niels Henrik David Bohr, (7 Ekim 1885-18 Kasım 1962) atomik yapıları ve nicem teorisini anlamaya yardımcı çalışmalarıyla 1922 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmış Danimarkalı fizikçidir. Bohr, aynı zamanda bir filozof ve bilimsel araştırmalar için öncü rol oynayan bir bilim insanıdır.Bohr elektronların enerji seviyelerinin kesikli olduğunu ve çekirdeğin etrafındaki yörüngelerin kesintili alanları içinde döndüklerini –bir enerji seviyesinden (yörünge) başkasına geçebilme durumu dışında Güneş'in etrafındaki gezegenlerin hareketi gibi- belirttiği Bohr Atom Modeli'ni geliştirdi. Bohr atom modelinin yerini başka modeller almış olmasına rağmen, bu modelin temel prensipleri hâlâ geçerlidir. Bohr bütünleyicilik ilkesini şöyle açıklar: öğeler çelişkili özellikleri açısından ayrılıp değerlendirilebilir, parçacıkların dalga veya bir akıntı gibi davranması gibi. Bütünleyicilik kavramı Bohr'un hem bilim hem felsefe düşüncelerinde hâkim olan bir kavram olmuştur.Niels Bohr 1920 yılında Kopenhag Üniversitesi'nde bugün Niels Bohr Enstitüsü olarak bilinen Teorik Fizik Enstitüsü'nü kurdu. Bohr aralarında Hans Kramers, Oskar Klein, George de Hevesy ve Werner Heisenberg gibi bilim insanlarının da bulunduğu birçok bilim insanına hocalık yaptı ve birlikte çalıştı. Bohr yeni bir keşfedildiği yer olan Kopenhag'ın Latince ismi olan hafnium adını alan zirkonyum benzeri bir elementin varlığını tahmin etti. Bu elemente daha sonra Bohriyum ismi verildi.
Bohr 1930'lar boyunca, Nazizmden kaçan mültecilere yardım etti. Danimarka'nın Almanya tarafından işgalinden sonra Almanya nükleer enerji projesinin başkanı olan Heisenberg ile bir toplantı yaptı.1943 Eylül'ünde, Bohr Almanlar tarafından yakalanmak üzereydi ve İsviçre'ye kaçtı. İsviçre'den, İngiliz Tüp Alayları nükleer silahlar projesine katıldığı ve Manhattan Projesi için Ingiliz heyetinin bir üyesi olduğu Britanya'ya uçtu. Savaştan sonra, Bohr nükleer enerji üzerinde uluslararası işbirliği için bir çağrı yaptı. CERN ve Danimarka Atom Enerjisi Komisyonu Risø Araştırma Kurumu'nun kuruluşlarında bulundu ve 1957 yılında Iskandinav Teorik Fizik Enstitüsü'nün ilk başkanı oldu.






Kopenhag Üniversitesi'nde sırasında başarılarıyla dikkati çeken Bohr, akışkanlardaki yüzey gerilimlerinin ölçülmesi amacıyla çok hızlı akış halindeki suyun titreşimleri üzerinde yaptığı duyarlı deneyler ve bu konudaki kurumsal çözümlemeleri nedeniyle Danimarka Kraliyet Bilim ve Edebiyat Akademisi'nin altın madalyasıyla ödüllendirildi. 1911'de metallerin elektron kuramı üzerindeki teziyle doktorasını aldı. Bohr, tezinde, maddenin atomlar düzeyinde incelenmesinde klasik fiziğin yetersiz kaldığını vurguluyordu..1911 yılında Bohr Ingiltere'ye seyahate çıktı. O zamanlar Ingiltere atom ve molekül yapıları üstüne yapılan kuramsal çalışmaların en yoğun olduğu yerdi. Bohr, Carlsberg bira fabrikalarının verdiği bir bursla Cambridge'de bulunan Trinity College'e gitti.[3] Günümüze kadar toplam 29 Nobel Ödülü çıkaran bu laboratuvar, o zamanlar da dünyanın en önde gelen araştırma merkezlerinden biriydi. Merkezin başında, 1897 yılında elektronu bulan, 1904 yılında atomun "üzümlü kek" modelini oluşturan, 1906 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan J. J. Thomson vardı. Thomson, meşhur Maxwell’in koltuğunu dolduruyordu; kuvvetli matematik altyapısı ve deney aletlerini kıracak kadar sakar olması ile ünlüydü. Bohr doktora tezinde Thomson’un elektron kuramını kullanmış ve deneylerle uyumsuz bazı sonuçlar bulmuştu. Thomson ile bu konuyu konuşmak istiyordu ancak İngilizcesinin yetersizliği yüzünden ona bir türlü derdini anlatamadı. Thomson, Bohr’a katot ışınları (elektronlar) ile ilgili deneysel bir problem verdi. Bohr problemden hoşlanmayınca laboratuvara gitmemeye başladı, vaktini okuyarak ve bazı fizikçilerin derslerini dinleyerek geçirmeye başladı.
Bir süre sonra Bohr, Manchester Victoria Üniversitesi'nde doktora sonrası çalışmalar yapmak üzere bir teklif aldı. Bohr 1912 yılının Haziran ayında düğünü için Danimarka'ya döndü ve balayı için İngiltere ve İskoçya'da bulundu. Döndükten sonra Kopenhag Üniversitesi'nde yardımcı doçent oldu ve termodinamik üstüne dersler verdi.
1913 yılının Temmuz ayında Bohr'a Martin Knudsen tarafından doçentlik ünvanı verildi ve Bohr daha sonra tıp öğrencilerine de ders vermeye başladı. Daha sonra "üçleme" olarak bilinen sırasıyla temmuz, eylül ve kasım aylarında Felsefi Dergi'de yayımlanacak olan üç tez yayımladı. Rutherford'un atomik yapılarını Max Planck'ın nicem teorisine uyarladı ve kendi Bohr atom modelini yarattı.Atomların gezegen modelleri yeni değildi fakat Bohr'un konuya bakışı yeniydi. 1912 yılında Darwin'den aldığı alfa parçacıklarının çekirdekle etkileşiminde elektronların rolü üstüne aldığı rapordan faydalanarak, büyük ölçüde atomun en dış yörüngesindeki elektron sayılarıyla karar verilen her elementin kimyasal özellikleriyle atom çekirdeklerinin etrafındaki yörüngelerde bulunan elektronların teorisinde ilerleme kaydetti. Bir elektronun kesikli nicem enerjisi yayarak daha yüksek enerjili bir yörüngeden daha düşük olanına geçebileceği fikrini ileri sürdü. Bu fikir eski kuantum teorisinin bugün bilinen temel fikrini oluşturdu.
1885 yılında Johannes Balmer hidrojen atomunun görünen tayfsal çizgilerini açıklamak için Balmer serisini ortaya çıkarmıştı:
\frac{1}{\lambda} = R_\mathrm{H}\left(\frac{1}{2^2} - \frac{1}{n^2}\right) \quad n=3,4,5 için
λ emilen ya da yayılan ışın dalga boyunu Rydberg sabitini temsil eder. Balmer'in formülü yeni tayfsal çizgilerin keşfiyle desteklendi fakat 30 yıl boyunca kimse bu formülün çalıştığını açıklayamadı. Bohr üçlemesinin ilk tezinde bu formülü modeliyle beraber düzenleyebildi:
R_Z = { 2\pi^2 m_e Z^2 e^4 \over h^3 }
elektronun kütlesini, elektronun yükünü, Planck sabitini ve atomun atomik numarasını (hidrojen için 1) temsil eder.
Bu modellik sorunu Balmer'in formülüne uymayan Pickering serileridir. Alfred Fowler bu sorunu ortaya attığı zaman, Bohr bu soruna sadece bir elektronu olan iyonlaşmış helyum atomunun neden olduğu şeklinde bir yanıt verdi. Bohr modeli birçok iyon üzerine çalıştı. Thomson, Rayleigh ve Hendrik Lorentz gibi birçok eski fizikçi üçlemeyi sevmedi fakat Rutherford, David Hilbert, Albert Einstein, Max Born ve Arnold Sommerfeld gibi daha genç nesilden olan fizikçiler üçlemeyi bir çığır açıcı olarak gördü. Üçlemenin tamamen kabul edilmesi diğer modeller tarafından engellenen olguların açıklanmasında olan başarısıyla ve deneylerle elde edilen sonuçları önceden tahmin edebilmesiyle sağlandı. Bugün, Bohr atom modeli kabul görmemesine rağmen, hâlâ lise fiziğinde ve kimya konularında en çok bahsedilen atom modelidir.Bohr tıp öğrencileriyle çalışmayı sevmedi. Rutherford'un Bohr'a görev süresi dolan Darwin'in yerine okutmanlık teklif ettiği Manchester'e dönmeye karar verdi. Bohr bu teklifi kabul etti. Kopenhag Üniversitesi'nden izin aldı ve Tyrol, kardeşi Harald ve halası Hanna Adler ile tatile çıktı. Göttingen Üniversitesi'ni ve Münih Ludwig Maximillan Üniversitesi'ni ziyaret etti. Sommerfeld ile tanıştı ve üçleme üzerine seminerler verdi. Avusturya'nın Tirol eyaletinde tatildeyken I. Dünya Savaşı patlak verdi. Margrethe ile İngiltere'ye yolculuğu ve Danimarka'ya geri dönüşü çok zor oldu. İngiltere'ye ancak 1914 Ekimi'nde varabildiler. 1916 Haziranı'na kadar orada kaldı ve bu sürede onun için özel olarak oluşturulmuş olan Kopenhag Üniversitesi Teorik Fizik başkanlığı görevi verildi. Aynı zamanda doçentliği yürürlükten kaldırıldı ve yeniden tıp öğrencilerine ders vermek zorundaydı. Yeni profesörler resmi olarak kral X. Christian'a tanıtıldı ve kral böyle ünlü bir futbol oyuncusunun toplantıda olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Niels Hendrik Bohr 1911 yılında kendinden önceki Rutherford Atom Modelinden yararlanarak yeni bir atom modeli fikrini öne sürdü.Bohr atom modeli öncesi diğer atom modellerinde, atomun çekirdeğinde, (+) yüklü proton ve yüksüz nötronların bulunduğu, çekirdeğin etrafında dairesel yörüngelerde elektronların dolaştığı ifade edildi. Bu elektronların çekirdek etrafında nasıl bir yörüngede dolaştığı, hız ve momentumlarının ne olduğu ile ilgili bir netice ortaya konmadı. Bohr ise atom teorisinde elektronların hareketini bu noktadan inceledi.Bohr kuramının varsayımları:
1913 yılında Niels Bohr, hidrojen atomunun spektrum çizgilerini ve Planck'ın kuantum kuramını kullanarak Bohr kuramını ileri sürdü. Bu bilgiler ışığında Bohr varsayımları (postulatları) şöyle özetlenebilir:
1. Bir atomdaki elektronlar çekirdekten belli uzaklıktaki yörüngelerde hareket eder ve bu yörüngelerdeki açısal momentumu H/2pi'nin tam katlarıdır. Her kararlı hâlin sabit bir enerjisi vardır.
2. Her hangi bir kararlı enerji seviyesinde elektron dairesel bir yörüngede hareket eder. Bu yörüngelere enerji düzeyleri veya kabukları denir.
3. Elektron kararlı hâllerden birinde bulunurken atom ışık (radyasyon) yayınlamaz. Ancak, yüksek enerji düzeyinden daha düşük enerji düzeyine geçtiğinde, seviyeler arasındaki enerji farkına eşit bir ışık kuantı yayınlar. Burada E = Eson-Eilk bağıntısı geçerlidir.
4. Elektron hareketinin mümkün olduğu kararlı seviyeler, K, L, M, N, O gibi harflerle veya en düşük enerji düzeyi 1 olmak üzere, her enerji düzeyi + bir tam sayı ile belirlenir ve genel olarak "n" İle gösterilir, (n: 1,2,3 ...¥)
Uyarılmış atom:Bohr atom modeline göre, çekirdeğe en yakın enerji seviyesine dairesel hareket yapan elektron kararlıdır, ışık yaymaz. Elektrona yeterli enerji verilirse elektron bulunduğu enerji seviyesinden daha yüksek enerji seviyesine sıçrar. Atom bu durumda kararsızdır. Kararlı hale gelmek için elektron tekrar eski enerji seviyesine dönerken almış olduğu enerji seviyesine eşit enerjide bir Foton (ışın taneciği / dalgası) fırlatır. Atom bu şekilde ışıma yapar.
Bohr Atom Modelindeki eksiklikler[
Elektronlar çok hızlı olduğu için sadece klasik fizik değil, rölativite de göz önüne alınarak düşünülmeliydi.
Bohr Atom Modeli, sadece tek elektronlu atomların (hidrojen) spektrumlarını açıklayabilir. Çok elektronlu atomların spektrumlarını açıklayamaz.
Bohr Atom Modelinde dalga-parçacık ikiliği (De Broglie Hipotezi) göz önüne alınmamıştır.
Heisenberg belirsizlik ilkesine göre atomdaki elektronun yeri ve hızı kesin olarak ölçülemez. Bundan dolayı "yörünge" kavramı yanlıştir








BOHR ATOM MODELI
Louis Victor Pierre Raymond de Broglie'un aile geçmişi onun ırnın, itibarlı ve yalnız kariyerini anlamada temel ipuçlarından binini açıklıyor. De Broglie 15 Ağustos 1892'de beş çocuklu ailenin em küçüğü olarak Dieppe'de doğdu. Her yönüyle hayranlık uyandıran bir çocuktu. Çocukluk fotoğraflarından da görüleceği gibi oldunlkça yakışıklı, parlak, mutlu, kalbi iyilikle dolu ve afacan bir çocuktu. Ablası hatırlarında onu şöyle anlatıyor:

Küçük kardeşim büyümüş, güzel, ince ve narin bir çocuk olmuştu; hep gülen küçük bir yüzü, yaramazlıkla bakan gözleri ve kıvır kıvır saçları vardı. Yemek masasında akşamları mavi bir kadife kıyafet giyer, siyah çorapları ve tokalı ayakkabıları ile peri masallarındaki bir prensi andırırdı. Onun mutluluğu bütün evi kaplardı. Günün en ciddi olunan zamanında, akşam yemeklerinde dahi sürekli konuşurdu, aklındakileri söylemeye o kadar hevesliydi ki, hiçbir şey onu susturamazdı. Görece yalnız bir çocukluk geçirdi ve çok okudu, neredeyse gerçek olmayan bir dünyada yaşadı. Çok güçlü bir hafızası vardı ve okuduğu klasik tiyatro oyunlarının sahnelerini tek tek hatırlardı; bunları evin içinde yüksek sesle kendi kendine oynardı. Tarihi, özellikle de siyasal tarihi çok severdi. Annem ve babamı politika tartışırken duyduğunda gazetede okuduğu şeylerden esinlenen konuşmalar yapar ve Üçüncü Cumhuriyetin bütün bakanlarını ezberden sayardı ki bu bakanlar sık sık değişirdi... Louis'nin ileride büyük bir devlet adamı olacağı beklentisi vardı.

De Broglie ailesine mensup biri için şaşılmayacak şekilde, bu genç prens evde özel hocalar tarafından eğitildi. 1906 yılında on dört yaşındayken babası Dük Victor öldü. O zaman otuz bir yaşında olan Maurice kardeşinin eğitimini üzerine aldı. Onun talebiyle Louis, üç yıl okuyup 1909'da mezun olduğu Lycee Janson de Sailly'ye yollandı. On yedi yaşında okulu bitirdiğinde hem felsefe hem de matematik alanında baccalaureat" derecesini almıştı. Louis'nin okul yıllarıyla ilgili, ağabeyi Maurice'in anılarına sahip olmamız gerçekten de büyük bir şans: "Genç bir adamın üzerine eğitimine ilişkin kurulan baskının ne kadar sakıncalı olduğunu kendim tecrübe ettiğimden, kararsızlıkları yer yer beni kaygılandırsa da, kardeşimin çalışmalarına belli bir yön vermekten vazgeçtim. Fransızca, tarih, fizik, felsefe derslerinde oldukça başarılı; matematik, kimya ve coğrafya derslerine karşı ilgisizdi; resim ve yabancı dillerde ise oldukça kötüydü." İlginçtir ki İngiliz bir bakıcıya sahip olan ablasının erken yaşlarından itibaren iki dil bilmesine rağmen, son derece saygın özel öğretmenler Louis de yabancı dillere karşı bir ilgi uyandıramamıştı. Belki de bu, ileriki yıllarda yabancı bilimsel çevrelerden uzaklaşmasını anlamamıza yardımcı olabilir. 1910 yılına gelindiğinde Louis de Broglie artık Sorbonne'da öğrenciydi. Ne yapmak istediğinden emin değildi, askeri ya da diplomatik bir kariyer çok ilgisini çekmiyordu. Başlarda tarihe yöneldi ancak tarihin o dönemlerde hiç eleştirel biçimde öğretilmemesinden kaynaklı olarak tarihten soğudu. Kamuda görev yapmak düşüncesiyle ertesi yılını hukuk çalışarak geçirdi. Gerçek mesleğini ise Poincare'nin epistemolojik temel eserlerini, La valeur de la science (Bilimin Değeri) ve La science et l'hypothese'1 i (Bilim ve Varsayım) okuduğunda buldu. Sonunda hayatını adamayı seçtiği şey fizik, özellikle de kuramsal fizik oldu. Ne var ki fizik, Sorbonne'da öğretildiği haliyle entelektüel bir arayıştan çok rasyonel mekanik ve dalga optiği gibi standart konular üzerine odaklanan ve çerçevesi kesin olarak çizilmiş bir alandı. Maxwell'in elektromanyetik kuramı ya da istatistiksel termodinamik gibi yeni gelişmeler derslerde öğretilmiyordu. İleri düzeyde kuramsal fizik için başvurabileceği neredeyse tek kaynak Poincare'ydi. Louis onun elektrodinamik, termodinamik, gök mekaniği ve diğer konularda verdiği derslere aksatmadan katıldı. Neyse ki İngilizce ve Almanca okuyabiliyordu, çünkü kitapların Fransızca çevirileri genellikle oldukça kalitesizdi.

Louis de Broglie ablası prenses Pauline'e yakından bağlıydı. Pauline, Louis'den yirmi yaş büyüktü ve edebiyat çevrelerinde adı bilinen biri haline gelmişti. Louis yirmi yaşlarındayken, Pauline kont Jean de Pange'la evlendi. Görünüşe göre bu olay küçük kardeşi üzerinde duygusal ve psikolojik bir krize yol açtı. Louis'nin kişiliği bu dönemde değişti; mutluluğunu ve gençliğinin verdiği heyecanı yitirmişti. Genel fizik dersinin sınavından kalınca kendine olan güveni derinden sarsılmıştı. Kuantum kuramı üzerine yapılan ilk Solvay Konferansının notlarını okumaya haşladığı sırada kendine olan inancını kaybetmeye başlamıştı. Louis konferans notları üzerine dikkatli bir biçimde çalıştı ve kendine güveni geldi. Kariyeri mutlaka kuramsal fizik alanında olmalıydı. Artık zorunlu askeri hizmetini gerçekleştirmesi gereken yaşa erişmişti. Louis askere yeni alınmıştı ki Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle cephede tam altı yıl geçirdi. Corps du Gettie'de istihkâm eri olarak çalışmaya başladı, buradan da çok sıkıcı bir zaman geçirdiği Mont Valerien'deki kaleye yollandı. Ağabeyi Maurice duruma müdahale ederek Prens Louis'nin telsiz telgraf haberleşme bölümüne gönderilmesini sağladı. Yeni görev yeri, en tepesinde bir radyo vericisinin bulunduğu Eiffel Kulesi'nin altıydı. Sonraları, bu şekilde edindiği pratik tecrübelerin bilimsel çalışmaları için olumlu katkı yaptığını söyleyecekti.

Dük Maurice'in de söylediği gibi Louis "hem bir elektrikçi olarak çalışıyor, makinelerin ve kablosuz iletişim sisteminin bakımını yapıyor, o zaman için oldukça yeni aletler olan heterodin yükselticiler üzerine uzmanlaşıyor hem de bu sırada ülkesine hizmet ediyordu". Louis hayatının en güzel altı yılının heba olmasına hoş bakmıyordu ama yine de cepheye gönderilmediği için şanslıydı. 1919 Ağustos'unda yirmi yedi yaşında, "emir subayı" rütbesiyle askerlik hizmeti sona erer ermez kuantum kuramı üzerine Langevin'in verdiği bir seminere katıldı, sonrasında görelilik kuramı ile ilgili bir ders aldı. Kuram güzelliğiyle onu büyülemişti. O günleri şöyle anlatıyor:
1919'da terhis olduğumda yarıda bıraktığım çalışmalarıma geri döndüm, bu sırada ağabeyimin özel laboratuvarında bir dizi genç meslektaşı ile birlikte X ışınları ve fotoelektrik etki üzerine yaptığı çalışmaları da yakından takip ettim. Böylece ağabeyimin çalışma yaptığı alanda elde edilen birkaç sonuç üzerine makaleler yazarak araştırmaya doğru ilk adımımı attım.
ilk yayımlarımda X ışınlarının soğrulması üzerinde durdum. Bunu Bohr'un kuramı ile açıkladım ve bunun termodinamik denge ile olan bağlantısını tartıştım... izlediğim mantıksal yol sorgulanabilirdi ancak bu yolla gerçekleri açıklayabildiğim bir formüle ulaşmıştım. Bu sırada ağabeyimle fotoelektrik etki ve parçacık spektrumu üzerine yaptığı güzel deneylerin yeniden yorumlanması üzerine uzun uzadıya tartışırdık. Bu olayın kuantum kuramı ile ilgisine yönelik, kimisi ağabeyimle, kimisi de yalnız başıma olmak üzere bir dizi makale yayımladım. Bunlar artık bugün klasikleşmiş olsa da, o zaman oldukça yeni fikirlerdi.
Eğer Louis de Broglie hayatının geri kalanında hiçbir şey yapmamış olsaydı da, hu notlar onun isminin ölümsüzleşmesi için yeterli olurdu. Notların içeriğini şüphesiz bize en iyi kendisi açıklayacaktır: "İlk çalışmada görelilik kuramından etkilenerek serbest bir parçacığın hareketi ile onunla birlikte yayıldığını iddia ettiğim dalga arasında bugün artık çok iyi bilinen bir bağlantı kurdum ve bu yeni fikirlerin atomlararası elektronların hareketi için gerekli kuantum kararlılığı koşullarının basit bir yorumunu verdiğini gösterdim. İkinci çalışmadaysa bu fikirleri fotonlara uyguladım ve fotonların varlığıyla uyumlu olacak şekilde girişim ve kırınım kuramını geliştirdim. Son çalışmada da, ortaya koyduğum bu fikirlerle Planck'ın kara cisim ışınımı yasasına nasıl ulaştığımı gösterdim ve Maupertuis'ıın analitik mekanikteki en küçük eylem prensibi ile Fermat prensibi arasında, ilgili dalganın yayılımına uyguladığım ve artık klasikleşmiş olan bağlantıyı kurdum..."Louis de Broglie 1923 yılında kaleme aldığı bu notları ertesi yıl genişleterek doktora tezi haline getirdi. Bu tez halen dalga mekaniğinin temelini oluşturuyor. De Broglie'un fikirleriyle boy ölçüşebilecek tek dahi şüphesiz Hinstein'dı. Görelilik kuramı çerçevesinde, Einstein'ın ışık kuantı cinsinden verdiği fotoelektrik etki kuramında içsel olarak bulunan fotonun dalga-parçacık ikili doğasını anlamaya çalışan de Broglie elektronun ikili dalga-parçacık doğasına ulaşmıştı. Aynı süre zarfında, de Broglie'un ağabeyinin laboratuvarı aracılığıyla fotoelektrik etki ile her gün ilişki içinde olması, ona bu bilmecenin çözülmesi yolunda ilave bir istek katmış olabilir. Bütün bir keşif şu cümle ile özetlenebilir: "Herkesin bildiği gibi bir dalga olan foton aynı zamanda bir parçacık olduğuna göre, neden elektron ya da herhangi bir parçacık da bir dalga olmasın?" Bu basit fikrin ne kadar büyük bir keşif olduğu ve ne kadar önemli sonuçlara yol açtığını yadsımak çok zor. Ancak yine de fikir ilk ortaya atıldığında pek rağbet görmedi. Cambridge'deki kauntum uzmanı Ralph Fowler bu fikirden İngiliz dergilerinde bahsetti. Langevin'in büyük bir heyecanla aktardığı bu büyük buluş karşısında Einstein'ın tepkisi şöyle oldu: "Louis de Broglie'un çalışması beni çok etkiledi. O büyük bir örtünün bir köşesini kaldırdı. Kendi çalışmalarımda da bu tezi destekleyen sonuçlar elde ediyorum. Eğer onu görürsen lütfen ona ne kadar güvendiğimi ve ona karşı beslediğim duygudaşlığı ilet." Einstein de Broglie'un teziyle ilgili Berlin Akademisi'ne bir rapor sundu. Böylece bu tezin bilim dünyasında hızla kabul edilmesini de garanti altına almış oldu.

LOUIS DE BROGLIE
LOUIS DE BROGLIE
Karl Werner Heisenberg, 5 Aralık 1901 Würzburg'da doğdu, 1 Şubat 1976 Münih'te öldü. Kendi ismiyle anılan Belirsizlik İlkesi'ni bulan Alman fizikçi, atom yapısı bilgisine katkılarından dolayı 1932 yılında fizik dalında Nobel Ödülü'ne layık görüldü.Münih Üniversitesi'nde Arnold Sommerfeld ile beraber araştırmalar yaptı. Daha sonra Max Born, David Hilbert ve Niels Bohr gibi meşhur fizikçilerle çalıştı. 1941 yılında atom bombası yapımında Almanya'ya destek olması için Bohr'u ikna etmeye çalıştı, ancak ahlaki nedenler yüzünden Bohr teklifi reddetti.Heisenberg (1925'te) ve Erwin Schrödinger (1926'da) çok yakın zamanlarda birbirlerinden bağımsız olarak atomun kuantum (dalga) mekaniğini farklı olarak, fakat matematik yönünden eşit şekilde formüllendirdiler. Bu teoriler 1928 senesinde İngiliz teori fizikçisi Paul Dirac tarafından genişletilip geliştirildi. 1927'de Leipzig Üniversitesi fizik profesörlüğüne tayin edildi. Aynı yıl meşhur belirsizlik prensibini ortaya koydu.1941 senesinde şimdiki Max Planck Enstitüsü'nün müdürü olan Heisenberg, 1958'de, atomun içindeki temel parçacıkların yapısını izah eden, birleşik alan teorisinin formülünü ortaya koydu. Heisenberg, hiçbir fizik bilgininin açıklama yapamadığı bir konuyu da aydınlattı. Bu konu, atom çekirdek yapısına ait olup; Mezon Alan Teorisi olarak isimlendirilmiştir. Heisenberg'in açıkladığı bu fenomen şöyledir :Atom çekirdeğinde protonlar ile nötronlar bulunur. Normalde protonlar artı (+) yüklü olduğundan bir arada bulunamazlar. Öyleyse bu durum nasıl mümkün olmaktadır ?

Bir elektronun yerini tespit edebilmek için dalga boyu kısa olan ışınlara ihtiyaç vardır. Bu ışınlar da enerji paketlerinden (fotonlardan) ibaret olduğundan, elektrona çarparak onun yerini değiştirirler (Compton Olayı). Elektrona çarparak onu etkilememesi için fotonları çok küçük ve dalga boyu uzun olan ışınların kullanılması gerekir. Bu suretle elektronun hareketinde önemli bir değişme olmayacaktır. Fakat uzun dalgalı ışınlar kuvvetli bir görüntü sağlamadığından, ancak çok belirsiz bir görüntü elde edilir. Şu halde, bir elemanın yerini tespit etmek mümkün değildir. Genel ifadeyle; birbirine bağlı iki büyüklük aynı anda, yüksek duyarlılıkla ölçülemez (birinin ölçülmesindeki duyarlılık arttıkça diğerinin ölçülmesindeki duyarlılık azalır). Enerji-zaman, açısal konum-açısal momentum, konum- momentum bu fiziksel büyüklükler olup, bu iki büyüklüğün ölçüm hatalarının çarpımı Planck sabitine büyükeşittir.

Heisenberg 1956 senesinde Istanbul'a gelip birçok konferans vererek ülkemizde kuantum ve belirsizlik gibi kavramları açıklamıştır.

Mezon Alan Teorisi, Fizik Nobeli sahibi Werner Heisenberg tarafından bulunan atom çekirdeği ile ilgili bir teoridir.Atom çekirdeğinde protonlar ile nötronlar bulunur. Protonlar artı (+) yüklü olduğundan bir arada bulunamazlar. O halde atom çekirdeğinde öyle bir olay vuku bulmalıdır ki, bu sebeple protonların bir arada durması mümkün olsun.
Teoriye göre, çekirdekteki bir protona, yanındaki nötrondan eksi (-) yüklü bir eleman (mezon) sıçrar. Eksi yük kazanan proton nötron olur. Eksi yük kaybeden nötron da protona dönüşür. Bu olay saniyenin çok küçük bir kesrinde vuku bulur. Öyle ki, protonlar birbirlerini itmeye zaman kalmadan nötron olurlar. Bu hal böyle devam eder. Atom çekirdeğindeki mezon alış verişi bir an için dursa, fizik alemi anında yok olur. Şu an bu satırları hala okuyor olmanız bu teoriye dayalıdır.[

MEZON ALAN TEORESI
KARL WERNER HEISENBERG
HEISENBERG BELIRSIZLIK ILKESI
KARL WERNER HEISENBERG
Ernest Thomas Sinton Walton (6 Ekim 1903 Dungarvan, Irlanda – 25 Haziran 1995 Belfast) Irlanda'lı Nobel ödüllü bilim adamı. 1930'ların başında John Cockcroft ile birlikte Cambridge Üniversitesinde yaptıkları atom parçalama deneyleri ile 1951 yılında Nobel Fizik Ödülüne ödüle layık görüldüler. Böylelikler Walton ve Cockcroft atomu parçalayarak nükleer çağı açan ilk insanlar oldular. Walton bilim alanında Nobel ödülü alan tek Irlandalıdır.
ERNEST T.S. WALTON
ERNEST T.S. WALTON
Erwin Rudolf Josef Alexander Schrödinger (12 Ağustos 1887 – 4 Ocak 1961), Avusturyalı fizikçi. Kuantum mekaniğine olan katkılarıyla, özellikle de 1933'te kendisine Nobel Ödülü kazandıran Schrödinger Denklemi'yle tanınır. Schrödinger'in Kedisi diye bilinen düşünce deneyini önermiştir.Schrödinger, Viyana'nın Erdberg ilçesinde, Rudolf ve Georgine Emilia Brenda Schrödinger'in tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası bir mumlu bez imalatçısı ve botanikçiydi.
1898 yılında girdiği Kraliyet Akademik Lisesi'nden (Akademisches Gymnasium) 1906'da yüksek başarıyla mezun oldu ve aynı yıl Viyana Üniversitesi'nin fizik bölümüne kabul edildi. Burada, öğretmenleri Franz Serafin Exner ve Friedrich Hasenöhrl'ün fikirlerinden etkilendi, Friedrich Kohlrausch'un gözetiminde deneysel çalışmalar yaptı. 1910'da mezun olan Schrödinger, bir yıllık askerlik hizmetinden sonra üniversiteye geri döndü ve 1911'de Exner'in yanında asistan olarak çalışmaya başladı.Mart 1920'de Annemarie Bertel ile evlendi, ve aynı yıl içinde Stuttgart'ta doçentliğini aldı. 1921'de Breslau Üniversitesi'ne geçti ve burada profesör oldu, fakat Breslau'da birinci yılını doldurmadan bu sefer Zürih Üniversitesi'ne geçti. Zürih'te geçirdiği altı yıl boyunca renkli görüşün fizyolojisinden termodinamik problemlerine pek çok değişik konu üzerinde çalıştıysa da, atomaltı parçacıkların mekaniği üzerine yazdığı ve 1926'da arka arkaya yayımladığı altı makalesiyle uluslararası üne kavuştu. Bugün kendi adıyla anılan ve kuvantum mekaniğinin en önemli sonuçlarından biri olan Schrödinger Denklemi'ni de ilk kez bu makalelerde ortaya koydu.

1927'de kısa bir süre ABD'deki Wisconsin Üniversitesi'nde ders verdikten sonra, Berlin Üniversitesi'ne gelerek fizik bölümü başkanlığını Max Planck'tan devraldı. Yahudi olmadığı halde, Almanya'da yükselen ırkçı Nazi iktidarından rahatsız olduğu için 1933'te İngiltere'ye taşındı ve Oxford Üniversitesi'nde profesör oldu. Aynı yıl, Paul Dirac ile beraber Nobel Fizik Ödülü'nü aldığını öğrendi.

Schrödinger, Oxford'da iki kadınla beraber yaşıyor (karısı Annemarie ve bir başka fizikçiyle evli olan metresi Hilde), bu durum da üniversitede tepkiyle karşılanıyordu. Baskıdan sıkılan Schrödinger, 1934 baharında Princeton Üniversitesi'nde ders vermeye başladı, fakat buradan gelen iş teklifini, muhtemelen benzer sosyal baskılardan çekindiği için reddetti. 1935'te, bugün Schrödinger'in Kedisi adıyla bilinen meşhur düşünce deneyini de içeren üç kısımlı bir deneme yazısı yayımladı.


ERWIN R.A. SCHRODINGER
ERWIN R.A. SCHRODINGER
Paul Adrien Maurice Dirac (8 Ağustos 1902 – 20 Ekim 1984), Ingiliz fizikçi ve matematikçi. Kuantum mekaniğinin kurucularındandır. Diğer önemli keşiflerinin yanında fermionların davranışını açıklayarak antimaddenin keşfine olanak veren ve kendi adı verilen Dirac denklemi'ni yaratmıştır. Dirac 1933 Nobel Fizik Ödülü'nü Erwin Schrödinger ile paylaşmıştır.Paul Adrien Maurice Dirac (8 Ağustos 1902 – 20 Ekim 1984), İngiliz fizikçi ve matematikçi. Kuantum mekaniğinin kurucularındandır. Diğer önemli keşiflerinin yanında fermionların davranışını açıklayarak antimaddenin keşfine olanak veren ve kendi adı verilen Dirac denklemi'ni yaratmıştır. Dirac 1933 Nobel Fizik Ödülü'nü Erwin Schrödinger ile paylaşmıştır.Paul Dirac 1933'te Nobel Fizik Ödülü'nü "atom teorisinin yeni üretken biçimlerini keşfinden dolayı" Erwin Schrödinger ile paylaştı. [1] Dirac 1939'da Kraliyet Madalyası ve 1952'de Copley Madalyası ve Max Planck Madalyası'nı da aldı.1930'da Royal Society, 1948'de American Phsical Society üyesi seçildi.Ölümünden hemen sonra iki önemli fizik kurumu adına ödül düzenledi. Birleşik krallığın profesyonel fizikçilerinden oluşan Fizik enstitüsü adına Paul Dirac Madalyası'nı düzenledi. Bu madalyayı alan ilk üç kişi 1987'de Stephen Hawking, 1988'de John Bell ve 1989'da Roger Penrose oldu. Abdus Salam Uluslararası Teorik Fizik Merkezi (ICTP) ICTP her sene Dirac'ın doğumgününde verilen Dirac Madalyasını düzenledi.

PAUL DIRAC
PAUL DIRAC
ANTI MADDE
James Chadwick (20 Ekim 1891; Cheshire - 25 Temmuz 1974; Cambridge), Ingiliz asıllı fizikçi.20 Ekim 1891'de, Cheshire'de doğdu. Öğrenimini Rutherford'un öğrencisi olarak Manchester üniversitesinde yaptı. 1919'da çalışmaya başladığı Cambridge'de 1935'e kadar çalıştı. Değişik nükleer fizik problemlerini, özellikle çekirdeklerin yüklenmesini ve elementlerin, alfa ışınlarıyla, suni parçalanmasını incelemiş, 1923'te, Cavendish laboratuarı araştırmalar bölümü müdür yardımcısı, 1927'de Royal Society üyesi olmuştur.1932'de nötronun yapısını keşfetti ve 1935'de Nobel Fizik Ödülünü kazandı. Ayrıca yine 1935'te Liverpool üniversitesi fizik kürsüsüne geçti. II. Dünya Savaşı'nda, Los Alamos'ta ki İngiliz atom araştırmalarını yönetti, 1948 yılında Cambridge'de bir kolejin müdürlüğüne getirildi. Döteryumun gama ışınlarıyla parçalanmasını sağlayarak nükleer fotoelektrik etkiyi buldu. Atom çekirdeğindeki parçacıklardan nötronu keşfe­den İngiliz fizikçi ve eğitimcidir (bak. Atom). Chadwick'in bu buluşu çekirdek bölünmesi­nin, atom enerjisinden yararlanmanın, atom ve hidrojen bombalarının yapımının yolunu açmıştır. Chadwick İngiltere'de Manchester'de doğ­du. Manchester ve Cambridge üniversitele­rinde, sonra da Berlin'de, radyasyon ölçme aletini bulan Hans Geiger'in yanında eğitim gördü. 1923'te Cambridge'teki Cavendish Laboratuvarı'nda yardımcı araştırma yönetmeni olan Chadwick 1927'de, İngiltere'de bilim adamlarınca kurulmuş en eski derneklerden olan Kraliyet Derneği (Royal Society) üyeliğine kabul edildi. 1932'de nötronun varlığını kanıt­ladı ve bilimsel araştırma dalında Hughes Ma­dalyası aldı. 1935'te Liverpool Üniversitesi'ne fizik profesörü olarak atandı. Aynı yıl fizik dalında Nobel Ödülü'nü kazanan Chadvvick'e 1945'te "sir" unvanı verildi. Chadwick, Ernest Rutherford ve Charles Ellist'le birlikte, ünlü Radiations from Radioactive Substances (1930; "Radyoaktif Maddelerin Işınımı") ki­tabını yazmıştır.

Iyi bir ilk ve orta eğitimden sonra Manchester üniversitesi fizik bölümünden 20 yaşında mezun oldu. Verilen bir burstan yararlanarak ve Geiger ile çalışmak amacıyla Almanya’ya gitti. Almanya savaşa girince bir at ahırına kapatıldı. Fakat çeşitli Alman fizikçilerinin yardımlarıyla 1919 yılında İngiltere’ye dönüp araştırmalarına başladı. Rutherford ile birlikte çeşitli elementlerin alfa parçacıklarıyla bombardımanı üzerinde çalıştı. Bu deneylerden elde ettiği verileri atomların çekirdekleri üzerindeki artı yükün hesabında kullandı. Aldığı sonuçlar Moseley’in geliştirdiği atom numaraları kuramına uyuyordu. 1920 yılında atomun iki parçacığı olduğu biliniyordu: J.J. Thomson’un bulduğu elektron ve Rutherford’un keşfettiği proton. Protonların tamamı çekirdekteydi. Ama çekirdek atom kütlesinin çoğunu oluşturacak sayıda proton içeriyorsa yükü büyük bir artı değerde oluyordu. Örneğin, helyumun dört protonluk bir kütlesi vardı fakat yükü iki proton karşılığı idi. O halde, çekirdekte geri kalan iki protonluk yükü giderecek birkaç elektron bulunmalıydı. Fakat elektronlar çok hafif parçacıklar olduklarından kütleyi etkileyemezlerdi. Hatta elektronlar, protonları bir arada tutan “çimento” gibi düşünülüyordu. Çünkü elektron olmadan aynı yükteki protonların bir arada duramayıp ayrılacakları sanılıyordu. Bu görüşe göre, helyum çekirdeğinde dört proton ve iki elektron bulunmalıydı ki kütlesi dört ve yükü net artı iki olsun. Fakat fizikçilerin çoğu bu elektronlu çekirdekten rahatsız oluyor, yüksüz bir parçacığın varlığından şüpheleniyorlardı. Bu düşüncelerle Chadwick ve Rutherford gizemli parçacığı aramaya koyuldular fakat sonuç alamadılar. Güçlük, yüksüz parçacıkların hava moleküllerini iyonlaştırmamasıydı. Çünkü atomun parçacıklarının kolayca saptanması bu iyonlaştırma sayesinde mümkün oluyordu. 1930 ve 1932 yıllarında Bothe ve Joliot-Currie’lerin yaptıkları deneyler, berilyum gibi hafif elementlerin alfa parçacıklara tutulması sonucu ışınma tespit ettiler. Bu, parafinden protonlar yayılmasından anlaşılıyordu. Fakat hiç kimse bu olayı açıklayamadı. Chadwick bu araştırmaları yeni deneyler yaparak sürdürdü. Ona göre akla yakın tek açıklama, alfa parçacıklarının berilyum atomu çekirdeğinden yüksüz parçacıkları çıkardığı ve bu yüksüz parçacıkların da (her biri bir proton kadar kütleli) parafinden protonları dışarı atmasıydı. Böylece, varlığından şüphelenilen yüksüz parçacık nötronu, bulmuş oldu. Daha sonraki araştırmalar nükleer tepkimelerin başlamasında büyük rolü olduğunu gösterdi. Buluşunun bu önemi dolayısıyla Chadwick 1935 yılı Nobel fizik ödülünü aldı. O zamanlar uranyum fizyonunun da nötron sayesinde başladığı henüz bilinmiyordu. Üç yıl sonra Hahn ve Meitner bunu da bulup Chadwick’in buluşunun önemini bir daha gösterdiler. Nötronun bulunmasıyla artık atom çekirdeğinde elektron bulunduğu görüşü geçersiz oldu. Fakat bu kez Heisen Berg, çekirdeğin proton ve nötrondan oluştuğunu ileri sürdü, yani helyum çekirdeği iki proton ve nötron içeriyor böylece kütlesi dört ve yükü de artı iki oluyordu. Belli bir elementin izotopları hep aynı sayıda proton içeriyor dolayısıyla çekirdek çevresindeki elektron sayıları da eşit oluyordu. Elementlerin kimyasal özelliklerinin elektronların sayı ve dizilişlerine bağlı olduğu anlaşıldı. İzotoplar ise aynı elementin değişik sayıda nötron içermesi sonucu oluşuyorlardı. Örneğin, iki cins klorin atomundan biri 17 proton ve 18 nötronla 35 kütleli ve diğeri de 17 proton ve 20 nötronla 37 kütlelidir. Onun için birine klorin 35 ve diğerine klorin 37 denilmektedir. Bütün bu buluş ve çalışmalarla 20 yıl kadar önce Soddy ve Asfon’un ortaya koydukları “izotoplar kuramı” bilimsel temele kavuşmuş oldu. Çekirdeğin proton ve nötrondan oluştuğu sonucuna varılması biri dışında bütün kuşkuları gidermişti. Fakat hepsi artı yüklü parçacıkları bu kadar dar bir yerde tutan neydi? Bu soruyu cevaplandırmak için üç yıl sonra sonuçlanacak Yukawa’nın çalışmalarının sonuçlarını beklemek gerekiyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve Meitner’in fizyon olayını açıklamasından hemen sonra fakat Amerika’nın el atmasından çok önce, Chadwick İngiltere’nin Atom Bombası Projesi’nin başına geçti ve önemli çalışmalar yaptı.

25 Temmuz 1974'te, Cambridge'te öldü.

JAMES CHADWICK
JAMES CHADWICK
Avusturya'nın Viyana şehrinde doğan Meitner, o zaman kızlar için mümkün olan tüm eğitimleri aldı. Ardından 14 yaşında üniversiteye girmesinde yardımcı olması için özel matematik ve fizik dersleri aldı. 1901 yılında Viyana Üniversitesi'ne kabul edildi. Burada teorik fizikçi Ludwig Boltzmann ile çalıştı. 1906 yılında fizik üzerine doktorasını aldı.1907 yılında Max Planck ile çalışmak üzere Berlin'e gitti. Marie Curie'nin çalışmalarından etkilendiğinden, radyoaktivite üzerine çalışmak istiyordu. Kısa süre içinde Otto Hahn ile tanıştı. Otto Hahn'ın kimya bilgisi ile kendisinin fizik ve matematik bilgisini birleştirip beraber çalışma yapmaya karar verdiler.

1918 yılında çalışmalarının ilk ürünü olan, keşfettekleri yeni radyokatif element olan protaktinyumu duyurdular. Bu keşif ikisinin Alman bilim dünyasında ünlerini artırdı. 1918 yılında, Meitner, Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde radyoaktivite fiziği bölüm başkanı oldu. Daha sonra, 1926 yılında, Berlin Üniversitesi'ne ilk kadın profesör olarak atandı. Hahn ile ortak araştırmalarına devam ederken bir taraftan da kendi başına beta parçacıkları üzerine araştırmalarını sürdürmekteydi.

1933 yılında Nazi Partisi, Almanya'daki Yahudi bilim adamlarının hayatını değiştirmişti. Yahudi olmasına rağmen, sahip olduğu Avusturya vatandaşlığı onu korumaktaydı. 1930'ların ortalarında Hahn'ın uranyumu yavaş nötronlarla bombardıman etmesi deneylerine katıldı. Amaçları uranyumumdan başka elementler elde etmekti. Daha evvel Enrico Fermi denemişti fakat sonuçları belirsizdi.

1938'de Almanya Avusturya'yı işgal edince, Meitner'in Avusturya vatandaşlığı kalkanı ortadan kalktı. Çalışmalarını yarıda bırakıp Hollandalı bir meslektaşının yardımı ile yasadışı yollarla Hollanda'ya kaçtı.

Otto Hahn bir deney sırasında elde ettiği baryuma bir anlam verememişti. Ve bunu bir mektupla Meitner'e yazdı. Meitner bu sonuç karşısında uranyum çekirdeğinin parçalandığı kanısına vardı. Bu fikrini yeğeni fizikçi Otto Frisch ile paylaştı. O da bu açıklamayı onaylayınca, 11 Şubat 1939'da dünyayı değiştirecek bir makale yayınladılar. "Uranyumun nötronlarla parçalanması: Yeni tip bir nükleer tepkime" Bu makalelerinde Hahn ve Strassmann'ın deneylerini referans göstererek, çekirdeğin damlacık modeli kullanarak, baryumun uranyumun parçalanmasından ortaya çıktığını önerdiler. Bu olaya biyolojide de kullanılan fizyon ismini koydular ve bir çekirdekte oluşan nükleer fizyon tepkimesinden yaklaşık 200 milyon elektron volt (200 MeV) enerji açığa çıktığını hesapladılar.

1943 yılında, Frisch'in de katıldığı, ABD'nin yürüttüğü kod adı Manhattan Projesi olan atom bombası projesine gidecek olan İngiliz takımına davet edildi. Lise Meitner, bilimsel katkılarını askeri uygulamalarda kullanmayacağını belirterek, teklifi geri çevirdi ve II. Dünya Savaşı bitinceye kadar İsveç'te kaldı ve 1949 yılında İsveç vatandaşlığına geçti.

1960 yılında Stokholm'den, yeğeni Frisch'in yanına, İngiltere'ye taşındı ve 1968 senesinde Cambridge'te öldü.

LISA MEITNER
LISA MEITNER
Glenn Theodore Seaborg (19 Nisan 1912; Ishpeming, Michigan - 25 Şubat 1999, Lafayette), ABD'li bilim adamı. Seaborg, plütonyum ve 102 elemanı ile tüm diğer transuranyum elementlerini bulmuştu
GLENN T. SEABORG
GLENN T. SEABORG
1926'da Fermi günümüzde Fermi istatistiği olarak bilinen Pauli parçaçıklarının istatistiğini keşfetti. Bose-Einstein istatistiğine göre hareket eden bozonların tersine, bu parçacıklar fermion olarak bilinir. 1927'de Fermi, Roma Üniversitesi'nde teorik fizik profesörü oldu. Bu görevini, Nobel ödülünü aldıktan hemen sonra, 1938'de Mussolini'nin faşist diktatörlüğünden kaçıp Amerika'ya göç edinceye kadar sürdürdü.

Roma'daki ilk yıllarında kendini elektromanyetik problemlerin çözümüne ve bazı spektroskopik olayların teorik olarak açıklamasına verdi. Fakat asıl ilerlemesini çalışmalarını elektron ve atom çekirdeği üzerine yaptığı zaman gerçekleştirdi. 1934'de Beta Bozonu Teorisini geliştirerek Pauli'nin radyasyon teorisi ile birleştirdi. Curie ve Joliot'un yapay radyasyonu keşfinden sonra nötron bombardımanına tutulan aşağı yukarı her elementin nükleer dönüşüme tabi olduğunu keşfetti. Bu araştırma, yavaş nötronların ve nükleer füzyonun keşfine, ayrıca o zamana kadar periyodik tabloda bilinen elementlerden farklı elementlerin bulunmasına yol açtı.

1938'de Fermi tartışmasız nötronlar konusunda en iyiydi. Bu çalışmalarına Amerika'da da devam etti. Amerika'ya varışından hemen sonra Columbia Üniversitesi'ne fizik profesörü olarak atandı. Hahn ve Strassmann'ın 1939'un başlarında füzyon'u keşfinden sonra ikincil nötronların yayılma ve zincirleme reaksiyon olasılığını hesapladı. Bu çalışmalarına büyük bir istekle devam etti ve birçok deneyden sonra kontrol altındaki ilk zincirleme reaksiyonu gerçekleştirdi. Bundan sonra atom bombası yapımındaki sorunların aşılmasında önemli rol oynadı, Manhattan Projesi liderlerinden biriydi.

1944'de Fermi Amerikan vatandaşı oldu. II. Dünya Savaşı'ndan sonra 1954'de ölümüne kadar sürecek olan nükleer çalışmaları için Chicago Üniversitesi'nden profesörlük teklifini kabul etti. Burada yoğunluğunu yüksek enerji fiziğine verdi ve pion-nucleon etkileşimi çalışmalarına öncülük etti. Yaşamının son yıllarında Fermi kozmik ışınların kaynağını araştırmakla geçirdi. Sonunda kozmik ışınların çok büyük enerji kaynakları olduğunu gösteren bir teori geliştirdi.

Söz konusu tertip nötronları, termik hızlarla yavaşlatan grafit blokları ile bir araya getirilmiş uranyum içerecek şekilde Chicago Üniversitesi'nin bahçesinde kurulmuştur. Nötronları soğurmak ve böylece reaksiyonun hızını kontrol etmek amacıyla, atom piline kadmiyum çubuklar yerleştirildi. Kadmiyum çubuklar yavaş yavaş çekildi ve kendi kendine devam eden zincir reaksiyon gözlendi. Ferminin bu başarısı, dünyada ilk nükleer reaktörün imali ve atom çağının başlangıcı olmuştur. Fermi 53 yaşında iken kanserden öldü. Bir yıl sonra yüzüncü element keşfedildi ve kendisinin onuruna bu element fermiyum olarak adlandırıldı.

Ona Nobel ödülü yavaş nötronların yarattığı radyasyon ve nükleer enerji alanındaki çalışmalarından dolayı verildi. Fermi Laura Capon ile 1928'de evlendi. Giulio adında bir oğlu Nella adında bir kızı vardır. Boş zamanlarında yürümeyi, tırmanmayı ve kış sporlarını severdi. 29 kasım 1954'de Chicago'da öldü.

ENRICO FERMI
Modern atom teorisi ya da modern atom modeli; kronolojik olarak Bohr atom modelinden sonra yer alan, günümüzde geçerliliğini koruyan atom görüşünü yansıtan teori ya da modeldir. Modern atom teorisinin oluşumunda kuantum mekaniği ve rölativitenin büyük etkisi görülür. Modern atom teorisinin, Bohr atom modelinden en büyük farkı; atomların elektronlarının çembersel mutlak yörüngeler üzerinde hareket etmediğini savunmasıdır. Modern atom teorisine göre, bu yörüngeler yerine; elektronlar çekirdek etrafında çok hızlı dönerek bir elektron bulutu oluştururlar.
1832
1859
1869
1873
1879
1886
1894
1895
1896
1897
1898
1898
1900
1900
1905
1906
1909
1911
1914
1919
1922
1923
1927
1929
1930
1930
1932
1938
1941
1942
1950---
2014
RUMET CAN DURSUN
10/A
335
Full transcript