Loading presentation...

Present Remotely

Send the link below via email or IM

Copy

Present to your audience

Start remote presentation

  • Invited audience members will follow you as you navigate and present
  • People invited to a presentation do not need a Prezi account
  • This link expires 10 minutes after you close the presentation
  • A maximum of 30 users can follow your presentation
  • Learn more about this feature in our knowledge base article

Do you really want to delete this prezi?

Neither you, nor the coeditors you shared it with will be able to recover it again.

DeleteCancel

Make your likes visible on Facebook?

Connect your Facebook account to Prezi and let your likes appear on your timeline.
You can change this under Settings & Account at any time.

No, thanks

Dr. Özgür Uçkan: Vol 7. Hacktivizm, Internet, Teknoloji ve Sanat: Hack the Art

Sanat Felsefesi: Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi! - The Empire Project - 26 Ocak 2013
by

Ozgur Uckan

on 26 January 2013

Comments (0)

Please log in to add your comment.

Report abuse

Transcript of Dr. Özgür Uçkan: Vol 7. Hacktivizm, Internet, Teknoloji ve Sanat: Hack the Art

Vol 7. Hacktivizm, Internet, Teknoloji ve Sanat: Hack the Art

Dr. Özgür Uçkan Sanat Felsefesi: Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi!

The Empire Project
26 Ocak 2013 Konuk Konuşmacılar: Burak Arıkan & Ali Miharbi Bu konuşma serisi, sanat felsefesinin belli başlı teorilerini sanatın bugünü ve geleceğiyle bağlantılamaya ve onları bu bağlamda yeniden okumaya odaklanmaktadır.

Çünkü, geçtiğimiz dönem, sanat ve felsefe arasındaki bağın zayıflamaya yüz tuttuğu, hatta sanatın teoriden uzaklaşarak neredeyse endüstriyelleştiği, belli prototiplerin tekrarına dönüştüğü ve atıl hale gelen sanat kurumsallaşmasının kadük ideolojilerinin boyunduruğuna girdiği bir süreyi işaretlemektedir.

Sanatın teoriyle, felsefeyle, politikayla olan asli ilişkisini yeniden düşünmenin zamanıdır... Bu konuşma serisi, sanat felsefesinin belli başlı teorilerini sanatın bugünü ve geleceğiyle bağlantılamaya ve onları bu bağlamda yeniden okumaya odaklanmaktadır.

Çünkü, geçtiğimiz dönem, sanat ve felsefe arasındaki bağın zayıflamaya yüz tuttuğu, hatta sanatın teoriden uzaklaşarak neredeyse endüstriyelleştiği, belli prototiplerin tekrarına dönüştüğü ve atıl hale gelen sanat kurumsallaşmasının kadük ideolojilerinin boyunduruğuna girdiği bir süreyi işaretlemektedir.

Sanatın teoriyle, felsefeyle, politikayla olan asli ilişkisini yeniden düşünmenin zamanıdır... Sanat, iletişim devrimi yaratan ağ ve bilgi teknolojilerinin sanat için sundukları imkanlarla en başından beri ilgilendi ve bir çok öncü sanatçı bu yeni alanda işler üretmeye, bu teknolojiler geniş kesimlere yayılmadan önce başladılar.

Bir çok terimle karşılansa da ağ üzerinde sanat yapmak anlamını taşıyan “ağ sanatı” (net art) ve sanat ortamı olarak elektronik iletişim ortamlarının kullanımını ifade eden “yeni medya sanatı” (new media art) terimleri öne çıkıyor. Performans sanatçısı Marina Abromovic’in öngörüsü gerçekleşiyor sanki: “21. Yüzyılda sanat nesnesiz olacak. Nesneler aslında izleyici ile sanatçının niyetleri arasında birer engel. İzleyici ve sanatçı arasındaki dolaysız enerji alışverişi için nesneler aradan çekilmek zorunda.” Bu yüzyıl başında sanat giderek “makinedeki hayalet” haline geliyor, sanatçı da bir tür “ağ göçebesi”. Hacktivizmden yeni sanat kurumsallaşmalarına, pazarlama ile sanatı birbirine çarpan reklam kırıcı işlerden saygın müzeleri medyatize eden müdahalelere, performans sanatından gözetim karşıtı müdahalelere, internet ve ağ teknolojileri bundan böyle sanatın ayrıcalıklı mecralarından biri olmaya devam edecek gibi görünüyor. Sanat ve teknoloji ilişkisi Yazılım nedir?
Donanım nedir? Ağlar neden
bugün önemli? Internet nedir? Internet sonrası sanat Yeni endüstriyel teknolojiler
(bio, nano, robo) nedir? Açık uçlar Sanat ve teknoloji arasındaki ilişki yeni bir şey değil. Sanat her zaman teknolojiyi gerek dil gerekse ortam (medium) olarak kullandı. Ancak, özellikle geçtiğimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren teknolojideki hızlı ilerleme, sanat ve teknoloji arasındaki ilişkiyi daha yoğun ve daha görünür hale getirdi.

Sanat ve teknoloji arasındaki ilişkiyi daha önce Heidegger bağlamında ele almıştık. Heidegger:
Techné / Poiesis “Techné” = yapmak, kılmak, eylemek... teknik... zanaat... sanat... bilgi (know-how)
Sanatın teknik ile kurduğu çok eski ilişkinin yeniden canlandırılması; “teknolojik kuşatma”yı boşa çıkaracak bir “poiesis” (sanat ve yapım) (Herstellen/Fabrication) ve “techné” (teknik) ilişkisi...
Araçsal aklın şiddet yüklü alanından çok, “şeyleri yapma tarzı” olarak “techné” kavramı... (Foucault)
“Ontolojinin ardına gizlenmiş bir şeyleşme eleştirisi”; “insanın kendini-gerçekleştirmesinin önündeki (sosyal) baskılara dikkat çeken bir eleştiri”... (Marcuse)
Heidegger’in yaklaşımı, aynı zamanda bir modernite eleştirisidir (Modernizmin kurma / inşa etme / çerçeveleme anlayışının eleştirisi). "Techné" kökeninde "Poiesis"e bağlıdır - hakikate ulaşmak için yapmak / üretmek / ortaya çıkarmak...

Teknoloji modern zamanlarda meta üretimine indirgenmiştir. Onu kökenine geri döndürmek gerekir. Modern teknoloji anlayışı bir “hız değişimi”ni (shift of gear) gösterir – şeylerin kendilerini içinde görünür kıldıkları, uzak ve tehlikeli bir “arada-olma”nın (midst) süreğen dalgalanması (sway). Modern düşünce, teknolojinin getirdiği bu hız değişimini kavramaktan uzaktır. Bu kavrayış için "techné" ve "poiesis" arasında geçişlilik gerekir. Çünkü modern teknoloji, insanın “yapma” ve “bilme” biçimlerini, dolayısıyla bilfiil olanı (actual) açığa vurma tarzını değiştirmektedir.

Bu, her şeyin ölçülebilir, hesaplanabilir ve düzenlenebilir olmasını hedefleyen bir tarzdır ve elbette hakikate ulaşmak için nötr bir kavrayış sunmaz. Bu bakış, sadece şeylere değil, insanın kendisine, insan ilişkilerine de yönelir ve her şeyi ölçmeye, denetlemeye ve yönetmeye koşullanır. Modern teknolojinin asıl tehdidi budur. Teknolojinin tahakküme aldığı şey, sadece doğa değil, insanlar ve aralarındaki ilişkidir. Modern teknolojinin özü, "yapılandırma / kurma / çatma"dır (Gestell [enframing]) - "Gestell, insanı dik durmaya sevk eden, yani ona olup biteni meydana çıkarması için meydan okuyan diklenmelerin birlikteliğidir." Bu yapılandırma "tüm tarihin özünü belirleyen bir yazgı"dır.

Modern teknoloji "techné"ye geri dönmelidir. (“Bomba” endişesi...)
Rüzgar değirmenine karşı hidro elektrik güç santrali (teknoloji insanın yeryüzüyle ilişkisini temelden değiştirir)...

Eğer ortaya-çıkarma, yapılandırma / çatma modern teknolojinin özüyse, bu öz insanları hakikati ortaya çıkarmaya, bunun için de "techné / poiesis"e itmektedir. [Sanat, bu yabancılaşmanın ilacıdır. Modern teknolojinin özüyle gerçek bir yüzleşme mümkündür. Bu yüzleşme için teknolojinin özüne yakın, ama ondan temelden farklı bir başka alanın “içinden” bakmak gerekir. Bu “kurtarıcı imkanlarla yüklü” alan, “sanat”tır. Sanatın sunduğu hakikat, "techné" ve "poiesis" dengesinin tezahürüdür.] Hegel:
Dil-öncesi olarak sanat Burada, yaklaşımımız gereği “sanat” ve “dil” arasında kuracağımız bağlantı, Hegel bağlamını da hatırlamamızı gerektiriyor:

Hegel için sanat, bir dil-öncesi, ya da başka bir deyişle, kötü konuşulan bir dildi.

Hegel, sanatı, temsil edici olmayan bir etkinlik olarak düşünür, ki bu modern bir yaklaşımdır. Hegel’e göre sanatsal etkinlik ürettiği “görünüş” (appearance) aracılığıyla, anlamı (signification) görünebilir kılmaktadır. Sanatın kendine özgü durumu budur. Bu durum, sanatı salt bir kopya olmaktan alıkoyar. Çünkü sanat, içeriğin dile getirilmesine yaramayan ögeleri bir yana bırakır, yeniden üretmez. Nitekim, sanatın doğallığı kaybederek çekici hale gelmesi, doğal olandan farklı bir şey olarak “yapılması”, sanat nesnesinin doğal güzellikten daha güzel olması, modern estetikte verimli tartışmalar yaratacaktır...

Hegel, sanat nesnelerinin, Kant’ın ileri sürdüğü gibi çok doğal oldukları için değil, çok doğal şeyler olarak yapıldıkları için hoşumuza gittiğini söylerken de, estetik alanında asıl önemli olanın sanat yapıtından çok sanatsal etkinlik olduğunu belirtmektedir.

[Bu “yapılma” vurgusu, sanatta techné / poiesis bağlamına götürür bizi. Ayrıca bu konumlama, özellikle 20. Yüzyıl sanat akımlarında, sanat yapıtının bitmiş işten çok bir üretim süreci olduğu, sanat yapıtının üretim sürecini görünür kıldığı ölçüde değer kazandığı yaklaşımını akla getirmektedir. ]

Sanat, tanımı gereği varoluşla hakikati arasındaki maddesel dolayımdır. Artık sanat kökensel işlevini yitirmiştir, çünkü bu işlev, Hegel'e göre dolayımsız olanın -yalnızca varoluşun, dilsiz varoluşun- anlamsızlığını, hiçliğini göstermektedir, bunu göstermek içinse sanatın maddeye gereksinmesi vardır.

Sanatta dolayımsız varlık idealleşmiştir. Dilde ise, Hegel’e göre, tümüyle ortadan kalkmıştır. İkisi de dolayımsız olanın, özne için veri olan salt varoluşun yadsınmasıdır, ama iki farklı türden yadsıma.

Birincisi hakikati görünüş kılar, ikincisi onu söz haline sokar.

Birincisi görünüştür, ikincisi deyiş.

Sanat kökensel anlamda dil-ötesi (para-language) bir şeyken, şiire dönüştüğünde alt-dil (infra-language) olur. Her sanat türü bu görünüş / deyiş uçları arasındaki yerine göre sınıflandırılabilir.

Sanat hakikati görünüşe dönüştürmekte, söyleyememektedir. Sanat Hegel için kötü konuşulan bir dildi, bir dil-öncesiydi. Bu nedenle onun ölümü Hegel’e acı vermemektedir.

Sanat Kavrama ulaşamadı, büyüsünü bu eksikliğinden getiriyordu. Ama büyüleyen şeyin ölümü Aklın doğuşunu bildirmektedir. Onun ölümü Dil’in doğuşudur.

Ama dilin serüveni devam etmektedir. Çünkü evrensel olanın anlatımı için “imgesiz bir dil” gerekmektedir. Sözcük gösterme işleminin ortadan kalkmasıdır aslında. Dil göstermeksizin düşünmedir.

Anlamın giderek ortaya çıkışı figürün giderek silinmesiyle mümkündür. Hegel’e göre insanlığın estetik tarihini incelersek, imgelerin giderek azalan bir işlevinin olduğu görülür. İmge sıkı sıkıya, figüre, görülebilir olana bağlıdır. İmgenin azalan gücü görülebilir olanın, dolayımsız olanın önemi azalacaktır. Sanatın özelliği salt varoluştaki içeriği “görünüş”e dönüştürerek, anlama giden yolu açmasıdır. Ama zorunlu olarak taşıdığı maddesel, dolayımsız ögeden ötürü bu yolu, aynı zamanda kapatmaktadır da. Kavram’ı, kavramsal hakikati amaçlamayan bir kültürel etkinlik türünün var olduğunun kuşku götürmez olduğu çağımızda, Hegel’in estetiği etki gücünü yitirmiyorsa, bunu büyük ölçüde dil – sanat ilişkisine dair çözümlemelerine borçludur.

Hegel’de sanatın dil ile olan ilişkisinin ortamı (medium) ile olan ilişkisini belirlediği görülmektedir.

Biz de bu konuşmada, sanat ve teknoloji ilişkisine, sanat ve dil arasındaki ilişki temelinden yaklaşacağız ve sınıflandırmalarımızı bu temelde yapacağız. Bizi ilgilendiren, teknolojinin bir sanat “ortamı” olması değil, sanatın teknolojiyi bir yaratım dili olarak kullanması olacak... Teknoloji dilleri ve sanat Sanat ile teknoloji, özellikle de “donanım”/”yazılım” - ağ teknolojileri ve internet - ileri teknolojiler olmak üzere teknolojinin belli alanları arasındaki yoğun ilişkilere odaklanacağız.

Sanat ile teknoloji arasındaki ilişkilere bakarken, Heidegger’in (ve bir ölçüde de Nietzsche’nin) sanat, “techné” ve “poiesis” arasında kurduğu bağlantının ruhuna sadık kalacağız.

Yani teknoloji sanatın kurma, işleme uğratma, dönüştürme, inşa etme veya bozma, sökme vb. eylemlerinin alanı olduğunda bizi ilgilendiriyor. Teknolojinin sadece bir “sanat ortamı”, veya bir sergileme, dolaşıma sokma kanalı olduğu durumlarla ilgilenmiyoruz. Seçtiğimiz bağlamlarda (“donanım”/”yazılım” - ağ teknolojileri ve internet - ileri teknolojiler) belli kategorizasyonlara gideceğiz.

Bu kategorizasyonlar, alışılageldik medya / ortam farklılığı temelinde konumlanan kategoriler değil; bunlar, sanatın kullandığı “dil” ile ilgili kategoriler. (Sanatın dil ile olan ilişkisinde, Hegel’den hareketle geliştirdiğimiz çerçevenin özüne sadık kaldık).

Yani sanatın dil olarak donanımı ya da yazılımı kullanması, ağ teknolojilerini, ve interneti bir sanat dili olarak kullanması veya biyoteknoloji, nanoteknoloji, genetik vb. ileri teknolojileri bir sanat diline dönüştürmesiyle ilgileniyoruz.

Dolayısıyla burada göreceğiniz temel ve alt sanat kategorilerini tümüyle birer sanat dili kategorizasyonu olarak alın... “Yazılım dünyayı yiyor” - Marc Andreessen, Mucit / Venture Capitalist Bu çağda yazılım hayatımızın her yerine bulaştığı için, başka sanat medyumlarında rastlanmayan özel bir durumu var. Bu sebeple yazılımın sanat bağlamına girmeden önce, kısaca yazılımın ne olduğundan bahsetmek istiyoruz.

Yazılım bilgisayara neyi nasıl yapması gerektiğini söyleyen programlar ve veriler bileşkesidir. Yazılım bir tekrarlar ve tercihler örüntüsüdür. “Programlamanın bilgisayarla alakası esasen geometrinin coğrafyayla alakası kadardır.” diye öğretilmektedir MIT’de birinci sınıf öğrencilerine. Yazılım geliştirmek aklınızdaki bulanık saçaklı düşünceleri katı bir notasyon sistemine çevirmektir.

Donanım kısaca işlemci, bellek, ve diğer destekleyici sistemlerden ve aygıtlardan oluşur.

Sensör analog dünyayı (nem, ses, ışık, ivme, basınç vb.) ölçüp sinyallere ve dijital veriye çeviren aygıttır. Actuator/uygulayıcı dijital veriyi/komutları fiziksel dünyada uygulayan aygıttır. Örneğin motor, piezzo, selenoid.

Yazılım genel olarak iki kategoriye ayrılabilir:
Sistem yazılımı: Donanımı yöneten. Örneğin işletim sistemi, sürücüler, ağ düzenleyicileri.
Uygulama yazılımı: Kullanıcı için bir iş yapan. Örneğin ofis uygulamaları, tarayıcılar, oyunlar. [Makine kodu (binary) – İnsanın yazdığı/okuduğu kod – Grafik Kullanıcı Arayüzü] Arayüz Metin Kullanıcı Arayüzü (insan-makine etkileşimi):
İnsanın makine ile etkileşiminin metin/komutlar yoluyla yapılması. Örneğin Dos, Unix komutları.

Grafik Kullanıcı Arayüzü (insan-makine etkileşimi):
İnsanın makine ile etkileşiminin resimler/görseller yoluyla yapılması. Örneğin ikonlar, pencere sistemi.

Programlama Arayüzü (makine-makine etkileşimi):
Sistemler/yazılımlar/donanımlar arası etkileşim sağlayan araçlar/protokoller. Örneğin Java Class, TCP/IP. Programlama Dilleri Programlama dili bir makineye neyi nasıl yapacağının iletişimini kuran dildir. Aklımızdaki kavramları programlama dili kullanarak bilgisayarın anlayabileceği katı bir notasyon sistemine çeviririz.

İlk yüksek seviye (3. nesil) programlama dilleri 1950'lerde geliştirildi (Örnek: Fortran, Pascal, Lisp). Zamanla diller mikro yapılardan makrolara soyutlanarak insanların daha kolay kullanabileceği seviyelere geldi. Bugün kullandığımız yazılımlar yaygın olarak C ve Java gibi dillerle geliştirilmektedir. [Programlama Dilleri Tarihi Çizelgesi]
http://www.pfnp.me/wp-content/uploads/2012/11/tongues-programming-languages-history.jpeg Üretim biçimi Yazılımın temel malzemesi kod ve veridir. Her yazılımın bir kod hali bir de koşum (run) hali vardır. Birbirine türlü şekillerde bağlanmış karmaşık ağ halindeki kod makine tarafından çalıştırıldığı zaman makinenin belleği ve işlemcisi arasında gidip gelen ya da üzerinde koşulan listelere dönüşür.

Bir yazılımın çok parçalı, birbirine geçişen, hiyerarşik, ağlı, iç içe, katman katman kendini çağıran, döngülü, soyut yapısını yönetmek ancak kod depoları ile mümkündür. Kod depoları çok kişinin bir arada çalışmasına imkan verir. Yazılım kullanılırken geliştirilmeye devam eder, dolayısıyla zamanla bir çok versiyonu geliştirilir. Bugün bilinen ne büyük yazılımlardan biri olan Linux işletim sisteminin çekirdeğini (kernel) oluşturan milyonlarca satır kod 1500’den fazla kişi tarafından oluşturulmuştur.

Yazılım kütüphanelerden oluşan modüler bir yapıya sahiptir. Bir kütüphane bir başka yazılımın içine aktarılarak fonksiyonları tekrar tekrar kullanılır.

Yazılım standartları farklı yazılımların farklı işletim sistemlerinde birbirleriyle veri alışverişi yapmasını sağlayan veri yapıları ya da anlaşmalardır. Yazılım vs App Akıllı telefonlarda, sosyal medya platformlarında, ve hatta PC’lerde kullanılmaya başlanan “App” denilen yeni fenomen ile yazılım arasında önemli farklar var.

1) Açık kaynaklı olabilme kapasitesi
2) Ortak üretim ve sahiplik kapasitesi
3) Serbest dağıtım kapasitesi Yazılım Sanatı Yazılım sanatçıları işlerini güncel bir teknolojik gelişmeye dayandırmazlar, sürekli değişen atıl kalan teknolojik çerçevelerden bağımsızdır. Dolayısıyla yazılım sanatı herhangi bir spesifik teknolojiden bağımsızdır. Yazılımı metinsel ya da diyagram tarif olarak yazmak genelde uygulanan yöntemdir. Aynı kavramlar farklı programlama dilleri ile kodlandığında farklı sonuçlar verebilir. Farklı makineler farklı çıktılar verebilir.

Yazılım sanatında yazılan işlemsel tariflerin kökleri 60'larda yazılan Fluxus’un tariflerine ve kavramsal sanatın tariflerine dayandırılabilir. Ancak önemli bir farkı, bir görsel, bir şey, bir süreç, ya da bir olay tarif etmez, bir sistem tarif eder. Ve daha da önemlisi bu tarif edilen sistem makineler tarafından teknolojik trendlerden bağımsız olarak tekrar tekrar koşulabilir. Sonuçta yazılım sanatçısı ortaya bir nesne değil, bir sistem koyar, ve bu sistemi deneyimlemek için bir tür “arayüz” ya da bir “instance” verir.

Yazılım sanatında işlem ve veri birbirine karışarak bir amalgam oluşturur. Bu amalgamda dışardan gelen verileri işleyen işlemler ile dışarıdan gelen verilerin kodladığı işlemler birbirine geçişir. 90'lardan beri dijital ağların yaygınlığı ve nihayet internet ile beraber yazılım biçim değiştirmeye başlamıştır, dışardan gelen veri yazılımın sadece işlediği değil kendisini dönüştüren bir parçası olmuştur, bunun etkileriyle yazılım sanatını internet sonrası sanatla ilişkilendirmiştir. http://dugumkume.org/sanat-urununde-nesneden-sisteme-gecis 1868 Öğrenci hareketleri Sibernetik Karşılaşma Sergisi Posteri, ICA, Londra 1968 E.A.T. – Experiments in Art and Technology, 1967. ZKM Mediathek arşivinden. Open Score. Robert Rauschenberg ve Billie Klüver. E.A.T. 9 Evenings performansından. New York 1966 New York’a Ağıt, Jean Tinguely, 1960 Buğulaşma Küpü, Hans Haacke, 1963 Shapolsky et al. Hans Haacke, 1971 Duvar Çizimleri, Sol Lewitt, 1963 “İktidar kurumlarda, devletlerde ya da büyük şirketlerde değil, toplumu oluşturan ağlardadır.“
–Manuel Castells “Bugün biliyoruz ki tümüyle ‘ağlı bağlı’ bir toplumda yaşıyoruz. Biliyoruz ki e-postadan e-ticarete, sosyal ağ servislerinden bankalara, telekomünikasyondan televizyona, sağlık servislerinden toplu taşımaya her yerde dijital izler bırakıyoruz. Biliyoruz ki gerek şehirde gerek Internet’te hareketlerimiz veri olarak kaydediliyor, haritalanıyor, analiz ediliyor ve çeşitli kurumların promosyon, optimizasyon ya da güvenlik sistemlerinde kullanılıyor ve biliyoruz ki bu ‘ağlı bağlı’ dünya her zamankinden daha karmaşık.

Aslen insanın yaşadığı toplumların içinde ağ yapısı ezelden beri vardı. Bugün yaşadığımız boyutta hızlı, karmaşık ve ölçeklenebilir ağlar ancak elektronik iletişim ve yazılım sistemleri ile ortaya çıkabildi. Ancak bu dijital çağa vardığımızda ağlar, kendilerini küresel boyutta organize edebildi ve hayatın her alanına nüfuz etti. Lakin elbette iktidar ortadan kaybolmadı. Manuel Castells’in değindiği gibi iktidar kurumlardan kaydı, ağların içine yerleşti; ağın içinde bağları kuran, koparan, güçlendiren, hafifleten, tekrar tekrar ayarlayan, kontrol eden mekanizmalara geçti. Ana akım medya ile siyasi sistem arasında kurulan bağlar, finansal aktörler ile yasama organları arasındaki ilişkiler, yasadışı ekonomiler ile aynı finans aktörlerinin bağlantıları, dini düzeneklerle devlet liderlerinin ilişkileri, ya da bunların kombinasyonlarından oluşan ağları kuran mekanizmalar egemenliğin yeni sahipleri oldu. ‘İktidar seçkini’ denen mevhum aslında kayboldu ve seçkinler ağın her yeniden düzenlenmesi sonucu yer değiştirir hale geldi. Devlette ya da şirketlerde belli bireylerle ve gruplarla mücadele etmek egemenliğin yapısal mantığını değiştirmiyor artık. Bu sebeple, ağın iktidarıyla mücadele edebilmek için ağı kodlayan mantıkları anlamalı ve yeni alternatif ağlar örülmelidir. Hepimiz sosyal medya ya da Internet kullandığımız için ağın etkilerini yakından yaşıyoruz. Ve bu deneyimlerimizden hissediyoruz ki, iktidar ağın içinde bir yerlerde. Ama çoğumuz bu gücü anlamlandıracak, bağlantıları kuran ya da koparan mekanizmaları eleştirecek, kodlarını çözecek yöntemlerden yoksun bırakıldığımızdan aktif birer özne olma yolunda yetersiz kalıyoruz. Bu durum ağın hikmetini anlayamayacak kapasitede olduğumuzdan değil, bu aşağıda sayacağım iki sebepten dolayı oluyor.

İlk olarak, mevcut ağ haritalama ve analiz araçları mühendisler, bilim insanları, ya da devlet ve iş uzmanları için (yönetişim aracı olarak) tasarlanmış durumda. Dolayısıyla, sadece bu kişiler karmaşıklığı analiz edip yönetebiliyorlar ve ağ zekasını kullanarak çalıştıkları kurumları panoptik güç haline getiriyorlar. Geri kalan bizler, çoğu zaman bu analizlerin özneleri olarak, oldukça karmaşık ve enformasyona boğulmuş bir dünyada yaşıyor olmamıza rağmen bu tür araçları kullanamıyoruz.

İkinci olarak, sade vatandaşın veriye erişimi olmadığına dair bir mit var. Halbuki bizi daima gözetleyen devletler ve şirketler için her birimiz verinin ta kendisiyiz. Kişisel verimizin kendi başına pek bir etkisi olamayacağını varsaymak yanlış olacaktır. Bireyler kendi verilerini bir araya getirerek ortak ağ haritalaması ve analizi yaptıklarında hiç şüphesiz karmaşık yapıları görünür kılabilirler.

Ağ toplumunun karmaşık yapısını halkın anlayamayacağına dair olan mistik imaj ve vatandaşın veriye erişimi olmadığına dair varsayım sebebiyle yaratıcı ve eleştirel bir yöntem olarak ağ zekasını kullanma yollarını günlük hayatımıza katar hale gelemedik.”
(Burak Arıkan, "Ağ zekasını günlük hayatınıza taşıyın", Pi, Sonbahar, 2012) Internet hayatımızın her yerinde, ancak sanatla bağlamına girebilmek için nasıl çalıştığından ve nasıl bugüne geldiğinden kısaca bahsetmek istiyoruz.


Internet birbirine küresel boyutta kablolarla bağlı bilgisayarların oluşturduğu ağların ağıdır. [Dünyayı iletişim açısından birbirine bağlayan deniz altı kablo haritası]
http://www.submarinecablemap.com [Bilgisayar ağından ağların ağı internet’e] Web vs Internet World Wide Web ise Internet üzerinde çalışan bir uygulamadır. Internet üzerinde birbirine bağlanabilen sayfalar ağıdır.

Internet’in temelinde sunucu ve istemci bilgisayarlar vardır, birbirlerine TCP ve IP protokolleri ile mesaj alıp verirler. Bugünkü internette trafiği yüksek performansta tutabilmek için arada bir de mesajları yönlendiren “router” bilgisayarlar vardır. Ayrıca sonradan Domain Name Server denilen IP adresini bir isme haritalayan pasif veritabanları ortaya çıkmıştır, bu sayede IP adresini ezberlemeden doğrudan sunucu bilgisayarların ismini girerek sunucuya ulaşabilmekteyiz.

Web uygulamasında ise, çok basit anlatmak gerekirse, bir sunucu bilgisayar belli bir IP adresinden HTML (Hyper Text Markup Language) ile kodlanmış dosyaları/sayfaları sunarlar, istemci bilgisayar bu sayfalara bağlanarak bir web tarayıcı ile sayfaların içeriğini görüntülerler. Web tarayıcılar HTML protokolünde yayınlanan metinleri okur ve görsel hale getirir (televizyonun sinyalleri görüntüye çevirmesi gibi). HTML dosyaları internet üzerinden TCP/IP paketleri içinde bir bilgisayardan diğerine taşınır. Sayfalar birbirlerine hyperlink ile bağlanmıştır. Web Internet’te en yaygın kullanılan uygulamadır, ve webi yapan standartlar (HTML vb.) W3C vakfı tarafından çok katılımcılı ve herkese açık bir şekilde geliştirilmekte ve yürütülmektedir. Internet üzerinde HTML’den başka protokoller de çalışır. Bu başka protokoller ile çalışan sistemlere Web denilmez. Onların kendi adları vardır, mesela ses transferi için Voice over Internet Protocol (VoIP), chat için Jabber (XMPP), dosya paylaşımı için BitTorrent gibi. Mesela Skype bir web uygulaması değil VoIP uygulamasıdır, Instant Messenger’iniz bir web uygulaması değil bir Jabber uygulamasıdır, dosya paylaşım programınız bir web uygulaması değil bir BitTorrent uygulamasıdır.

Internet üzerinde çalışan diğer bir uygulama da email’dir, SMTP (Simple Mail Transfer Protocol) protokolü ile bilgisayarlar birbirlerine TCP/IP protokolü üzerinden posta alıp verebilmektedirler. Protokol TCP/IP protokolü sayesinde ağların ağı Internet bunca zamandır sürdürülebilir bir şekilde büyümektedir.

Protokol basitçe şöyle çalışmaktadır. Bir mesaj ya da veri önce bir bilgisayar tarafından bir protokol içine koyulur / yazılır (encode), ve sonra bir başka bilgisayar bu adresten mesajı/veriyi istediğinde ya da veri gönderildiğinde, alan bilgisayar önce protokolü decode eder (yapısını çözer) ve bu sayede içindeki veriyi alır / okur. encode > (protocol (data)) < decode “Protokol ağı organize eden makinedir.” der Alex Galloway. “Protokoller bir ağı düzenleyen algoritmik anlaşmalardır. Protokol bir cümle değil, devredir.” Genelde bir ya da çok kişinin katılımıyla düzenlenmiş, üzerinde anlaşılmış sistem tarifleridir. Protokoller katman katman birbirleri üzerlerine kurularak ağı yönetirler. Galloway protokolün hayatımızda nasıl bir etkisi olduğunu basit bir dille şöyle tarif eder:

Yoldaki tümsekler fiziksel bir organizasyon sistemi yaratırlar. Sürücüyü yavaşlamaya zorlarlar. Tümsek gördüğünde sürücü yavaşlamak ister. Polisin varlığında ise yavaşlamak sadece zorlanmış bir davranıştır. Dolayısıyla işaretler aklı, protokoller arzuyu cezbeder. Protokol polis gibi bir superego değildir, tersine her zaman arzulama seviyesinde çalışır. Bertolt Brecht kendi zamanında “Radyo iki yönlü olması gerekirken, maalesef tek yönlü kalmıştır.” der. Televizyon için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Radyonun, televizyonun başına gelen Internetin de başına gelecek mi? Bulut Bilişim Internetin korporatist bir yapıya bürünmesi; Internetin bağımsız bir alan olmaktan çıkma ihtimali. Bir bulut bilişim sağlayıcısı olarak SGK. “Cloud Computing” bir çok bilgisayarın işlemci ve hafıza güçlerinin bir arada uyum içinde kullanılması anlamına geliyor. Çok yüksek trafikli web servislerin ihtiyacı olan yüksek performans, farklı makinelerin birbiriyle uyum içinde ağlı bağlı çalışmasıyla sağlanabiliyor.

Amazon Elastic Compute, Google Drive, Microsoft Azure, IBM ve daha bir çok şirket “Cloud Computing” servislerini birer birer yarışa sokuyorlar. Gayri-merkezileşme / süper merkezileşme antagonizmasında Internet İnternette iki antagonist / uzlaşmaz eğilim aynı anda var olup çarpışıyor:
gayrimerkezileşme - “decentralization” (internetin doğası gayrimerkezi, sınır aşan ve dağıtık bir yapıda)
süpermerkezileşme - “supercentralization” (internet içinde merkezi, denetimli, korporatist güvenlik adalarının yoğunlaşıp genişlemesi: Bulut bilgiişlem, fabric computing, internet of things, gözetim / denetim mekanizmaları vb.)... direniş (dissidence)

Direniş, iktidara karşı-güç oluşturmak için asimetrik bir araç:
Direniş eylemi hakkı (19. Madde)
Direniş mekanı (Hyde Park / Cybe(r) Park)
Direniş / yaratım: "Direnmek yaratmaktır" (S. Hessel) değişimler:
Devletler değişiyor: Yönetişim / hesap verebilirlik / şeffaflaşma / küreselleşme / bağlantılılık / gayrimerkezileşme / devasa-gerçek zamanlı bilgi işleme / toplam gözetim mekanı / otomasyon vb.
Bireyler değişiyor: Siber mekana uzamak (avatarlar, kendini sergileme, sosyalleşme, devasa-gerçek zamanlı bilgi erişimi, topluluklar / bağlantılılık, flash mob, hareketlilik (mobilite)
Platformlar değişiyor: Anaakım medyadan yeni medyaya, yurttaş medyası, devasa-gerçek zamanlı bilgi dağıtımı, hareketlilik (mobilite), yakınsama, bulut bilgiişlem (süper-merkezileşme eğilimi / karmaşıklık) direniş oyununda) yeni oyuncular:
Sızdıran (leaker)·
Alaca karanlıkta bekleyen (lurker)·
Halk (public flash power) Büyük Birader:
Mısır internet kesintisi
“Deep Packet Inspection” (DPI), gerçek zamanlı internet izlemesi
Kuantum bilgiişlem gibi araçlarla ileri kripto algoritmalarının kırılması, anonima ihlalleri vb. Küçük Birader:
“Görünmez internet projeleri” (Invisible Internet Projects - IIP)
P2P ağlarını maksimum güvenlik ve anonimlik koruması ile güçlendiren I2P ağları,
özgür ağ (freenet),
karanlık ağ (darknet),
derin ağ (deep web),
“sanallaştırılmış- veri cennetleri üreten kaos kutuları (virtualization-data haven chaosbox; blacthrow / ultimate chaosbox),
şifreleme ortamları (siber alem/cyberspace’den farklı bir paralel evren olarak cypherspace/şifreli alem)
TOR, PGP, Shields vb... Küçük birader, Büyük Birader'in geliştirdiği iki teknolojiyi ona karşı kullanıyor:

(Direniş) Bilgi(si)nin dağıtımı
Şifreleme teknolojileri (Büyük Birader'in saklanmak için kullandığı teknolojiyi direnişi anonim kılmak için kullanıyor)

Halk da, küçük biraderin sağladığı bu teknolojilerle donanıyor. ekosistemin kaçınılmaz geleceği:
Toplam yakınsama / tek sistem
Bu sistemin ulusal / uluslararası hukuk dışında yaşamasına izin verilmeyecek
İzleme / gözetim yeteneği devlet otoritesine bırakılmayacak kadar tehlikeli
Tek çözüm paylaşımlı yönetişim
Ama bu izleme / karşı-izleme oyununun dışında kalanlar her zaman olacak: Gölge bilgiişlem (dusk computing) ve karanlık bilgiişlem (dark computing) alacakaranlık sayesinde gelecek karanlık olmayabilir..."ikilik hipotezi"nin (duality hypothesis) dikte ettiği bir iyimserlik...
(denis sener, draft – 11 march 2012) "alacakaranlık gücü" / "the powers in dusk" :
İktidarlar da karanlığa iniyor (drone'lar, enformasyon savaşları, süper-merkezileşme...)
O zaman karşı-denge oluşturmak için "alacakaranlık gücü" devreye giriyor.
karanlık iktidar (darker power) / alacakaranlık gücü (power in the dusk)
Bunlar, aynı antagonizm kaynaklarından beslenen ve birlikte-yaşayan (cohabited) güçler... ikilik hipotezi / duality hypothesis:
Karşılıklı etkileşim içindeki bileşenlerden oluşan ve birlikte-yaşayan antagonist sistemler
Böylece, uygulanan her güç, karşı gücünü yaratacak ve ekosistem dengede kalacak.
Çünkü bu güçler, aynı antagonist kaynaktan beslenir (gayri-merkezileşme / süper-merkezileşme)
Bu ikilik olmaksızın pozitif döngü sağlanamaz. çıta yükseltme oyunu / escalating game:

Çağdaş süper-merkezileşme eğilimi, karşısındaki gayri-merkezi Devlet-Dışı-Sistem ile dengelenir.
Bunlar:
aynı BİT ve medya kaynaklarından
aynı görünürlük / görünmezlik koşullarından (örtülü operasyonlar, şifreleme, anonim inisiyatifler vb.)
aynı meşruiyet dinamiklerinden
beslenir... alacakaranlık ışığa boğulabilir mi?
Anonima haktır!
İnsanların, anonim olarak, bir araya geleceği, tartışacağı, paylaşacağı ve etkileşimde bulunacağı bir Hyde Park'a / Cybe(r) Park'a ihtiyaç var! (açık siyaset, yurttaş katılımı ve doğrudan demokrasi mekanı / aracı)
İkilik hipotezine göre, gayri-merkezileşme ve süper-merkezileşme sürekli birbirlerine cevap vereceği için, alacakaranlık asla ışığa boğulamaz! 2008 krizi ile doruğuna ulaşan paradigma değişimi: "Küresel Ağ Kapitalizmi"

1. Ölçek ekonomisinin yerini kapsam ekonomisine (capacity economy) bırakması [Üretim, dağıtım ve tüketim öçeğinin büyüklüğüyle iş gören “ölçek ekonomisi”nin tersine, “kapsam ekonomisi”, üretim sürecinin ve yeni durumlara adaptasyon yeteneğinin esnekliğine odaklanarak ekonomik faaliyetin “kapsam”ını öne çıkarır. Bugün stok yaparsanız batarsınız. Aynı üretim bandını hızla bir başka ürün üretmeye değiştirmeniz, hatta aynı banttan birden fazla ürünü çıkartmanız gerekebilir. Kapsam ekonomisi, arzla belirlenen ölçek ekonomisinin tersine taleple belirlenen kapsamın ekonomisidir. ]

2. Ağ ekonomisinin (network economy) kapitalizmin küreselleşmesinde yeni -ve belki de nihai- bir evreyi anlattığı / kapitalizmin her şeyi birbirine bağlayarak kürenin tamamına yayılması

3. İnovasyon ekonomisinin katma değer ve kar marjı yüksekliği nedeniyle buzkıran işlevi görmesiyle birlikte, yeni kontrol sanayilerinin (bu sanayileri kontrol ettiğinizde toplumu ve değer akışını da kontrol ediyorsunuz - kontrol toplumunun ekonomik temeli) kaynak ekonomilerinden (demir çelik, ağır sanayi, enerji ve bunların finans ağlarıyla bağlandığı askeri-endüstriyel kompleksler), ileri teknoloji endüstrilerine kayması (ICT, biyoteknoloji/farmakoloji/sağlık/life sciences, genetik, nanoteknoloji, enerji teknolojileri, çevre teknolojileri, -ağ- güvenlik ve gözetim teknolojileri ve küresel finans ağlarıyla bunlara bağlanmaya çalışan yeni askeri-endüstriyel kompleksler -drone'lar, enformasyon savaşları vb.) (Eski kontrol sanayilerinden sadece gıda ve enerji varlıklarını koruyor, ama biyoteknoloji ve enerji teknolojilerine bağlanarak – ve ciddi bir biçimde ICT / network yatırımı yapıyorlar: Shell, Mobil, Gazprom ve Nabucco, Google’un frekans ihalelerine girdiği, IPTV yatırımları yaptığı yeni ortakları…). Bu üç temel, aynı zamanda bir post-kapitalizm evresinin de temellerini veriyor:

1. Kapsam ekonomilerinin kırılganlığı (hız, esneklik ve adaptasyon nosyonlarıyla belirlenen kapsam ekonomileri, ölçek ekonomisinin güvenliğinin altını oyuyor ve kontrolün kolayca el değiştirmesini mümkün kılıyor (asimetrik güç).

2. Network içinde barındırdığı antagonizma ile (rekabet / işbirliği) kapitalist birikim ve mülkiyet rejiminin altını oyuyor (P2P, gift economy, participatory economy, piracy vb.)

3. İleri-teknoloji sektörleri ve genelde kapitalist rejim, küresel ölçekte reel krizlerle (gıda, enerji, iklim, çevre krizleri) baş edemiyor (reel krizleri yönetmek ekonomik krizi yönetmekle aynı şey değil). Küresel risk haritası gerçek bir küresel yönetişimi zorunlu hale getiriyor ve yeni bir "iş mantığı"nın ortaya çıkmasını zorluyor (rasyonalist tahakkümden akıl-doğa-insan sembiyozuna geçiş - naturalizm / hümanizm dengesi - sürdürülebilirlik ve ekosistem - yeni bir endüstriyelleşme paradigması -sosyal ve ekolojik sürdürülebilirliğin içinde konumlanan bir iş ekosistemi). Bu da yeni askeri-endüstriyel kompleksin karşısında farklı bir ekonominin imkanını ortaya çıkarıyor. Yeni kontrol endüstrileri ve sanat:

Yeni kontrol endüstrileri haline gelen biyoteknoloji (ve farmakoloji, yaşam bilimleri vb.), nanoteknoloji, genetik, enerji teknolojileri ve çevre teknolojileri ile sanat arasında da bir bağ gelişiyor.

Bu bağ, özellikle dil kullanımı kavramı temelinde gelişen bir bağ ve dil üzerinden ortam (medyum) kullanımına da açılıyor. “Kritik” bir örnek: Critical Art Ensemble, Free Range Grain, 2009

“‘Critical Art Ensemble’ grubu, biyoteknolojinin sosyal ve politik boyutlarına odaklanmış ve bu boyutları ‘taktik medya’ (yani amaçlı aktivizm) olarak adlandırdıkları bir ortama dönüştürmüşlerdir. Projeleri, biyoteknoloji endüstrisinde çalışan ve ondan kazanç sağlayanların geliştirdiği faaliyet ve uygulamaların temelini oluşturan varsayımları açığa çıkartan, onları ifşa eden soruşturmalara dayanan bir tür ‘kamusal bilim’in ortaya çıkışını kolaylaştırmaktır. Örneğin, ‘Özgür Çiftlik Tohumu’ (Free Range Grain) adını verdikleri projeleri için gezici bir laboratuvar kurup, halktan insanların kendilerine getirdikleri gıda örneklerinde genetik olarak değiştirilmiş organizma bulunup bulunmadığını test etmişlerdir. Kendi ifadeleriyle, ‘küresel ticaretin kaygan mekanının, otoritelerin bizi koruduğunu iddia ettikleri kirlenmeyi bizzat nasıl yarattığını göstermeyi’ amaçlamışlardır. Bunu yaparak, sadece kurumsal biyoteknoloji endüstrisinin gerçek etkisine dikkat çekmekle kalmamışlar, aynı zamanda katılımcılara kanıtlara dayanan bir eleştiri temeli sunmuşlardr. Bu dolaysız angajman stratejisi, korporatist çıkarlar ve operasyonların gündelik gerçekliğine işaret ederek, insanların sorunun çözümüne katılımını seferber etmiştir. Aynı zamanda burada hiç bir uzmanlık hiyerarşisi de yoktur. İnsanların kendi tüketimleri için satın aldıkları ürünler, yani hayatı desteklemesi gereken şeyler hakkında kanıtlara dayanan enformasyon sağlayarak, herkesin kanıtın ortaya koyduklarını çözümleyecek bir konuma dahil olmaları sağlanmıştır. Kanıt, o halde, diyalogun başlayabileceği bir temeldir; politik katılımı harekete geçirir ve, gücü kimin elinde tuttuğuna ve bu gücün hayatlarımızı idame ettirmek için yaptığımız seçimler ve giriştiğimiz çabalar üzerinde nasıl kullanıldığına dair bir tartışmada insanları muktedir kılar."
(http://www.artandeducation.net/paper/political-activism-and-art-a-consideration-of-the-implications-of-new-developments-in-practice/) (http://www.critical-art.net/FRG.html) Critical Art Ensemble, Marching Plague 2005-07

“Yürüyen veba”, askeri ve bilimsel mantık açısından, dünyanın çeşitli yerlerinde geliştirilen mikrop savaşları programlarının tarihsel başarısızlığına yönelik bir keşiftir ve kanıtlanmış başarısızlığa rağmen ABD’nin bu programları neden sürdürdüğünün sorgulanmasıdır. Proje, video, enstalasyon ve performansları entegre eden farklı biçimleri barındırır. (position paper: http://www.critical-art.net/mp.html) Future evolutions of our food systems - After Agri

“After Agri”, Michiko Nitta ve Michael Burton'ın işbirliğiyle geliştirdikleri bir soruşturmadır. İşbirlikleri, gıda sistemlerimizin geleceğine bakarak, yeni kültürel devrimin tarımın yerine geçip geçmeyeceği sorusunu sorar. Buna bağlı olarak türümüz ve uygarlığımız nasıl dönüşecektir?
http://we-make-money-not-art.com/archives/2012/10/after-agri.php#.UPsCqqHF3Oc #A.I.L. "artists in laboratories"
http://we-make-money-not-art.com/cgi-bin/mt-search.cgi?search=%22artists+in+laboratories%22&IncludeBlogs=2 Yeni yaşam biçimleri Alain Badiou, sosyal olarak üzerinde uzlaşılabilecek, sanata “özgü” nitelik diye bir şeyin olmadığını söylemişti: Sanat üretimi, taş yazıtlardan İnsani Komedya’ya, kozmopolit şehrin uğultusundan Varèse, Cage veya Scanner’ın eserlerine, duyulur olan aracılığıyla var olan aynı bilinç dışı ifade edici güce (unconscious expressive power) aittir.
“Sanat, karakteristik ayırt edilemezliğiyle tanınır” der Badiou ironik bir totolojiyle. Modernist avant-garde, farklı biçimlerde sanatın kendisini ayrı bir pratik olarak yok etmesini ve yeni bir estetik deneyim anlayışıyla yer değiştirmesini (yani sanatın yeni yaşam biçimlerinin geliştirilmesiyle özdeşleşmesini) aradılar. Sanat ile “sanat-olmayan” arasındaki flu alan, sanatın ileri teknoloji dilleriyle kurduğu bağda kendisini açığa vurabilir. Bu sanatın, “yeni yaşam biçimlerinin geliştirilmesi”yle kurduğu bağ olabilir.

Antonio Negri, “Sanat ve Çokluk”ta, Heidegger’in “techné / poiesis” bağlamını düşündürecek bir biçimde, araçsal akıl (instrumental reason) ve ölçüm (measure) mantığının gelişimini ve bugün sınırlarına çarparak kendi üzerine kapandığı gelişmeyi şöyle anlatıyor:

“Modernitenin altın çağı boyunca (hümanizm ve Descartes arasında) kendilerini kendiliğinden sunan, Hegel ve Bergson arasındaki gümüş çağında düzenlenmiş bir dünyanın metafizik sentezi olarak ifadesini bulan, ve bronz çağında Weberci araçsal akıl ve Keynesci planlamanın şiddetini yüklenerek gelen ölçüm ve araçsal akıl, - işte bu ölçüm ve akıl artık sonuna geldi. (...) Peki, bu postmodernitenin kültürel yasası ne? Bilmiyoruz, böyle bir yasanın var olduğundan da kuşkuluyuz. Bildiğimiz şey, bu büyük dönüşümün hayatın içinde gerçekleştiği ve yeni varoluş ifadelerini hayatın içinde bulduğu: Ölçüsüz figürler, biçimsel ölçülemezlik-canavarları. (...) Postmodernitenin bu yeni ifade edici gücünü izleyerek bazı çağdaş filozoflar onu nitelemeye çalıştı: Lacan, yeni olana ve sanata ve genelde göstergelere özgü bu ölçü yokluğunu zaten temellendirmişti; Derrida’da, marjin’in üreticiliği kendisini dağıtarak yeni düzen biçimleri arıyordu; şu ya da bu şekilde Nancy ve Agamben, bu alanları nihai sınırlarına kadar sürdü... Bu yazarların hiçbirinde inovasyonun canavarlığının pozitif olarak nitelendiğini görmüyoruz, ama eserlerinde ontolojik hiddetin anlık duyumu ve yoğunluğunu görebiliyoruz." "Nihai olarak bu yazarların algılamayı başaramadığı şey, keşfetmeye çıktıkları bu malzemenin, yeni dünyaların yapıldığı çamur olduğudur. Ontolojik boyut sınırlarını hiçliğin kıyısında bulmaz, daha ziyade, cesurca ve seçenekleri olmaksızın bu imkansız marjin’de eylemde bulunan insanların kurucu kapasitesiyle yaşar. Ontolojik boyut kendisini sürekli daha da asalaklaşan bir sermayenin buyruklarına teslim etmez, hareketli, esnek, kırılgan koşullarda umutsuzca çalışan gayrimaddi emekçilerin çoğul entelektüelliği temelinde gelişir." Negri’nin “yeni dünyaların yapıldığı çamur olan bu yeni malzeme”si, Badiou’nun sanat ile sanat-olmayan arasında beliren “yeni yaşam biçimleri”dir. Sanatın, araçsal aklı ve ölçüm mantığını boşa çıkartacak bir biçimde, (ileri) teknolojinin dilini ve malzemesini çokluğun içinde vücut bulabileceği “yeni yaşam biçimleri” yaratmak için kullandığı bir döneme giriyoruz. Endüstriyel olan hızla amatörün eline geçebiliyor. “Biyoteknoloji laboratuvarların dışına çıkıp sanatsal faaliyetin konusu olduğunda ne olur? Sanattaki bazı yeni gelişmeler, bir kere daha, sanat ve bilimin iki bağlantılı çalışma alanı olduğunu vurguluyor. Çevre krizi, yeni teknolojiler ve klasik ‘kendin yap’ (DIY) rehberleri sanatçılara, sokak düzeyinde ve galeri mekanı içinde hayata geçirebilecekleri taktik projeleri gerçekleştirmek için stratejiler sağladı. Bu stratejiler, kültürel faaliyet ve bilimsel süreç arasındaki yabancılaşmanın altını çizmek için, bilim ve sanat arasındaki sınırları araştırmaya odaklanıyor. Ernst Fischer, ‘Sanatın Gerekliliği’nde (1959), tarihe baktığımızda her iki disiplinin de gündelik yaşam ritüellerinden doğduğunu görebileceğimizi söylemişti. Bilim ve sanat arasındaki ortak zemin şöyle konumlanabilir: “insan kavrayışını güçlendirmek ve dünya deneyiminin kapsamını artırmak için temel bir irade (istenç). Yine, her iki disiplinde de ortak olduğu görülen şey, “yeni bir şeyi anlama ve bunu diğerlerine iletmekten haz duymak”tır. Bu kapsamda, sanat ve bilim, bir gözlem, deney ve araştırma dinamiğini paylaşır.

Bunun da ötesinde, sanatçılar, bir iletişim ve araştırma aracı olarak sanat ve bilimin etik-politik ve sosyal boyutlarını da sorgularlar. Yine de, sanat ve bilim arasındaki ayrım, erişim sorununda netleşir. Bilimsel bir laboratuvar bir uzmanlar mekanı iken, sanat mekanı potansiyel olarak herkese açıktır. Yine, bilimsel ürün nesneldir, sanat eseri ise farklı yorumlara açıktır. Bu bağlamda, sanatsal faaliyet , bilgi ve enformasyonun ya akademik kurumlar ya da şirketler tarafından dağıtıma sokulduğu yolları anlamaya çalışır. Bu yüzden, dünya hakkında bildiklerimizi nasıl bildiğimiz ile ilgili epistemolojik bir soru ortaya çıkar.”

(Katerina Gkoutziouli, Art and Biotechnology: When art looks into science, https://therestisart.wordpress.com/2010/10/26/art-and-biotechnology-when-art-looks-into-science/) çokluk Çokluk saf içkinliktir.

Negri ve Hardt, Deleuze’den hareket ederek, çokluğun bir tür dil gibi organize olduğunu söylerler. Bir dilin bütün unsurları, diğer unsurlardan farklılıkları temelinde tanımlanır, ama yine de birlikte işlev gösterebilirler.

Özgül bir ifade, sadece dilsel unsurların bileşimi değil, gerçek anlam üretimidir: ifade bir olaya ad verir.

Tıpkı bir ifadenin dilden doğması gibi, bir karar da, bütüne anlam verecek ve bir olayı adlandıracak bir şekilde çokluktan doğar.

Çokluk’un kendisi, kendini ifade eden bir dil gibi, etkin bir öznedir.

Negri ve Hardt, sanatı çoklukla ilişkilendirir. “Kültürü küreselleştirirken aynı zamanda değerlerini yıkan ve saptıran bu cehennem makinesinin içinde ve karşısında hep bir hayalet vardır, başkaldıran bir ruh. Kültürel iletişim döngüsü mükemmel ve kendine yeterli olsa bile, bu ruh kendisini dışsal ve diğer şeylerle doyurur: bedensel arzu, çoklukların özgürlüğü, dillerin gücü. Telematik iletişimin dehşet verici soyutlaması içinde bir şey kendisini öznelleştirir: Çokluk’un ruhu. Sapkınlaştırılmış göstergeler dünyasında birileri basit hakikat göstergeleri üretir: Basquiat’ya bakın, onun çocuksu göstergelerine ve ütopyacı betimlemelerine... Üretim dilsel hale gelir; buna bağlı olarak öznellik şimdi kendisini dil aracılığıyla sunar. İletişimin soyutlaması tekilliklerin bedeni haline gelir... Böylece çokluk doğar...” (Antonio Negri, Sanat ve Çokluk) İçinde bulunduğumuz, küresel bir sivil savaşa dönmüş durumda, sanatçı ne yapabilir?

Veya, Hardt ve Negri’nin İmparatorluk terminolojisiyle, çağdaş küresel sermaye ve denetim aygıtlarının mekan-olmayan mekanında sanatın yeri nedir?

Bir yanıyla, 20. Yüzyılın sanat ve politika arasındaki ilişkilere dair engin literatürüne aitmiş gibi görünen bu soru, Negri için, derin bir biçimde ontolojik bir sorundur ve maddi bir özgürleşme arzusunun kurucu gücüyle ilgilidir.

Sanatsal pratiği “savaşa karşı bir mücadele” olarak konumlayan Negri ve Alliez, radikal politikanın “özne”sine yönelir: Komünizme yönelen bir eğilim ve pratik Vitalizm deneyimi olarak “Çokluk”...

“İşbirliğine (ve ortaklığa) dayanan çokluğun gücü”... Sermayenin dolaşan otomatizmi ve emperyal savaşın budalaca her-yerdeliği, “duyum malzemelerine daha derin bir kozmik gömülme yoluyla” parçalanmakla kalmamalı – bu aynı malzeme, güvenlik şantajından ve kırılgan/kaygılı bir ticari barışın algısal tuzaklarından kurtarılmış kolektif varoluş ve üretim biçimlerinin inşası için gerçek vektörler ve bileşenler haline getirilmelidir.

Negri ve Alliez, bu bağlamda, hipermodern savaş rejiminin sunduğundan daha derin, daha gayri-insani (kozmik) bir farksızlaştırma önerir ve herhangi bir kontrol simülakrumundan ve her şeyin üstünde, herhangi bir egemenlik ya da “potestas” durumundan özgürleştirilecek bir çokluk politikasına geçmek gerektiğini söyler.

Sermayenin içkinliği ve emperyal kontrolün yer-sizleşmesi (dis-location), “karşı-olma”nın antagonizmin mümkün olduğu mekanların aktif bir şekilde yaratılmasından ayrı düşünülemeyeceği anlamına gelir.

“Teröristlerle pazarlık etmeyiz” mantrasında olduğu gibi, İmparatorluk’la pazarlık edemezsin. Mevcudun şiddetli ontolojisini yüklenme iradesi, sanatçıyı hem tekil bir değişken hem de barışı icat etme yeteneğine sahip bir direniş öznesinin amblemi haline getirir;
bir zamanlar larva halinde ve her yerde olan, Çokluk adını taşıyan bir özne. sanat ürünü olarak nesne vs sistem (instance, interface) 20. Yüzyılda başlayıp hala devam eden önemli bir tartışma, “sanatın nesneden kurtulması”, Hegel’in bakışı ile doğrudan bağlantılıdır. Hegel’in şiir için söylediği şeyi bugün performans sanatı için de söylemek mümkündür. Ama aslında sanatın hakikati, ürettiği nesneden bağımsız olarak, temsiliyetsiz bir görünüş yaratabilir. Bu sanatın dil ile ilişkisi ile ilgili bir tartışmadır. Sanatın dil ile olan ilişkisi, kullandığı ortam kadar yaratım süreciyle olan ilişkisini de belirler. 20. Yüzyılın avangart akımları, farklı dillerin iç içe var olduğu ve yaratım sürecine izleyiciyi de katan işleriyle, sürecin bitmiş işten (nesneden) daha önemli olduğu vizyonunu miras bıraktı. Sanatsal dil yaratım sürecini bakışa açar. Nesne ise bu süreci örterek, gizleyerek “değer” kazanır. Sanatın nesne üretirken bile nesneden özgürleşmesinin arkasında yine bu dil bağı bulunur. Sanat üretilen “iş”te konuştuğu dili görünür kılarak süreci dışa vurur ve işin nesneye dönüşmesine engel olur. Bir Rönesans resmindeki boya katmanlarını kat eden fırça darbelerini, bir Bacon resmindeki akışkanlığı, bir Dada sistemindeki işlemselliği düşünün. Performans sanatı ise, eylemi bir dil ve bedeni bir medyum olarak “kullanırken” nesneden kurtulup süreci plastikleştirmeyi hedefliyordu. Ama Joseph Beuys’un deyimiyle sürekli devinim içinde olan bir “sosyal plastik”ti bu . Marina Abromovic şöyle der: “21. Yüzyılda sanat nesnesiz olacak. Nesneler aslında izleyici ile sanatçının niyetleri arasında birer engel. İzleyici ve sanatçı arasındaki dolaysız enerji alışverişi için nesneler aradan çekilmek zorunda.”

(“Marina Abromovic in Conversation”, New Moment, özel sayı: "La Biennale di Venecia", N: 7, Spring 1997) Teknoloji dillerini içkinleştiren sanatsal faaliyet, nesne yerine sistem kurmaya yönelir; yaratım süreci işlemin kendisidir.

Bu niteliğiyle zaten bitmiş işten çok sürecin kendisini “eser” olarak sunar, ki bu “eser” bir “nesne” değildir artık... temsiliyet / gerçeklik sorunsalı Ağ sanatının teknolojiyle ilişkisi, sanatın teknik ile kurduğu çok eski ilişkinin yeniden canlandırılmasıdır bir bakıma; bu bağlamda daha çok Heidegger tarzı, “teknolojik kuşatma”yı boşa çıkaracak bir “poiesis” (sanat) ve “techné” (teknik) ilişkisine referansta bulunur; ya da Foucault’nun gördüğü gibi, araçsal aklın şiddet yüklü alanından çok “şeyleri yapma tarzı” olarak “techné” kavramını ayrıcalıklı kılar. Ağ sanatı teknolojiyi bir gündelik hayat pratiğine, “öteki”ne dönüşmek için kimlik politikalarını ve Kartezyen “ikili mantığı” içinden oyan yaşamsal bir stratejiye, ağ üzerinde “geçici otonom bölge”ler yaratarak insanlarla buluşmasını sağlayacak bir akımlar mantığına dönüştürür. Sanat, “gerçeklik” ve “sanallık” arasındaki bildik kutuplaşmayı reddeder ve ikisinin arasında geçişken bir algıyı (hiper-algıyı) ortaya koyar. Bu bağlamda, “ağ” gerçektir, gerçekliğin temsili değil. Enformasyon matrisi içinde sanat “nesnesiz nesneler” (sanal nesneler) yaratır; yaratımı işlemin kendisidir ve ağ yapısından ötürü doğasında etkileşimlidir.

Ağ üzerinde sanat, tıpkı “makinedeki hayalet” gibi, ağ üzerinde insana ulaşır. Ağa bağlı insan, bir tür “insan-sonrası”dır (posthuman). sanat, dil ve teknoloji Sanat ve dil arasındaki karmaşık ve katmanlı ilişki sanat hakkındaki teorik literatürün ayrıcalıklı bir bölümünü oluşturur. Bu doğaldır, çünkü sanat “medyum”suz yapamaz ve sanatın medyumla ilişkisi dil(ler) ile olan ilişkisine bağlıdır. Sanat, ister nesne üretsin ister üretmesin, kendisi sayesinde vücut bulduğu, içine nüfuz ettiği veya sızdığı ya da yaratılmasına katıldığı medyumla ilişkisini dil içinde kurar. Bu dil(ler) semantik, plastik, görsel, işitsel, eylemsel (kinetik) veya teknolojik olabilir ya da tümü / bir kısmı etkileşim içinde bulunabilir…

Sanatın yaptığı da genellikle budur: dilleri etkileşim içine sokmak ve yüzleştiği bu kaosu anlamaya/anlamlandırmaya uğraşırken yeni diller kurmak, yeni düzenlemeler (agencement) türetmek, yeni kaçış çizgileri bularak bu düzenlemelerden özgürleşmek (Deleuze & Guattari)… Sanatın (teknolojik) dil ile olan ilişkisini açımlamak için konumlanması gereken bir kaç kavram var: Bunların ilki, Fluxus sanatçısı Dick Higgins’in 1964’te yeniden canlandırdığı “InterMedia” (mecralar arası) kavramı. Özellikle performans sanatı için ayrıcalıklı bir konum kazanmış olan ve birer iletişim ortamı olarak "medyum"ların kesişme ve etkileşimiyle yeni işlevler kazanmasını temsil eden bir kavram olarak, her türlü sanatsal ifadenin vücut bulabileceği "plastik" bir "gramer"e referansta bulunur. Bu kavram "ara-da olma"yı, "ara-varlık"ı anlamlandıracak ve ifade edecek göçebe dili, üslubu, tarzı konumlar. "InterMedia", bir sanat akımı, bir sanat yapma türü, bir sanatsal dilden çok; hayat, dil, birey ve topluluk arasındaki ilişkileri hakikatle aynı özden ilmeklerle, diller ve medyalar arasında kodlanmamış, dolayısıyla da deşifre edilme gereği duyulmayacak bağıntıları kullanarak dokuyan bir “ağ bilgisi”dir. 1 Bu kavramların ikincisi müzikten ödünç alınan “InterMezzo” kavramı (Gilles Deleuze - Félix Guattari, Milles Plateaux, Minuit, 1980). Müziğin akışkanlığını sağlayan, ritimler arasında ara-ritim kıvraklığında göçebe bağlar dokuyan bir düzene referansta bulunur. “InterMezzo” kavramının müzikal bağlamını genişletir ve disiplinler arası bir etkileşime sokarsak, serbest vezinde kurulmuş, hiyerarşik olmayan bir "katmanlar" çoğulluğuna referansta bulunuruz: "Bölüm"lerden değil, birbirlerinden bağımsız, aynı göçebe bakışın mekânları olabilecek, "başı ve sonu olmayan, ama hep 'arada' olan" "yoğun süreklilik bölgeleri"nden, “geçici otonom bölge”lerden oluşan bir “arabölge” (William S. Burroughs, interzone); hep aradan akan, düşünceyi her yandan topladığı zihinsel alüvyonla verimli kılan bir zihinsel akımlar deltası… "Intermezzo" kavramı ile, "dır" fiili yerine "ve" bağlacıyla iş gören, gösteren'in egemenliği yerine bildirim'in özgürlüğünün geçtiği bir akımlar şebekesi olarak düşünebiliriz dili; bu dil, hareketli, otonom zihinsel bölgeler arasında etkileşim kuran bir "ağ mantığı"; göçebe bir düşünce, bir tür "göçebebilim" in dilidir. 2 Bir başka kavram da botanikten ödünç alınmış "köksap" (rhizome) kavramıdır (Gilles Deleuze - Félix Guattari, Mille Plateaux). "Bir köksap ne başlar ne de biter. O hep ortadadır, şeylerin arasında, bir ara-varlık, interMezzo. Ağaç soy zinciridir, ama köksap birleşmedir, yalnızca birleşme." "Köksaplı yönelim", şeylerin arasında kayarken, ağ düğümü olarak "VE" mantığıyla "ontolojiyi tersine çevirmek, temeli azletmek, sonu ve başlangıcı iptal etmek"tir. "Orta-yer, artık ortalama anlamına gelmez. Tersine nesnelerin hız kazandığı bir alan olup çıkar. Şeyler arasında, bir yerden bir başkasına giden, yeri saptanabilir bir ilişki türü değildir. Bir sarkaç salınımıdır, bir o yana bir bu yana süregelen bir hareket. Başı sonu olmayan, kıyılarından taşan ve ortasında her zaman daha hızlı coşan bir akarsu." Kökü seyyare, herhangi bir noktası başka herhangi bir noktasıyla bağıntılanabilecek, sapıyla uzayan, yayılırken kök söktüren, yörünge kaçkını "yersizyurdsuzlaştırma (déterritorialisation) vektörleri" üzerinde kayan ayrık otu; heterojen bir "ara-varlık”: birbiri üzerinde kayarak ilerleyen farelerin oluşturduğu sürü; çete bağıyla hareket eden kurt sürüsü; akıncıların sızma hareketi; bilgi ve iletişim teknolojilerinin “organik-olmayan bir hayat” bulduğu "silisyum-düzenlemeleri"ni kat eden bildirim sürülerinin hareketi; gerilla hareketleri... 3 Son kavram ise "akım-dil" (flux-language) (Gilles Deleuze - Félix Guattari, agy; G. Deleuze, "Entretien 1980", L'Arc No. 49, 1980, sf. 99-100). "Yersizyurdsuzlaşma", alışılageldik "dil sistemleri"nde imleyen-imlenen formülüne bağlı olarak birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılan 'ifade' ve 'içerik'i öyle geçirgen bir komşuluk ilişkisine sokar ki, aralarındaki ayrım kalıcı olmaktan çıkar. İfade ve içerik, imleyenden vazgeçerek, Hjelmslev'in dil kuramında haber verdiği akışkan ilişkiyi kurarlar. Sürekli birbirleri "haline gelirler". Dil, ifade ve içerik akımlarının süreğen sistemi haline gelir. "Intermedial" dilin dile-getirme ve düşünce arasında kurduğu anlık hayati ilişki "sürekli birbiri haline gelme" ilişkisidir. Dil, bu akımlar mantığında bulur göçebe gramerini… Bu Akım-Dil, hayat - hakikat - sanat arasında akan kesintisiz bir "haline-gelme" sürecidir. 4 Bu dört kavram, ağ içinde sanatın kurduğu “göçebe dil”i anlamlandırır. İktidar aygıtının bireyleri yersizyurdsuzlaştırdığı, ama bunu onları "mülkiyet", "para", "statü" ya da "meslek" gibi kimlik konumlamalarıyla yeniden "yerli-yurtlu" kılıp, daha doğrusu "yurt" simülasyonlarına bağlayıp denetim altına almak için yaptığı ve çoğunlukla da başarısız olup bireyin kaçış çizgilerini şiddetle, terörle kesmeye çalıştığı bir dünyada, bu göçebe dil, dillendirdiği başka bir hakikatle, bu çatışmaya koşullanmış durum karşısında hakiki bir "duruş" alma imkânı sağlar.

Çoğullukların, çocuk, kadın, erkek, hayvan-oluşların birbirine geçerek, tektip "normapatolojik" bireysel gettolarımızdan kaçış çizgileri açtığı, kesişen yersizyurdsuzlaşma vektörlerinin göçebe ağlar kurduğu başka bir dünyanın hakikatini dillendirerek duruş alma imkânını... Sanatın ağ içinde kurduğu göçebe teknolojik dil bir “hiper-dolayım”ı (hypermediacy) mümkün kılar. İnternetin hiper-medyumunda, HTML (dil), TCP/IP (protokol), DNS (düğüm) takımyıldızlarından oluşan hiper-galakside sanat, “intermedial” bir gramer ve “köksapsı” bir dolaşım hareketiyle “intermezzo” bağlantılar üzerinden kayarak göçebe bir “akım-dil” kurar ve bu dil sanatın hem “nesnesi” hem de “süreci”dir. Ağ sanatı, "dır" fiili yerine "ve" bağlacıyla konuşarak etkileşim kuran, "ara bulan" bir sosyal linguistik. ortam (üretim, sunum, dağıtım)
+ “postmedium condition” Sanatın “kullandığı” ortam (medium) olarak teknoloji sorunsalı, aslında sanatın bildiğimiz anlamda “nesne” (sanat eseri) üretmediği bazı yeni dil kullanımlarında (mesela bir işlem olarak ağ sanatında veya sürece odaklanan bir biyoteknoloji sanatında), sanatın üretimi, yaratım süreci, sanatın sunumu ve izleyicisine ulaşması (dağıtım) sürecinin “nesne” / “eser”in önüne geçtiği bir dönemi işaretlemektedir.

Buna ortam-sonrası koşul (postmedium condition) diyebiliriz. Aslında bu geçiş, Dada veya Situtaioniste’lerin işlemsel sanatıyla, performans sanatının nesne üretimini tamamen dışlamasıyla veya Fluxus tarzı enstalasyon / performans karışımı işlerde başlamış olan bir koşulun gelişerek sürmesidir. Elbette, bu gelişme, sanatın artık hiç bir zaman “nesne” üretmeyeceği veya artık “sanat eseri”nden bahsedemeyeceğimiz anlamına gelmez. Bildiğimiz gibi, tarihsel koronolojiye bakmaksızın çok farklı sanatlar eşzamanlı olarak var olmakta ve gelişimlerini sürdürmektedir.

Bir sanat (dili) diğer bir sanatı (dilini) ortadan kaldırmaz veya yerine geçmez. (Sanatlar birlikte var olurlar ve Nancy’nin dediği gibi “sanat yoktur, sanat her zaman bir sanatlar çoğulluğudur). sanat sosyal varlıktır
(kendinden mütevellit vs çevresiyle/sistemle bağımlı) öznellik / kimlik / anonimlik “Özne sorunu”

Sanat ve kimliklenme / kimlikleme

Anonima (lurker, leaker, hacktivizm, Cypher Punks, kripto anarşistler, Anonymous, Lulzsec, Telecomix vb...) Sanatçının anonim kalması, sanat öznesinin birden çok kimliği dilediği gibi kullanması veya tam bir kimliksizleşmeye gitmesi, sanat tarihinde bir çok kez karşımıza çıkmış bir durumdur. Bugün özellikle ağ sanatında (ağ kültürüne içkin anonimlik alt kültürünün de yardımıyla, ayrıca anonimleştirme tekniklerinin sağladığı avantajlarla), sanatçı özne kendisine yüklenen kimliklerden sıyrılarak tamamen anonim kalabilmektedir. Bu anonimlik, özellikle kolektif sanat faaliyetlerinde karşımıza çıkmakla birlikte, ağ ve teknoloji dillerini kullanan sanatçıların, sadece kendilerine yarattıkları anonim kimliklerle var olduklarını da görüyoruz. Referanslar:

http://turbulence.org/netartistindex.html http://www.medienkunstnetz.de http://rhizome.org/artbase http://en.wikipedia.org/wiki/History_of_the_Internet Teşekkürler... "1:1" - 1999 - Lisa Jevbratt 24 Hour Psycho - 1993 - Douglas Gordon 100 Special Moments - 2004 - Jason Salavon A Tool to Deceive and Slaughter - 2009 - Caleb Larsen Carnivore - 2000 - RSG China Channel - 2008 - Aram Bartholl, Evan Roth, Tobias Leingruber (Éric Alliez & Antonio Negri, “Peace and War”, Theory, Culture & Society, Nisan 2003 20: 109-118) Ağ: Çokluk, göçebe, yersizyurtsuz ve sürekli hareket halindedir. Yani Çokluk, “kendi kurucu projelerini pozitif bir şekilde ifade eden, besleyen ve geliştiren insanlardan oluşan sınırsız bir ağ yapısıdır”. Hardt ve Negri, aktif otonom ağlardan oluşan bir dünya betimler. Bu ağlar, demokrasinin mümkün olması için hayatidir, çünkü demokrasi sadece farklılığın bedenlenebileceği sosyal ve politik bir söylemle gelişebilir. Sanat, bu otonom çokluk ağlarının en etkilisidir.

[Machiavelli’den Barabasi ve Latour’a ağ teorisi, - ANT, graph theory vb.... + Dada, Situationist’ler + relational aesthetics, tactical media] Nesne vs Sistem

Bugünkü kontrol toplumunda sanatçının sistem üretmesi bir aciliyet
Üretilen sistemin deneyimlenmesi ancak arayüzler tarafından mümkün
Bir sistemi tümüyle deneyimlemek mümkün olamıyor, gerek var mı? Sanat ve politika
Aktivist ağları / sanatçı ağları
"Activist by intent" (amaçlı aktivizm) / "Activist by design" (aktivist söylemin / pratiğin dil ve ortama dönüşmesi)
Hacktivizm ve sanat (kod, hack ve dil) The Clock - 2010 - Christian Marclay Clock for 300 Thousand Years - 1987 - Tatsuo Miyajia Koleksiyoncu Sanatçı Ağı - 2011 - Burak Arıkan Eigenvekil - 2007 - Ali Miharbi Every Icon - 1996 - John F. Simon Google AdWords Happening - 2003 - Christophe Bruno Homes For Sale - 1999/2001/2002 - Jason Salavon Kopienkritik - 2011 - Oliver Laric Mars'taki Yüzler - 2010 - Ali Miharbi Maximum Security - 1998-2004 - Yucef Merhi Access - 2003 - 2011 - Marie Sester Zapatista Tactical Floodnet - 1998 - Brett Stalbaum - Electronic Disturbance Theater Newstweek - 2011 - Julian Oliver, Danja Vasiliev Orpheus and Eurydike - 1994 - Dimitry Prigov Own, Be Owned, or Remain Invisible - 1998 - Heath Bunting Payphone - 2002 - Robert Lazzarin Public Access - 2010-2011 - David Horvitz Robotic chair - 2006 - Raffaello D’Andrea, Max Dean, Matt Donovan Seance - 2011 - Ali Miharbi Mass Ornament - 2009 - Natalie Bookchin UTV - 2007 - Rob Duarte Glitchr - 2012 - Evan Priestley, Laimonas Zakas Shredder - 1998 - Mark Napier Tiananmen Square Paintings (20 years later) - 2009 - Michael Mandiberg Ortak Yönetim Kurulu Üyelerine Göre Vakıflar Ve Şirketler Ağı - 2010 - Burak Arıkan Vectorial Elevation - 1999 - Rafael Lozano-Hemmer Vote Auction - 2000-2006 - Ubermorgen.com I/O/D The Web Stalker - 1997 - Matthew Fuller, Simon Pope, Colin Green sanat ve sistemler Ara-bölgeler

Tıpkı 1920–1935 arasında, özellikle Avrupa’da ortaya çıkan bazı sanat hareketlerinin deneyimlerinin bugünü haber verircesine, “sınırda”, “ara-bölgede” denge ve birlikte-yaşam (symbiosis) kurmak arayışları gibi, bugün de özellikle iletişim yeteneği üzerine kurulu bir takım ” topluluklar”, bu kez yeni yüzyıla özgü ütopya ve distopyalar arasında farklı yaşam kolonileri oluşturma arayışındalar.

Bunlar, bir yanda 50li yılların farklılık ve eleştiri kuran sitüasyonizm, beat gibi oluşumlar, diğer yanda 1980lerin finans-egemen popüler kültürüne muhalefet oluşturmuş punk, tekno-anarşizm vb. karşı-kültürlerden beslenerek, farklı ve kendilerine özgü -iletişim kültürünün simgeleriyle örülmüş- şebekeler kurmaya başladılar.

Siberpunk, siber-sitüasyonistler, siber-anarko aktivistler, “hacktivist’ler”, küreselleşme-karşıtları vb. toplulukların her biri kendilerine özgü algı ve iletişim evreninde bir araya gelip dağılmayı -paylaştıkları iletişim-egemen toplumun hızlı ritminde- sürdürüyorlar. Ağ sanatçıları kapalı bir topluluk oluşturmaktan çok bu geçici bölgelere dağılıyorlar.

Sanat artık genlerle, nano-teknolojiyle, deri altı RFID çipleriyle, hiper-algı makineleriyle, kablosuz GPRS sistemleriyle, gözetim teknolojileriyle oynuyor ve “makinedeki hayalet” gibi küresel kapitalizmin araçsal aklını “hack'liyor”, bir “ağ gerillası”na dönüşüyor. Sistem içi otonomi mümkün mü?

Niklas Luhmann’ın (1927-1998) sistem teorisi, kapalı-açık, otonom-bağımlı gibi terimler tekrar gözden geçirip düşündürmesi açısından önemli. Buna göre bütün sistemler:
1. işlemektedir,
2. kendini gözlemlemektedir.

Sistemin en küçük bileşenleri şeyler değil, operasyonlardır/işlemlerdir. Sistemler sadece çevresi ile ayrışarak ve autopoiesis içinde işler. Autopoiesis, Humberto Maturana’nın tanımıyla kendi kendini oluşturan öğeleri, yine kendi sahip olduğu öğeler yoluyla üretmektir. Yani sistemler sadece kendi kendine referans vermekle kalmayıp aynı zamanda da kendi öğelerini/bileşkelerini de kendileri oluşturur. Luhmann’a göre sosyal sistemin bir parçası olan sanat da bir alt-sistem olarak bu özellikleri taşır ve buna göre sanatın dışsal (sosyolojik) tarifleri ve içsel (estetik) teorileri tekrar gözden geçirilmelidir. Burada Adorno’ya karşı çıkarak sanatın toplumsal sistemden otonomlaşmasının yerine toplumsal sistem içinde otonomlaşmasını koyar. Buna göre sosyal sistemin içindeki fonksiyonel alt sistemlerin hiçbiri diğerinin yerine geçemez: Sanat ve politika gibi. Luhmann’a göre sosyal sistemin bir alt sistemi olan sanatın ya bir işlevi vardır, ya da otonom değildir. CNN Concatenated - 2002 - Omer Fast Robotic chair - 2006 - Raffaello D’Andrea, Max Dean, Matt Donovan Speaking piano - 2009 - Peter Ablinger Access - 2003 - 2011 - Marie Sester Machine with Concrete - 1992 - Arthur Ganson Arnold Schoenberg, op. 11 - I - Cute Kittens - 2009 - Cory Arcangel wwwwwwwww.jodi.org - 1993 - JODI Mass Ornament - 2009 - Natalie Bookchin Limit Telephotography - 2007-2012 - Trevor Paglen Listening Post: "I Am" - 2002 - Mark Hansen, Ben Rubin Search By Image - 2011 - Sebastian Schmieg The Other Night Sky, 2010 - Trevor Paglen Trevor Paglen Biennale.py - 2001 - Eva & Franco Mattes Virtual Jihadi, 2008 - Wafaa Bilal BorderXing Guide, 2001-2011 - Heath Bunting Amazon Noir - 2006-2007 - Ubermorgen Mypocket, 2008 - Burak Arıkan (aletheia/veritas/truth – bringing-forth [Her-vor-bringen]), unconcealment, revealing [das Entbergen], challenging [Herausfordern])
Full transcript