Loading presentation...

Present Remotely

Send the link below via email or IM

Copy

Present to your audience

Start remote presentation

  • Invited audience members will follow you as you navigate and present
  • People invited to a presentation do not need a Prezi account
  • This link expires 10 minutes after you close the presentation
  • A maximum of 30 users can follow your presentation
  • Learn more about this feature in our knowledge base article

Do you really want to delete this prezi?

Neither you, nor the coeditors you shared it with will be able to recover it again.

DeleteCancel

Make your likes visible on Facebook?

Connect your Facebook account to Prezi and let your likes appear on your timeline.
You can change this under Settings & Account at any time.

No, thanks

Dr. Özgür Uçkan: Vol 5. Heidegger: Techné / Poiesis, Teknoloji, Sanat ve Hakikat

Sanat Felsefesi: Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi! - The Empire Project - 15 Aralık 2012
by

Ozgur Uckan

on 11 January 2013

Comments (0)

Please log in to add your comment.

Report abuse

Transcript of Dr. Özgür Uçkan: Vol 5. Heidegger: Techné / Poiesis, Teknoloji, Sanat ve Hakikat

Vol 5. Heidegger:
Techné / Poiesis, Teknoloji, Sanat ve Hakikat

Dr. Özgür Uçkan Sanat Felsefesi: Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi!

The Empire Project
15 Aralık 2012 Bu konuşma serisi, sanat felsefesinin belli başlı teorilerini sanatın bugünü ve geleceğiyle bağlantılamaya ve onları bu bağlamda yeniden okumaya odaklanmaktadır.

Çünkü, geçtiğimiz dönem, sanat ve felsefe arasındaki bağın zayıflamaya yüz tuttuğu, hatta sanatın teoriden uzaklaşarak neredeyse endüstriyelleştiği, belli prototiplerin tekrarına dönüştüğü ve atıl hale gelen sanat kurumsallaşmasının kadük ideolojilerinin boyunduruğuna girdiği bir süreyi işaretlemektedir.

Sanatın teoriyle, felsefeyle, politikayla olan asli ilişkisini yeniden düşünmenin zamanıdır... Heidegger Sanatın teknik (yapmak, kılmak, eylemek) ile kurduğu çok eski ilişkinin yeniden canlandırılması; “teknolojik kuşatma”yı boşa çıkaracak bir poiesis (sanat ve yapım) ve techné (teknik) ilişkisi... Heidegger için sanatın fenomenolojik hakikati budur. O, sanatı, araçsal aklın şiddet yüklü alanından çok “şeyleri yapma tarzı” olarak techné kavramına bağlar. Techné kökeninde poiesis'e bağlıdır - hakikate ulaşmak için yapmak / üretmek / ortaya çıkarmak gerekir. Modern zamanlarda meta üretimine indirgenen teknolojiyle giderek daha da kuşatıldığımız bir çağda, belki de sanat, teknolojiyi de özgürleştirmenin imkanlarını sunmaktadır.

Çünkü sanat yalnızca güzellik ve haz ile ilişkili değildir: "Sanat daha ziyade varlıkların varlığının ifşaatıdır"... Bütün büyük sanat eserlerinde, "varlıkların örtüsünün açılmasına dair… bir değişim" vardır: sıradan olanı aydınlatır, bizi bir zaman için sıradan olandan koparır ve başka bir dünyaya atar, veya tüm dünya görümüzü değiştirir. Bugün yeniden hatırlamamız gereken bir şey var: “sanat eseri, hakikat o eserde vuku buluyorsa sanat eseridir”... NETWORK OF PHENOMENOLOGISTS AND EXISTENTIALISTS, 1865–1965(Randall Collins , The Sociology of Philosophies, Harvard, 1998, sf. 740) Martin Heidegger, 20. Yüzyılın en etkili filozoflarından biridir. Etkisi, felsefenin yanı sıra, psikolojiden edebiyata, tarihten sosyolojiye, antropolojiden siyasal bilimlere, dinsel çalışmalardan kültür çalışmalarına, dilbilimden ekolojiye, mimariden yapay zeka çalışmalarına kadar pek çok alana yayılır. Bu etki sadece Avrupa ve Anglo-Sakson dünyasıyla sınırlı değildir; Asya’da, özellikle de Japonya’da da bu etki güçlü bir biçimde hissedilir. Aynı zamanda, anlaşılması en güç filozoflardan biridir. Felsefi gelenekle bir kopuş yaratmayı amaçladığı için, yazısı farklı, pek alışılmadık bir stile açılır.

Bu kopuşun yollarından biri neolojizm’dir; yani, felsefi bagajın yükünü taşımayan yeni sözcükler yaratır; ya da mevcut sözcüklere farklı anlamlar yükler. (Sonra bu, felsefi bir stil olarak yerleşir - Foucault, Deleuze, Guattari, Derrida, Blanchot, Bourdieu, Badiou....) Heidegger, görevinin, iyi tanımlanmış sorulara kolay cevaplar üretmek değil, okuyucularını düşüncelerinin sınırlarına doğru kışkırtmak olduğuna inanır. Heidegger, hocası Husserl ve öğrencisi Merleau-Ponty ile birlikte fenomonolojinin en önemli düşünürlerinden biri olarak anılır; aynı zamanda varoluşçuluğun kendine özgü, ayrıksı bir figürü olarak da öne çıkar. Etkilendiği kaynaklar geniştir:
Anaksimandros, Parmenides, Herakleitos, Platon, Aristoteles, Saint Augustin, Aquina'lı Thomas, Duns Scot, Maître Eckhart, Luther, Pascal, Kant, Hölderlin, Hegel, Schelling, Kierkegaard, Nietzsche, Dilthey, Bergson, Husserl… Kartezyen bilinç geleneğinden (rasyonalizm) kopuşu temsil eder ve bunu Alman fenomenolojik geleneğinin etkisi ile açıklamak mümkündür… (Husserl transandantalizmi / Heidegger ontolojisi). Heidegger için bu gelenek, antik Yunan'da başlamış ve Husserl fenomenolojisinde doruğuna ulaşmıştır.

Varoluşçuluktan sonra, bu kopuş derinleşir: Yapısalcılık, Post-Yapısalcılık, Yapısöküm, Cinsiyet Teorisi (Gender Theory)… En önemli eseri, varlığın zamansallığını kurduğu, ontoloji ve fenomenolojiyi birleştiren "Varlık ve Zaman"dır (“Sein und Zeit”). "Metafiziğe Giriş" ("Einführung in die Metaphysik"), "Aklın İlkesi" ("Der Satz vom Grund"), "Kimlik ve Farklılık" ("Identität und Differenz"), "Düşünme Üzerine Konuşma" ("Gelassenheit"), "Dile Uzanan Yolda" ("Unterwegs zur Sprache") gibi eserleri, fenomenolojik ontolojisinin çerçevesini çizer. “Felsefeye (Olay'dan) Katkı” (Beitrage Zur Philosophie (Vom Ereignis) / Contributions to Philosophy (From Enowning)) da, Varlık ve Zaman'da girilmeyen bazı patikalara açılması bakımından önemli bir eserdir. Burada, Varlık ve Zaman’daki fenomenolojik çözümlemeden tarihsel bir zemine doğru ilerler. "Teknoloji Hakkında Soruşturma" ("Die Frage nach der Technik") ve "Sanatın Kökeni" ("Der Ursprung des Kunstwerkes") gibi yapıtları da teknoloji felsefesi ve sanat teorisi alanlarında derin izler bırakmıştır. (Hölderlin ve Nietzsche notları da...) Heidegger, sadece Batı metafiziği eleştirisi veya varlık kavramını felsefi geleneğin dışına taşıması bakımından değil, politik açıdan da oldukça çatışmalı bir figürdür: Naziler döneminde Freiburg Üniversitesi rektörüyken, onlarla işbirliği yapıp yapmadığı çok tartışılmış, felsefesi ve nasyonal sosyalizm arasında bağlantılar bulunmaya çalışılmış; ama bu çabalar pek de başarılı olmamıştır. Kendisi bu "işbirliği" konusunda her zaman sessiz kalmıştır. Felsefesi ile Nazizm arasında herhangi bir bağ bulunmamakla birlikte, bu tartışmaların bir kısmı (özellikle Arendt, Blanchot, Levinas, Derrida ve Althusser'inkiler), "filozof" ve "iktidar" arasındaki ilişkiler konusunda verimli olmuştur. Heidegger'in etkisi geniştir.
Bugün felsefeyle ilgili herhangi bir çalışmanın görmezden gelemeyeceği kadar geniş. Heidegger’in etki eksenleri:

Ontoloji - Fenomenoloji - Birey ekseni (Varlık, Mevcut, Orada-Burada-Olmak / Dasein, Öz / Wesen - Dekompozisyon / Ver-wesen, Dekonstruktion - yapısöküm)
Etik (ya da “Etik Krizi”), metafizik ve öznellik (veya “Kendilik İlişkisi / Pratiği” ekseni - Jeneoloji ve Tarihsellik - Mikro tarihleme
Poiesis / Techné ekseni (tekno-kültür eleştirisi, sanat, politika... - Marx etkisini zenginleştirdiği alan - Öz / Yabancılaşma)
Sanat ve hakikat arasındaki ilişki... "Derin bir Etik krizi"... Yaşam tarzı olarak felsefe Etik krizi, metafizik ve öznellik Heidegger doğrudan etikle uğraşmaz. Burada Etik'ten kastedilen, ahlak yasaları, buyruklar vb. değil, (daha ziyade Foucault'nun son dönem yazılarında karşımıza çıkan) insanın kendisiyle ilişkisi, Ben'in yapımı (Rapport à soi / Pratiques de soi), kendini-gerçekleştirme deneyimi aracılığıyla haline-geldiğimiz etik özne durumudur (etik öznellik). İşte kriz bu alanda yaşanmaktadır. Heidegger, Dasein kavramında varlığın özene, bakıma ihtiyacı olduğu fikrini de işler (Sorge - ontolojik özen / erken dönem Freiburg dersleri) [Heidegger için insan varlığı, başkalarıyla birlikte olmaya doğru itilmiştir; bu da insan varlığını ontolojik olarak tekil anlamda "olmak"la yüzleştirir. Bununla yüzleşen insan varlığı (Dasein), diğer insan varlıklarıyla "ontolojik özen" (Sorge) aracılığıyla ilişki kurar.] Bu etik krizin Nietzsche'nin "Tanrı’nın ölümü" nosyonuyla ilgisi vardır. Tanrı'nın ölümünün bıraktığı boşluk, bir yüzyıldan fazladır derin bir etik kriz üretmektedir... Bu noktada Heidegger’in felsefenin metafizik eleştirisi, Kartezyen geleneğin yıkımı olarak anlaşıldığında, bir “sahte Tanrı”‘nın dilden ve dolayısıyla düşünceden silinmesi, öznenin varlığıyla ve etik kriziyle baş başa kalması anlamına da gelir. (“Felsefeye (Olay’dan Katkı” / Beitrage Zur Philosophie (Vom Ereignis)) Burada, (Foucault, Deleuze & Guattari ve Derrida başta olmak üzere) Fransız felsefesinde karşımıza çıkacak “yaşam tarzı olarak felsefe” nosyonu anlam kazanır. Aynı şekilde, Dasein’ın zamansallığı olarak tarihsellik fikri, giderek “jeneoloji”ye ve oradan da “mikro-tarih”e açılır. Çünkü etik özne, kendi varlığını dünyada-olarak bulmak, bunun için de zamansallığının izlerini sürmek durumundadır.
(Levinas ve “me-ontologie” / ontoloji-olmayan olarak Etik’i...] Bireyin tarihi mikro düzeydedir. Kurumlarının (aygıtlarının?) da... Bu öznel etik, kaçınılmaz olarak politika üretir... İnsan özgürlüğünü gerçekleştirmek için bir etik özne olmak, bunun için de varlığın hakikatini zaman içerisinde açığa çıkarmak durumundadır. Bu eylem yapısökümden jeneolojiye, şizo-analizden kaçış çizgilerine, pek çok yaratıcı kavrama bir imkanlar haritası sunacaktır... Varlık ve Zaman "Varlık ve Zaman"ı (1927), eser'in filozofun felsefesi içinde taşıdığı ağırlık bakımından, Hegel'in "Tin'in Fenomenolojisi"ne, Platon'un "Devlet"ine veya Kant'ın "Saf Aklın Eleştirisi"ne benzetmek mümkündür. Heidegger'e göre, "Varlık ve Zaman"ın tamamı tek bir soruyla ilgilidir: "Varlığın anlamı" sorusuyla…..
Ama, bu soru, elbette "Varlık"tan neyin kastedildiğiyle belirlenir. Varlığın anlamı sorusu, Heidegger'in devasa ontolojik projesinin merkezindedir. Ama bu soru daha çok şöyle sorulmuştur: "Hangi varlıklar anlaşılabilir?"

Heidegger'in bu soruya verdiği cevap, Zaman'ın "varlığın anlaşılmasının ufku"nu oluşturduğudur. Her ne kadar projesini bitiremese de, tüm "Varlık ve Zaman", varlığın anlamının zeminini, insani varoluş tarzına dair devrimci bir fenomenolojiyle hazırlamaya odaklanır. Ama proje bitmemiş, "varlığın anlamı"nı anlamak, bu zeminde ilerleyen bizlere kalmıştır... :) Batı metafizik tarihinin yıkımı "Varlık ve Zaman"ın amacı, Varlık sorusu öncülüğünde, Batı metafizik tarihinin yıkımını (destruktion) gerçekleştirmektir. Yıkım, geleneğin Varlık sorusu temelinde ele alınması aracılığıyla, Varlık sorusunda gizlenmiş olanın, Varlık ve zaman arasındaki ilişkinin açığa çıkarılmasını içerir. Varlık ve Zaman’da zaman, “varlığın anlaşılmasının ufku” olarak nitelendirilir ve ontolojik bir işlev yüklenir. Dasein, yani hem-orada-hem-burada-olmak, mevcut olmak, zamansallık içermek demektir.

Dasein, “dünya içinde olma” olarak varlığı açığa çıkandır.

Zamansallık, Dasein’ın varlığının anlamıdır. (Yitim / kayboluş kavramı) “Zamansal, zamanda olan ve böylece zaman tarafından belirlenendir”.

Zamansal olan Dasein’dır. “Varlık nedir?” “Varlık nedir?” sorusu belirsizliğe açılır. Belirsizlik, sorgulanan şeyin kendisindeki, yani Varlık kavramındaki belirsizliğe dayanır. “Varlık nedir?” sorusu kuşatıcı bir tanım vererek cevaplanamaz. (Heidegger, “Varlık” kavramını, içerdiği belirsizlikten dolayı üzerini karalayarak yazar.)

[“Sein”, aslında “varlık”ın yanı sıra “vücut” kavramına da gönderir, yani “en temelde yatan varlığa”. - Tasavvuf ?] Varlıkla ilgili her şeyden önce söylenebilecek olan, “Varlık’ın varolana benzer bir şey olmadığıdır”.

Heidegger’in Varlık ile varolanı ayırması, aynı zamanda, onun Batı Metafizik düşünce geleneğine ilişkin tutumunu da belirler. Metafizik “varolanın varlığı nedir” sorusunu sorar; ama varolan ile Varlık’ın ayrımını göz önünde tutmaz.

Bu nedenle, metafizik varolanın varlığını her sorgulayışında, varolanı açıklığa kavuşturmayı denerken, Varlık’ı gizlemektedir. “Dasein” Varlık ve Zaman’da, Husserl’e göndermede bulunan Heidegger, insan varoluşunun yönelimsel eylemlerinin nasıllığını ve hangi zorunlu koşul ya da koşullarda olanaklı olduğunu sorgular. Bu sorunun ışığında izlenen yol, insan varoluşu olarak Dasein’ın anlamını ya da Dasein’ı kendisi olarak olanaklı kılan şeyin ne olduğunu açığa çıkarmaktır. Çünkü aşkın öznelliğin ya da öznenin aşılmasının aşkınlığı ancak bu yolla anlaşılabilir.

Heidegger, aşkınsal öznelliğin aşkınlığının imkanını Dasein’ın en temel yapısı ya da bileşimi olan “dünya-içinde-varlık” (Inder- Welt-Sein) olmasında temellendirir. Aşkınlık ve dünya-içinde-varlık arasında kökensel bir ilişki vardır. Dasein’ın tek tek şeylerden ayrımının açımlanma biçimi olarak dünya-içinde-varlığın olanaklılığı, Dasein’ın aşkınlığıdır. Dasein’ın aşkınlığı ya da Dasein’ın varlığının açımlanma biçimi olan dünya-içinde-varlık olmak, her durumda anlam ve anlaşılabilirlik sorunu ile birlikte ele alınır.

Çünkü Dasein’ın aşkınlığı, her tür anlamın ve anlaşılabilirliğin temel olanağıdır. “Dasein” ve ölüm Ölüm (yitim, kayboluş), başlangıçta uzak olup yaşlandıkça insana yaklaşan bir son değil, Dasein’ın yaşamının her anında üzerinde asılı durandır.

Çünkü Dasein, içinde bulunduğu her anın son an olması içerisine fırlatılmıştır. Ölüm, bizim dışımızda değil bizim içimizdedir, bizi içimizden hiçliğe doğru kemirir. Bu acı gerçekliğe katlanamayan insanoğlu kafasını kuma gömer, yalancı avuntular arar ve böylece varoluş bilincini bulandırır.

[Maddesel çıkarlar dünyasının gündelik bilinci içerisinde kendini kaybetmiş insana Heidegger “das man” der - sürü insanı”]. Varoluşsal bir imkân olarak ölüm, varoluşumuzu kendimiz için bir ilgi alanı haline getirir.

Her Dasein nasıl ki, kendi ölümünü yalnızca kendisi deneyimleyecekse, hayatını da sadece kendisi yaşayacaktır. Heidegger, hayatın anlamının ölüme yönelik varlık oluşumuz ile anlam kazanacağını belirtir. Heidegger’in zaman anlayışı, zamanı, insan varlığının anlamını belirleyen bir olgu olarak açıklar. “Dasein” ve özgürlük İnsan, varoluşun ortasına öylece, orada-bir-varlık-olarak (Mevcut - Dasein) fırlatılmış, atılmıştır.

Bu bir tercih ya da seçimin sonucu değildir. Fırlatılmışlık, atılmışlık kavramları insanın varoluşsal belirlenimlerinin tümüyle rastlantısal oluşunu anlatır. İnsan, yaşamının yazgısıyla baş başa bırakılmıştır, kendi haline bırakılmıştır, terk edilmiştir.

Bu kendi haline bırakılmışlık bizi varoluş sorumluluğumuzu kendi üzerimize, kendi ellerimize almaya koşullar. Hayatının belirli bir anında insanda açık, belirgin bir varoluş bilinci uyanabilir.

Kişi, yaşamının, ölümün her şeyi hiçleyecek tırpanına hızla aktığını görür. Varoluş sorumluluğunu kendisinden başka hiç kimsenin kendisi adına üstlenemeyeceğini anlar.

Varoluş sorumluluğunun ağırlığını yükümlenir, kendini gerçekleştirmek ister. İnsan, bu bırakılmışlık içinde tercihler ve seçimleriyle kendi yaşamını ileriye doğru kurar.

Burada zorunlu bir özgürlük deneyimi söz konusudur.

İnsan kendi varlığını gerçekleştirmek üzere sürekli seçimler ve tercihler yapmak durumundadır, yani özgürlüğünü gerçekleştirmek zorundadır.

Ölüme kadar... “Dasein” ve dil Dil, fenomenolojik bir işlev yüklenir.

İnsan zamansal varlığın hakikatini açarken dili kullanmak durumundadır. “Dil Varlık'ın evidir." Heidegger'e göre dilin, pratikleri yansıtma veya dikkati onlar üzerinde odaklama gibi temel bir rolü vardır.

Bir vokabüler şeyleri isimlendirerek varlığa getirebildiği gibi, bir çağın duyarlılığını da değiştirebilir.

Dil, pratikleri, onlar üzerinde odaklayarak koruyup yayabilir.

Dili açımlayan ve yeni varlık tarzları geliştirip onlara tutarlılık kazandıranlar, rahip veya bilim adamları değil, şairler ve düşünürlerdir. Heidegger, yapısalcılığa ufuk açan bir bağlamda Dil konusunu felsefeye temel bir kategori olarak sokar.

Onun bütün felsefi kategorileri de dil dolayımıyla işlerlik kazanır. Özellikle dil dolayımlı analizleri ve felsefenin metafizik olarak eleştirisi mantığı, kendisinden sonra felsefenin gelişiminde önemli köşe taşları olacaktır.

(yapısöküm, post-yapısalcılık vb...) Sanat Techné / Poieis Techné “Techné” = yapmak, kılmak, eylemek... teknik... zanaat... sanat... bilgi (know-how) Sanatın teknik ile kurduğu çok eski ilişkinin yeniden canlandırılması; “teknolojik kuşatma”yı boşa çıkaracak bir “poiesis” (sanat ve yapım) (Herstellen/Fabrication) ve “techné” (teknik) ilişkisi... Araçsal aklın şiddet yüklü alanından çok “şeyleri yapma tarzı” olarak “techné” kavramı... (Foucault) “Ontolojinin ardına gizlenmiş bir şeyleşme eleştirisi”; “insanın kendini-gerçekleştirmesinin önündeki (sosyal) baskılara dikkat çeken bir eleştiri”... (Marcuse) Heidegger’in yaklaşımı, aynı zamanda bir modernite eleştirisidir

(Modernizmin kurma / inşa etme / çerçeveleme anlayışının eleştirisi). Teknokrasi “Teknoloji Hakkında Soruşturma” (Die Frage nach der Technik / The Question Concerning Technology) (1954) Her şeyin bir özü var, ama öz insanlardan gizlenmiş durumda. Bu öze ulaşmak için, düşünmek, bilmek ve yapmak, üretmek gerek (poiesis / bringing-forth). Poiesis örtülü olanı açığa çıkarır. - “Teknolojinin özünde teknolojik hiçbir şey yoktur”... Techné kökeninde Poiesis'e bağlıdır -
hakikate ulaşmak için yapmak / üretmek / ortaya çıkarmak... Teknoloji modern zamanlarda meta üretimine indirgenmiştir. Onu kökenine geri döndürmek gerekir.
(aletheia/veritas/truth – bringing-forth [Her-vor-bringen]), unconcealment, revealing [das Entbergen], challenging [Herausfordern]) Modern teknoloji anlayışı bir “hız değişimi”ni (shift of gear) gösterir – şeylerin kendilerini içinde görünür kıldıkları, uzak ve tehlikeli bir “arada-olma”nın (midst) süreğen dalgalanması (sway).

Modern düşünce, teknolojinin getirdiği bu hız değişimini kavramaktan uzaktır. Bu kavrayış için techné ve poiesis arasında geçişlilik gerekir.

Çünkü modern teknoloji, insanın “yapma” ve “bilme” biçimlerini, dolayısıyla bilfiil olanı (actual) açığa vurma tarzını değiştirmektedir. Bu, her şeyin ölçülebilir, hesaplanabilir ve düzenlenebilir olmasını hedefleyen bir tarzdır ve elbette hakikate ulaşmak için nötr bir kavrayış sunmaz.

Bu bakış, sadece şeylere değil, insanın kendisine, insan ilişkilerine de yönelir ve her şeyi ölçmeye, denetlemeye ve yönetmeye koşullanır. Modern teknolojinin asıl tehdidi budur.

Teknolojinin tahakküme aldığı şey, sadece doğa değil, insanlar ve aralarındaki ilişkidir. Modern teknolojinin özü, "yapılandırma / kurma / çatma"dır (Gestell [enframing]) - "Gestell, insanı dik durmaya sevk eden, yani ona olup biteni meydana çıkarması için meydan okuyan diklenmelerin birlikteliğidir." (325)

Bu yapılandırma "tüm tarihin özünü belirleyen bir yazgı"dır. (330) Modern teknoloji "techné"ye geri dönmelidir. (“Bomba” endişesi...) Rüzgar değirmenine karşı hidro elektrik güç santrali (teknoloji insanın yeryüzüyle ilişkisini temelden değiştirir)... Eğer ortaya-çıkarma, yapılandırma / çatma modern teknolojinin özüyse, bu öz insanları hakikati ortaya çıkarmaya, bunun için de "techné / poiesis"e itmektedir. [Sanat, bu yabancılaşmanın ilacıdır. Modern teknolojinin özüyle gerçek bir yüzleşme mümkündür. Bu yüzleşme için teknolojinin özüne yakın, ama ondan temelden farklı bir başka alanın “içinden” bakmak gerekir.

Bu “kurtarıcı imkanlarla yüklü” alan, “sanat”tır. Sanatın sunduğu hakikat, techné ve poiesis dengesinin tezahürüdür.] Ama hakikat insan çalışmasının dışında yer alır. Dolayısıyla insanların rolü sınırlıdır. İnsanların modern teknolojiye angaje olmalarında hem nihai tehlike hem de müthiş bir güç (gücün korunması) imkanı vardır. İnsan ancak özgür olursa, yalnızca itaat etmekten vaz geçerse hakikati (teknoloji yoluyla) keşfedebilir...

Aksi takdirde özüne uzak düşer (yabancılaşır)...

Bilimsel inovasyonların insanlık koşulunu iyileştireceğine inanmak, teknolojik kontrol ethos'una köleliğimizin devamı demektir... [Organik emeğin sömürüsü olarak yabancılaşma mantığı ve (proleter) özbilincin ortak aklı - Marx, Grundrisse)] [2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan teknokratik topluma karşı derin bir endişe... (Marcuse, Foucault, Deleuze & Guattari vb... - Tekno-Kültür eleştirisi)] Sanat ve hakikat Sanat ne değildir? Heidegger'in sanatla ilgisi, sanatın düşüncelerinde merkezi bir yer tuttuğu Schelling ve Nietzsche gibi filozofların etkisinden; ve kökenini şiirde bulduğunu düşündüğü dil'in kendi felsefesindeki merkezi konumundan kaynaklanır (Hölderlin). Heidegger'in sanat hakkındaki en önemli eseri "Sanatın Kökeni"dir. 1950'de yayınlanmıştır, ama 1935'ten beri verdiği derslere dayanır. Heidegger, geleneksel “felsefi” estetiğe karşıdır. “Estetik”, Heidegger’e göre modern bir yaratımdır; 1750’lerde Alexander Baumgarten tarafından ortaya atılmış ve 1790’da Kant tarafından eleştirel olarak adapte edilmiştir.

Baumgarten, “estetik” terimini eski Yunancadaki “duyum” veya “duygu teriminden (aisthêsis) türetir. Bu bakımdan modern estetik, matematik mantıkla kavranan hakikatler gibi sadece düşünceye açık olan “noêma”nın karşıtı olarak, bir “aisthêta” bilimi olarak tasarlanmıştır.

Yani modern estetik, “düşünce alanında mantık ne ise, duyumsallık alanında aynı işlevi yüklenecek bir şey” olarak tasarlanmıştır. Sanat eseri, bir “özne” için bir “nesne” olarak konumlanır ve bu özne-nesne ilişkisi, bir duygu ilişkisi olarak, estetik yaklaşım açısından belirleyicidir. “Sanat eserinin hakikati” söz konusu olduğunda, sanata estetik yaklaşım başarısızlığa uğrar. Sanat eserinin “estetikleştirilmesi”, onu sadece “bilenler” ve “estetler” (connoisseurs & aesthetes) tarafından anlaşılabilecek bir “yüceliğe” hapsederek sanatı değersizleştirir.

[“Estetik, sanatçı için, ornitoloji kuşlara ne ifade ediyorsa onu ifade eder...” - Barnet Newman] Estetiğe yönelttiği eleştiri ve sanat savunusu bir bütün oluşturur: Estetiğe karşı çık, sanatı savun...

Estetik, modern “öznelcilik”den hareket ederek geç dönem modernizminin “kurma / çatma / yapılandırma” (“çerçeveleme”) (enframing) anlayışına ulaşır.

Heidegger, sanatın “içinden” hareket ederek – sanatın fenomenolojik yorumu -, yani belli bir “ontik” (var olan) sanat eseri (mesela bir Van Gogh tablosu) ile sanatın ontolojik hakikati arasında fenomenolojik bir köprü kurmaya yönelir. [tehné – poiesis ilişkisi...] Heidegger, sanatla ilgili iki teoriyi şiddetle reddeder:

Sanat yalnızca güzellik ve haz ile ilişkili değildir: "sanat daha ziyade varlıkların varlığının ifşaatıdır"..
Sanat eseri yalnızca bir "şey" değildir ve estetik değeri bu şeye yönelik öznel görümüzün ona yapıştırılmasından oluşmaz: Heidegger için sanat, bize bir "şey"in ne olduğunu gösterir. Sanat nedir? Sanatın özünü kavramak, sadece sanatı anlamak için değil, diğer hakikat alanlarından kökten farklı bu alanın “içinden” bakarak özgürleşmemiz için hayati önemdedir. [Modernizm ve modern teknolojiden özgürleşerek özümüzü bulmak] Sanat eserinin bir "şey" olmasının iki yolu vardır: Ya bir resim gibi elde taşınabilip depolanabilen bir nesne olarak ya da şeye dair bir takım yönleriyle: "Mimari bir eserde taşa, yontmada oduna, resimde boyaya, dilsel bir eserde söze, bir müzik bestesinde sese dair bir şeyler vardır". O halde, bir "şey" nedir:
1) özelliklerin bir taşıyıcısı;
2) algısal duyumların birliği;
3) biçim ve maddenin bileşimi…

Heidegger, "asla bir duyumlar kalabalığını algılamadığımızdan, akustik duyumlar ya da salt sesleri değil, evde bir kapının çarptığını duyduğumuzdan dolayı" 1. ve 2. anlamları reddeder ve biçim-madde birleşimini tercih eder. Üç farklı "şey" türü vardır:
bir kaya gibi "salt şey";
ayakkabı gibi bir donanım/araç;
ya da bir sanat eseri…

Bir sanat eseri, ayakkabı gibi bir araçtan farklı olarak, kaya gibi bir "salt şey" ile ortak bir özelliğe sahiptir: belirli bir kullanım veya amaç için üretilmemiştir; ama salt şeyden farklı olarak "kendini içermez" (self-contained):
Bir gözlemciye ya da yorumcuya ihtiyaç duyar.. Van Gogh'un "Ayakkabılar"ında, bu ayakkabıların dünyayla -insan ürünlerinin ve faaliyetlerinin dünyası- ve yeryüzüyle -dünyanın üzerine dayandığı doğal temel- ilişkili olduğunu görürüz. Bu hem kullanıcı hem de madde-biçim teorisinin bakışını yansıtır. Kullanıcı bunlarda giyip yürüyebileceği şeyler görür; diğer açıdan ise maddenin (deri, kösele, çiviler) bir biçim (kullanılabilirlik) kazandığını görürüz. Bu iki açı bir şeyi gözden kaçırır: ayakkabıların köylünün dünyasıyla ilişkisini ve onları yeryüzünün bağrından alıp faydaya dönüştürmesini… Ama resim işte bu hakikati dillendirir... Sanat bir taklit değildir: Yunan tapınağı bir temsiliyet değildir. Çünkü sanat eseri yalnızca bir dünyayı açmaz; aynı zamanda, kendisinin de ait olduğu bir dünya kurar. Van Gogh'un ayakkabıları köylünün dünyasını açar; ama ne bir dünya kurar, ne de o dünyaya aittir. Ama Yunan tapınağı, tersine, bir halkın dünyasını birleştirir ve eklemler/dile getirir. Ama yalnızca bu dünyayı kurmakla kalmaz, bu dünyanın karşılığını da kurar: yeryüzü. Çünkü yeryüzüyle kuşatılmıştır, fırtınalarla yüzleşir ve kayaların üzerine sağlamca yerleşmiştir; yeryüzüne ait malzemelerle inşa edilmiştir. Şiirin dünyevi malzemeleri, şairin sözcükleri, sıradan konuşmanın sözcüklerinden farklı olarak, dikkat çekici ve açıklamaya direngendirler. Pantheon'un mermer veya plastikten yapılması önemlidir.

Şu ya da bu şekilde, bütün sanat eserleri yeryüzünü ortaya koyar. Hakikati soyan sanat Dünya, hayatlarımızı yaşadığımız insani çevredir: kullandığımız araçlar, oturduğumuz evler, başvurduğumuz değerler.

Yeryüzü bu dünyanın doğal kurulumudur: dünyanın dayandığı zemin ve araçlarımızın ham maddelerinin geldiği kaynak.

Dünya açık seçikliğe, yeryüzü ise sığınmaya ve örtülmeye (concealment), dünyayı da kendine çekmeye eğilimlidir. Her biri diğerine ihtiyaç duyar ve destekler.

Sanat eseri bu karşıtların ikisine de yakındır, aralarında durur. Tapınağın statik duruşu, yeryüzü ve dünya arasındaki çatışmanın ürünüdür. Bu bir oluş, bir olaydır - soyunma / örtüsünü açma (unconcealment) olarak hakikat olayı -. Yalnızca varlıkların örtüsü açıldığında belli varsayımlarda bulunabilir ve kararlar verebiliriz. Ama sonlu varlıklar olarak asla varlıklara bilişsel veya pratik olarak egemen olamayacağımızdan, bir örtülü olma durumu da hep olacaktır.

Örtü olmadan nesnellik, karar ve tarih de olmayacaktır: her şey, geçmiş, şimdi, gelecek tamamen bize şeffaf olacak, şeyler hiç bir gizli derinlik barındırmayacak ve belirsiz çıktıları olan kararlara gerek olmayacaktır. Hakikat eserde olup biter:

"Bir dünya kurarak ve yeryüzünü göstererek, eser , varlıkların bir bütün olarak örtüsünün açılmasının ya da hakikatin kazanıldığı bir savaştır." Hakikat ve Sanat Niçin hakikat bir sanat eserinde vuku bulmalıdır?

Örtme ve örtüsünü açma, eski ve yeni paradigmalar arasındaki bir çatışmadır (eski ve yeni dinler arasındaki çatışma gibi).

Sanat eseri, hakikat için yeni kazanılmış bir zemini işaretleyen bir kale veya bir standarttır. Bilim, "kökensel bir hakikat oluşu" değildir:

"zaten açılmış bir hakikat alanının" ayrıntılarını doldurur; "bilim doğruluğun/kesinliğin ötesine geçip hakikate yöneldiğinde… felsefe olur".

Ama sanat, hakikatin vuku bulduğu başlıca yoldur. Bir sanat eseri niçin yaratılır?

Sanat eseri yeryüzü ve dünya arasında bir yarık / çatlak (Riss / Rift) gösterir ve yeryüzüne ait malzemelerden sakin / huzurlu (reposeful) bir biçim oluşturur.

"Çatlak" kavramı, paradigma dönüşümüne işaret eder; ama aynı zamanda eserin göze batmasını, cisimleştirdiği gerilime sahip olmasını da ifade eder. Sanat eseri karşısındaki davranışımız, alışıldık bilme, değer verme, yapma veya görme faaliyetlerine uymaz. Bir esere verilecek en uygun tepki, ne bilme ne de isteme (willing) olabilir; daha çok "bir istem olarak kalan bilme ve bir bilme olarak kalan istem(e)"dir. [Merleau-Ponty: Görme ve bilme / bakış ve bilgi...] Hakikat, bir biçimde hiçbirşey'den gelir:

"Açık olan'ı açmak ve varlıkların açık-seçikliği, sadece açıklık tasavvur edildiğinde (projected) vuku bulur"… (gece mavisinden çakan bir yıldırım gibi) Şiir Tüm sanatlar, bir "Dichtung"dur: Bir icat (invention) veya bir tasavvur (projection).

Sanatçının esere koyduğu şey, çevresindeki şeylerden türemez, daha çok icat edilir veya tasavvur edilir. Bütün büyük sanat eserlerinde, "varlıkların örtüsünün açılmasına dair… bir değişim" vardır:
sıradan olanı aydınlatır, bizi bir zaman için sıradan olandan koparır ve başka bir dünyaya atar, veya tüm dünya görümüzü değiştirir. Daha dar bir anlamda, "Dichtung”, şiir (Poesio) demektir. Heidegger tüm sanatların şiirden geldiğini düşünmez.

Düşündüğü daha çok şudur: Dil, sadece bildiğimizi iletmemizi sağlayan bir ortam (medium) değildir. Bu amaçla kullanılan dil, "herhangi bir zamanda başvurulan aktüel dil"dir.

Dil, aynı zamanda, varlıkları, onları ilk kez adlandırarak ve böylece bize iletişimde bulunacak bir şey vererek, "bulanık karmaşa"dan açıklığa çıkarır.

Dilin bu yenilikçi kullanımı "tasavvur edici (projective) söyleme"dir. Şiir, dilde varolan bir sanat biçimi olarak, hakikatin "tasavvur edici" dile getirilmesidir ve bize iletişime dönüştürülecek yeni bir hakikat alanı açar…

(Yani, Hegel “sanatın ölümü”nü öngörerek hata yapmıştır, çünkü “hakikatin ölümü” söz konusu değildir...) Sanatın kurtarıcı gücü Heidegger için, sanat eseri, bir “yeniliğin oluşa gelmesi” değil, poiesis’i kapsayan “yeni bir dünyanın oluşa gelmesidir”. Sanatın “kurtarıcı gücü” bu yeni dünya imkanında saklıdır... Poiesis’in olmadığı bir çağda yaşamıyoruz; egemen poieis tarzının sanat değil techné olduğu bir çağda yaşıyoruz. Bu, “poiesis”in kökensel anlamı olan “meydana getirme”nin (bringing forth) poetik ifşaatının, modern teknoloji tarafından “meydan okuma”nın poetiğine dönüştürülmesidir. Ama sanatın “kurtarıcı gücü”, burada duruyor ve “insanı yeni ve daha uyumlu bir ifşaat biçimine”, “özünün onuruna bakmaya ve onun içine adım atmaya” davet ediyor... “Dünyada-olmak”, Dasein, kendinde “açılma” imkanı saklar. Onu “açacak” olan da sanattır.

Daha doğrusu, Dasein’ı “açan”, “sanat eserinin eseri”dir... Çünkü insan, sadece “olmanın erdemi” içinde insandır, yani sanatsal olarak yaratıcı olduğunda...

Çünkü insan, sadece “Varlık’ın açıklığında” insandır. Nihai olarak, Heidegger neredeyse Nietzsche’vari bir umuda açılır:

İnsan ve yeryüzünün özlerinde oldukları şey haline gelmelerini sağlayacak yeni bir Dasein’ın doğuşu... Heidegger’in etkisi Kapsayıcı olmaktan çok uzak bir liste…
Agamben · Anders · Arendt · Axelos · Badiou · Beaufret · Benoist · Biemel · Binswanger · Blanchot · Bloom · Blumenberg · Borgmann · Bultmann · Caputo · Deleuze · Derrida · Dreyfus · Fédier · Foucault · Gadamer · Gasset · Grant · Guattari · Jauss · Jonas · Kojève · Kuki · Lacan · Lacoue-Labarthe · Lefebvre · Levinas · Löwith · Malick · Marcuse · Marion · Merleau-Ponty · Nanavira Thera · Nancy · Patočka · Ricoeur · Ronell · Rorty · Sartre · Sloterdijk · Stiegler · Strauss · Tillich · Vattimo · Žižek ... http://www.eksisozluk.com/show.asp?dbbk=1&t=martin+heidegger
Full transcript