Loading presentation...

Present Remotely

Send the link below via email or IM

Copy

Present to your audience

Start remote presentation

  • Invited audience members will follow you as you navigate and present
  • People invited to a presentation do not need a Prezi account
  • This link expires 10 minutes after you close the presentation
  • A maximum of 30 users can follow your presentation
  • Learn more about this feature in our knowledge base article

Do you really want to delete this prezi?

Neither you, nor the coeditors you shared it with will be able to recover it again.

DeleteCancel

Make your likes visible on Facebook?

Connect your Facebook account to Prezi and let your likes appear on your timeline.
You can change this under Settings & Account at any time.

No, thanks

ABD'NİN AVRASYA STRATEJİSİ

No description
by

YUSUF ARSLAN

on 7 April 2015

Comments (0)

Please log in to add your comment.

Report abuse

Transcript of ABD'NİN AVRASYA STRATEJİSİ

KARA HAKİMİYET TEORİSİ

İngiliz kuramcı Sir Halford Mackinder "Kara Hâkimiyeti" teorisi ile merkez bölge olarak nitelendirdiği (heartland) Doğu Sibirya ile Volga Havzası arasında uzanan ve Orta Asya’yı da içeren geniş ovanın Asya-Avrupa ve Afrika kıtalarından oluşan dünya adasını denetleyebilmek için mutlaka elde edilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

YUSUF ARSLAN
SUNUM PLANI

Genel Bakış

Avrasya'nın Önemi

Soğuk Savaş Sonrası Dönem

11 Eylül Sonrası Dönem ve Afganistan Müdahalesi

Askeri İlişkiler ve Üsler

Demokratik Teşvik Politikası ve Renkli Devrimler

2005 Sonrası Dönem - Yapıcı İşbirliği

Enerji Politikaları
ABD'NİN AVRASYA STRATEJİSİ
Doğu Avrupa’ya egemen olan, Merkez Bölgeyi denetler. Merkez bölgeye egemen olan Dünya Adasını denetler. Dünya Adasına egemen olan dünyayı denetler
Mackinder’in 1904’te ortaya koyduğu bu teori Amerikalı strateji uzmanları için hareket noktası olmuştur. Bu teori "Uluslararası komünizmin" ve özellikle de Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi için Spykman’ın "Kenar Kuşak" teorisine zemin hazırlamıştır. Spykman’a göre; "İç hilal Avrasya’yı denetler, Avrasya’da dünyayı denetler’’ idi.

ABD bu mantığa uygun olarak 1950’lerdeki dış politikasını Türkiye, İran, Irak, Hindistan, Çin, Pakistan, Kore ve Doğu Sibirya’dan oluşan iç hilali kontrol etmeye odaklamıştır.
1947’de George Kennan Dışişleri Bakanlığı için hazırladığı bir raporda ABD’nin tüm gücünü Avrupa ve Asya üzerine yoğunlaşması gerektiğini söylemekteydi. 1950’de ABD Başkanı Harry Truman tarafından onaylanarak yürürlüğe giren Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 68 numaralı kararı
Sovyetleri çevrelemeyi
ABD’nin resmi politika aracı haline getirmişti.

Eisenhower’ın başkanlığı döneminde Dışişleri Bakanı John Foster Dulles tarafından geliştirilen "Yeni Bakış" stratejisinde Sovyetlerin çevrelenmesinden, Amerikan Merkezi Haber Alma Teşkilatı (CIA)’in gizli operasyonlarına kadar birçok unsur yer almaktaydı. Yeni bakış politikasında Orta Asya’daki bağımsızlığını kazanmış yeni halkları "Esir Halk ‘’ kavramıyla nitelemekteydi.

Eisenhower ve Truman’ın politikaları açıkça Mackinder’in merkezi bölge olarak tanımladığı bölgeyi ele geçirmek değil, Sovyetlerin etki alanının daraltılması ve yayılmasını engellemektir. Spykman’ın kenar kuşak teorisi bu durumu desteklemektedir.

ABD’nin bölgeye tam olarak ilgisi bu coğrafyada yer alan Afganistan’ın 1979’da Sovyetler tarafından işgaliyle başlamıştır.
Başkan Jimmy Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev Brzezinski tarafından geliştirilen
yeşil kuşak
projesi uygulamaya koyulmuştur.

Yeşil kuşak projesi tam olarak; Sovyetlerin Afganistan’daki varlığını sona erdirmeyi amaçlayan ve bunu yaparken de İslam coğrafyasındaki cihad fikrini ateşleyerek destek sağlamayı amaçlayan bir projedir.
1990’lara kadar ABD’nin bölgedeki varlığını artırmaya çalışmasındaki en önemli etken Sovyetlerin bölgede dengelenmesi, enerji kaynaklarının tekelinin Sovyetlerin elime geçmesinin engellenmesiydi.

31 Aralık 1991’de Sovyetlerin dağılmasından sonra 1993’te ilan ettiği "Yakın Çevre" doktrini, bölgede Çin’in etkili olma çabaları ve ABD petrol şirketlerinin çıkarları gibi faktörler ABD’nin bölgeye olan ilgisini yavaş yavaş artırmıştır.

Ayrıca Orta Asya devletlerinin NATO’nun Barış için Ortaklık (BİO) programına dahil edilmesi ve ABD’nin 1992’den sonra bölge devletlerinin başkentlerinde daimi temsilcilikler açması bölgeye yönelik yerleşme faaliyetlerinin arttığı açıkça görülmektedir.
“Avrasya yerkürenin en büyük kıtasıdır ve jeopolitik olarak bir eksendir. Avrasya’ya egemen olan güç, dünyanın en ileri ve ekonomik olarak verimli üç bölgesinden ikisini kontrol edebilir... Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 75’i Avrasya’da yaşamaktadır ve hem ekonomik girişimler hem de yeraltı zenginlikleri bakımından dünya nın fiziksel zenginliklerinin de çoğu oradadır. Avrasya, Dünya GSMH’sının yüzde 60’ına ve bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçüne sahiptir. / Avrasya aynı zamanda dünyanın siyasal olarak en iddialı ve dinamik devletlerinin bulunduğu yerdir. ABD’den sonra en büyük altı ekonomi ve en büyük altı silah alıcısı Avrasya’da bulunmaktadır. Dünyanın biri hariç resmi olarak bilinen tüm nükleer güçleri ve de gizli nükleer güçlerinin tümü Avrasya’da bulunmaktadır. Bölgesel hegemonya ve küresel etki heveslisi olan, dünyanın en kalabalık nüfuslu iki devleti Avrasyalı’dır. Amerikan önceliğinin bütün potansiyel siyasi ve/veya ekonomik meydan okuyucuları Avrasyalı’dır. Özetle, Avrasya’nın gücü büyük ölçüde Amerika’nınkini gölgede bırakmaktadır.”
Brzezinski “jeopolitik satranç tahtası” olarak nitelendirdiği “Avrasya ekseninde”, “ayrı ayrı bir Asya ve Avrupa politikaları dizayn et(menin)” mümkün olmadığını ileri sürmektedir. Bu coğrafi bütünlük algısına bağlı olarak, ABD’nin “Avrasya’nın tümü için bütünleşmiş, kapsamlı ve uzun vadeli bir jeostrateji oluşturmasının ve uygulamasının” gerekli olduğu savunulmaktadır.

Ayrıca bölge ülkelerinin çoğulcu rejime ve demokratik sisteme sahip ülkeler olması da önem taşımaktadır. Otoriter sisteme sahip ülkelerin liberalleşmesi, Batılı ülkelerce desteklenmektedir.

ABD destekli sivil müdahalelerle toplumlar şekillendirilebilecek ve sonuç itibariyle ABD’nin başat konumunun yeniden üretimi kolaylaşacaktır.
ABD açısından Avrasya stratejisindeki temel nokta, Avrasya’da Amerikan karşıtı bir bağlaşıklığın ortaya çıkmamasıdır. Brzezinski, ABD’yi Avrasya’dan dışlamaya yönelebilecek olası bağlaşıklık senaryolarını ortaya koymaktadır. Bunlar arasındaki en tehlikeli senaryo Çin’i, Rusya’yı ve belki de İran’ı bir araya getirebilecek olan senaryodur.
İkinci senaryo, coğrafi açıdan sınırlı olsa da, etki açısından daha geniş bir Çin-Japon bağlaşıklığı olabilir. Üçüncü senaryo ise, uzak bir olasılık olarak değerlendirilebilecek Alman-Rus veya Fransız-Rus bağlaşıklığına dayanabilecek bir Büyük Avrupa bağlaşıklığıdır.
ABD’nin dünyadaki hegemonik üstünlüğü için Avrasya’ya yönelik strateji bütünlüklü ama bölgelerin özelliklerine göre farklı biçimlerde ortaya konulmaktadır.
ABD’nin Avrasya’daki temel jeopolitik köprübaşının Avrupa olduğu görülmektedir. NATO ittifakı, ABD’nin Japonya’yla bağlarından farklı olarak, Amerikan siyasal etkisini ve askeri gücünü doğrudan Avrasya anakarasına yerleştirmektedir. Avrupa’nın etkinlik alanındaki herhangi bir genişleme, ABD’nin etkinlik alanında genişlemeye yol açmaktadır. Avrupa’nın ABD yörüngesinden çıkması, ABD’nin Avrasya’daki belirleyiciliğinin sona ermesi, etkisini ve gücünü Avrasya derinliklerine taşıma yeteneğinin azalması anlamına gelmektedir.
SSCB’nin hâkim olduğu geniş coğrafi alan, Avrasya’nın orta alanı olarak değerlendirilmektedir. SSCB’nin çöküşü sonrasında bölgede yeniden Rus nüfuzunun yayılmaması için stratejik öneme sahip Ukrayna, Azerbaycan ve Özbekistan gibi ülkelerin bağımsızlıklarının istikrar kazanması amacıyla siyasal ve ekonomik destek sağlanması önerilmektedir.

Rusya’da ise adem-i merkezi siyasal yapının ve serbest piyasa ekonomisinin yerleştirilmesi tavsiye edilmektedir. Böylece ABD’nin eski rakibi ve günümüzdeki potansiyel rakiplerinden biri olan Rusya’nın, ABD öncülüğündeki küresel sisteme eklemlenmesi ve ABD nüfuzu altındaki Avrupa ile yakın işbirliğine yönelmesi Avrasya stratejisi uyarınca sağlanmaya çalışılmaktadır.

Kafkasları ve Orta Doğu’yu da içine alan Avrasya’nın Güney alanını, Brzezinski Avrasya Balkanları olarak tanımlamaktadır. ABD’nin en temel çıkarı, genel stratejisine uygun olarak, tek başına hiçbir gücün bu bölgenin jeostratejik kontrolünü ele geçirmemesini sağlamaktır. Buna koşut olarak küresel ekonominin bölgede herhangi bir engel olmaksızın mali ve ekonomik erişime sahip olması güven altına alınmalıdır. Alınacak önlemler, bölge üzerindeki ABD hegemonyasını da pekiştirici işlev görecektir.
Çin, Japonya ve bir takım Güneydoğu Asya ülkelerini içine alan Avrasya’nın Doğu alanında, ABD ince bir siyaset izlemelidir. Bu siyaset Çin ve Japonya’ya yönelik dengeli bir yaklaşımı gerektirmektedir. Çin’in bölgesel nüfuzunun artması, ABD’nin istikrarlı ve çoğulcu bir Avrasya’daki stratejik çıkarlarıyla çelişmemektedir. Dolayısıyla Çin’in bölgesel güç olması ABD’nin çıkarınadır. Üstelik ABD ile stratejik işbirliğini sürdürmeksizin, Çin’in bölgesel güç olmasında önemli bir ekonomik unsur olan yabancı sermaye akımını sürdürmek zorlaşacaktır. Bu durumda Brzezinski Avrasya’nın Doğu’suna yönelik stratejide ABD’nin küresel hegemonyası altında Japonya’ya uluslararası, Çin’e ise bölgesel güç statüsü tanınması gerektiğini söylemektedir.
SOĞUK SAVAŞ SONRASI DÖNEM
George Herbert Bush döneminde 1992 Ekiminde çıkarılan Özgürlüğü Destekleme Yasası ile bağımsızlığını kazanan eski Sovyet Cumhuriyetlerine yardımların yapılabilmesinin önü açılmıştır. 1999 itibariyle de bu yatırımlar 2.3 milyar doları aşmıştır. ABD yardımları esasen iki çerçevede yürütülmekteydi. Birincisi "Ticari Finansman ve Sigortacılık" yardımları", diğeri ise "Doğrudan ilgili ülkelere yapılan yardımlar" .

Washington’un Orta Asya’ya yönelik güvenlik alanındaki ilk angajmanıysa bölgede SSCB’den kalan nükleer silahların ve diğer kitle imha silahlarının geleceğine yönelik olmuştur. Nitekim, özellikle Kazakistan’da bulunan nükleer silahlara ilişkin olarak Kazakistan’la Washington arasında 1993 Aralık ayında imzalanan Karşılıklı Tehdit Azaltması Şemsiye Anlaşması’yla, Kazakistan’da bulunan nükleer füzeler, savaş başlıkları ve silolar imha edilmiştir. Ayrıca Kazakistan ve Özbekistan’da bulunan nükleer tesisler ve kimyasal – biyolojik silahlarla bunların altyapıları da aynı anlaşma kapsamında ortadan kaldırılmıştır.
SSCB’nin dağılması sonrasında ABD’nin Avrasya'daki Kafkasya politikası ana hatlarıyla üç döneme ayrılmaktadır.
1991-1997
Rusya’nın uluslararası kapitalist sisteme eklenmesini desteklemiş Batı sistemi içinde yer almasını istediği bu ülkenin “kışkırtılmaması” için bölgede “Önce Rusya” (Russia First) stratejisi izlemiştir. Kafkasya’ya yönelik RF merkezli politika üretmiş ve Kafkasya cumhuriyetleriyle olan ilişkilerini dolaylı yollarla sürdürmüştü.

Rusya bölgede istikrar getirici unsur olarak değerlendirilmiştir.

ABD, SSCB’nin dağılmasının ardından, bağımsızlıklarını açıklayan ülkeler ile ilişkilerinde mesafeli davranmıştır. ABD’nin bu siyaseti her şeyden önce, Sovyetler Birliği’nin bir “süper güç” olarak sahip olduğu mevkie gösterilen saygıdan kaynaklanmaktadır.

Bir diğer sebebi de, Hazar bölgesi hakkında bilgi ve üstünlük noksanlığı ve bir o kadar da bölgedeki Amerikan menfaatlerinin fark edilmesindeki gecikmeydi.
1997-2001
Hazar Havzasına yönelik yeni yaklaşımını açıkça ilan etmiş, daha önce “çıkar sahası” olarak görülen Kafkasya artık “sorumluluk sahası” olarak görülmeye başlanmıştır.

Hazar enerji kaynaklarının güvenliğinin sağlanması konusunda sorumluk aldığını resmen ilan eden ABD, NATO ile işbirliği çerçevesinde ve ikili anlaşmalarla bölge ülkeleriyle askeri ilişkilerini geliştirerek, bölgedeki askeri varlığını artırmıştır.

Bölge ülkelerini Rusya’nın etkisinden çıkarma amacıyla bağımsızlığını yeni kazanan ülkelere ABD tarafından yardım programları uygulanmıştır. Bu devletlerin demokrasiye ve serbest Pazar ekonomisine geçmesini isteyen ABD’nin, bölgeye yönelik hedeflerinin gerçekleşmesinde kullandığı bir araç, yardım programı olmuştur.
2001 VE ---
11 Eylül saldırısı sonrasında, tüm politikalarını değiştirmiştir. Bu tarihten itibaren ABD Kafkasya politikasında dönüşüm olmuş, bölgeye yönelik daha aktif bir politika geliştirmeye başlamıştır.

ABD’nin de Kafkasya’da güvenlik politikalarında aktif rol oynadığı ve bu rolün Soğuk Savaş döneminin sonundan itibaren sürekli arttığı ve 11 Eylül sonrası ise ABD’nin Kafkasya’da güvenlikte en etkin ülke olduğu görülmüştür.
Clinton döneminde ABD’nin Orta Asya’ya yönelik politikasının iki farklı düşünce tarafından şekillendiği ileri sürülmektedir. İlk grupta Rusya Federasyonu’nun eski emperyal politikalarına dönmeden liberal bir ekonomik modele ve demokratik kurumsal yapılara sahip bir sisteme dönüşmesini isteyen ve “önce Rusya” (Russia First) anlayışıyla sloganlaştırılan düşünce yer almaktaydı.

Bu gruptan farklı olarak, öncülüğünü 1996 sonunda Dışişleri Bakanı olan Madeline Albright’ın yaptığı ve Rusya Federasyonu’nun politikalarına hâlâ kuşkuyla bakan bir başka grup bulunmaktaydı. Bu grup, Rusya Federasyonu’nun eski SSCB geçmişine vurgu yaparak buna yönelik politikaları jeopolitik çerçevede değerlendirmekte ve dolayısıyla SSCB’nin dağılmasıyla Orta Asya’da ortaya çıkan güç boşluğunun Rusya Federasyonu tarafından doldurulmasını engellemek istemekteydi.
1999 Temmuzunda Amerikan Kongresi tarafından çıkarılan
İpek Yolu Strateji Yasası
- Bağımsızlığın, egemenliğin, demokratik yönetimin ve insan haklarına saygının geliştirilmesi ve güçlendirilmesi;

- Hoşgörünün, çoğulculuğun ve anlayışın geliştirilmesi ile ırkçılık ve anti semitizmle mücadele;

- Bölgesel sorunların çözümüne aktif olarak yardımcı olmak ve sınır ticaretinin önündeki engellerin kaldırılmasını kolaylaştırmak;

- Dostça ilişkilerin ve ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi;

- Piyasa merkezli ilkelerin ve uygulamaların gelişmesine yardımcı olmak;

- İletişim, ulaşım, eğitim, sağlık ve enerjiye ilişkin gerekli altyapının geliştirilmesine ve Orta Asya ve Kafkasya ülkeleriyle Avrupa-Atlantik Topluluğunun istikrarlı, demokratik ve piyasa merkezli ülkeleri arasında güçlü uluslararası ilişkilerin kurulması için Doğu-Batı ekseninde ticaretin geliştirilmesine yardımcı olmak;

- Bölgedeki Amerikan ticari çıkarlarını ve yatırımlarını desteklemek
11 EYLÜL SONRASI DÖNEM VE AFGANİSTAN MÜDAHALESİ
11 Eylül saldırılarının gerçekleşmesinden sonra Washington’un Orta Asya politikasında ağırlık merkezinin ekonomi-politik boyuttan güvenlik boyutuna doğru kaydığı söylenebilir.
11 Eylül sonrası dönemde ABD’nin Avrasya'daki Orta Asya politikasının temel parametreleri aşağıdaki gibi ifade edilebilir

- Hazar enerji kaynaklarına güvenli ulaşım ve bunun korunması;
- Orta Asya’da bir başka gücün hegemonyasının önlenmesi;
- Sorunların diğer bölgelere sıçramasının önlenmesi;
- Bölge içi çatışmalar ve/veya iç savaşları azaltma;
- Kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi;
- Radikal dini grupların bölgeyi kullanmasının önlenmesi.
Ekim 2001’de başlayan ABD’nin Afganistan operasyonu sonucunda, bölgedeki dengeler keskin bir şekilde değişti. İlk defa eskiden Sovyet toprağı olan, bugün ise Rusya’nın hayati çıkar algıladığı bir coğrafyaya ABD askeri varlığı tesis edildi, Kırgızistan ve Özbekistan’da ABD askeri üsleri kuruldu. Böylece bölgenin geleneksel hegemonu Rusya’nın güvenlik sağlayıcı rolü arka plana atılarak, bir bölge dışı devletin korumacılığı bölge ülkelerini kapsadı.
Afganistan operasyonu Washington’un enerji politikalarıyla da doğrudan ilişkilendirilebilir. Somut bir örnek vermek gerekirse Türkmenistan, Afganistan ve Pakistan üzerinden doğal gazını nakletmek için 1995’te UNOCAL’la anlaşma yapmasına rağmen Afganistan’daki istikrarsızlık ve diğer sorunlar nedeniyle proje askıya alınmıştı. Ancak ABD’nin Afganistan operasyonuyla Taliban yönetimini değiştirmesinin ardından 2003 yılında yine UNOCAL’la doğal gaz boru hattı anlaşması yapılmıştır
Obama yönetimi, Afganistan stratejisini 1 Aralık 2009’da açıklamıştır. Obama’nın Afganistan stratejisinde dikkat çeken en önemli konu şüphesiz 30.000 ek asker gönderilmesi kararıdır. İlk 18 ayda Taliban’ın etkisini kırmak, Afganistan’ın kapasitesini güçlendirmek yoluyla bölgenin güvenliğinin sağlanması amaçlanmıştır. Güvenliğin gelişmesi durumunda stratejinin ikinci aşaması devreye girecektir.
Bu aşama da sivil bir eylem planıdır. Bu plan, Afganistan’da yolsuzlukla mücadele, tarım gibi önemli alanlarda destek ve sosyal adımları içermektedir. Bu sivil eylem planı ise aslında Karzai yönetimine verilen bir mesajdır. Stratejinin üçüncü ve son ayağı ise Pakistan ile etkili bir ortaklık kurulmasıdır. Obama bu plan çerçevesinde Afgan güçlerini de eğitmeyi hedeflemektedir ve ucu açık olarak 2011 yılında bir çekilmeden bahsetmektedir.

Obama döneminde ABD, Afganistan’dan Irak benzeri kademeli bir çekilme amaçlamaktadır. Bunun için 30.000 ek asker gönderme kararı yanında Türkiye’den ve müttefik güçlerden de yardım talep edilmiştir.
ASKERİ İLİŞKİLER
ABD’nin Orta Asya ülkeleriyle askeri ilişkileri aslında 11 Eylül 2001’den çok daha önce başlamıştır. İç savaş yaşayan Tacikistan haricinde 1993’te Amerikan askeri eğitimini almaya başlayan ülkeler, 1994’te NATO’nun Barış İçin Ortaklık Programına katılmışlardı. Ayrıca Kazakistan, 1994’te ABD’yle bir Savunma İşbirliği Memorandumu ve 1997’de de bir Askeri İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. 1995’ten 11 Eylül saldırılarına kadar Barış İçin Ortaklık programı kapsamında çeşitli tatbikatlara katılan bölge ülkelerinden Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan 1995’te Amerikan Merkez Komutanlığı’nın (CENTCOM) desteğiyle CENTRASBAT (Central Asian Peacekeeping Battalion) adında bir ortak askeri birlik kurmuşlardı. Bölgede istikrarı korumayı ve istihbarat paylaşımını amaçlayan CENTRASBAT, ABD ve diğer NATO üyelerinin de katıldığı yıllık tatbikatlarla eğitimler yapmaktaydı. Ancak, Orta Asya ülkeleriyle bu askeri angajmanına rağmen ABD, 11 Eylül’e kadar bu ülkelerle yüksek düzeyde bir ittifak ilişkisi kurma gereği duymamış ve ilişkileri askeri yardımlar, rutin kriz tatbikatları ve eğitim seminerleri seviyesinde tutmuştu.
ABD, Afganistan operasyonuyla beraber Orta Asya ülkelerinin tümünden insani amaçlı yardımlar için uçuş hakkı elde etmiştir. Ayrıca operasyon esnasında bazıları lojistik destek, bazılarıysa doğrudan operasyonel amaçla kullanılmak üzere
Özbekistan
’da biri
Karşi-Kanabad
’da diğeri
Kokand
’da iki üs;
Tacikistan
’da biri
Duşanbe
diğeri
Kulyab
’da iki üs;
Kırgızistan
’ın başkenti Bişkek yakınındaki
Manas
’ta bir üs ve
Türkmenistan
’ın
Aşkabat
kentinde bir hava ikmal istasyonu elde etmiş ve
Kazak demir yolunun lojistik destek amaçlı
kullanılması sağlanmıştır
Özbekistan 11 Eylül sonrasında artan Amerikan angajmanından kısa vadede en fazla yararlanan ülke olmuştur. Zira, Rusya’nın bölgedeki etkisini arttırmayı amaçlayan Kolektif Güvenlik Antlaşması’ndan 1999’da ayrılan Özbekistan, hissettiği Rus baskısını dengelemek amacıyla aynı yıl GUAM mekanizmasına katılarak, Washington’a yakınlaşmıştı.

Özbekistan’ın 5 Mayıs 2005’te ABD yanlısı ve Moskova karşıtı bir nitelik taşıyan GUAM’dan ayrılması da bu bağlamda düşünülmelidir. Nitekim, Özbekistan bu defa Amerikan baskısını Çin ve Rusya’yla angajmanını geliştirerek dengelemeyi amaçladığı için Şangay İşbirliği Örgütü içinde ilişkilerini geliştirirken GUAM’dan ayrılarak da tercihlerinin değişmeye başladığını göstermiştir.
İslam Kerimov 5 Temmuz 2005’te Kazakistan’da gerçekleştirilen Şangay İşbirliği Örgütü Zirvesi’nde “Afganistan’daki aktif müdahalenin sona ermesi nedeniyle ABD’den Orta Asya’daki üsleri tahliye etmesi için bir takvim belirlemesini” istemiştir.

Washington, “üslerin statüsünün Şangay İşbirliği Örgütü’yle değil ikili anlaşmalarla düzenlendiğini ve Afganistan’daki istikrarın sağlanmasıyla bu üslerin tahliye edileceğini” belirtmiş ve “kısa vadede herhangi bir takvimden bahsetmenin zor olduğunu” açıklamıştır. Ancak ABD’nin bu açıklamasından kısa bir süre sonra Kerimov yönetiminin Karşi-Kanabad üssünün 180 gün içinde tahliye edilmesini istemesi karşısında ABD’nin direneceği bir nokta kalmamış ve ABD 2005 Kasımında bu üssü boşaltmıştır
Türkmenistan, izlemiş olduğu tarafsızlık politikası nedeniyle Washington’un stratejik angajmanından nispeten daha az etkilenmektedir. Bölgede askeri ve siyasi angajmanlara olabildiğince az girmeye çalışmaktadır.
Tacikistan ise iç savaştan sonra toparlanmaya çalışan bir ülke olarak Afganistan operasyonuna Duşanbe ve Khulyab üslerini açarak destek vermiş ve 11 Eylül’den sonra ABD’den ekonomik ve askeri yardımlar almaya başlamıştır.
Tacikistan, Afganistan operasyonu sayesinde ülkedeki radikal dini örgütleri de pasifize etme imkânına kavuşmuştur. Ancak Rusya’nın hamiliğini yaptığı, hâlâ sınırlarını koruduğu ve bölgedeki en büyük Rus askeri üssüne ev sahipliği yapan Tacikistan’ın Washington’la daha ileri bir ilişki geliştireceğini beklemek güçtür. Zaten bölge ülkeleri arasında ekonomik açıdan en zayıf durumda bulunan Tacikistan’ın zengin enerji kaynaklarına sahip olmaması, Amerikan yatırımlarının bu bölgeye yönelmemesine neden olmuş ve bu durum da ülkenin Washington açısından bir Kazakistan veya Türkmenistan kadar hayati görülmemesine neden olmuştur.
Kazakistan gerek Rusya’yla oldukça uzun bir sınıra sahip olması gerek bünyesinde etnik Rusları barındırması gerekse zengin enerji kaynaklarına sahip olması nedeniyle ABD’nin dikkatle izlediği bir ülke konumundadır. Afganistan operasyonu esnasında coğrafi olarak bölgeye uzak olan Kazakistan yine de Amerikan kuvvetlerine lojistik destek sağlamıştı. Kazakistan, artan Amerikan angajmanı çerçevesinde de hâlâ ABD’den en fazla yardım alan ülkedir. Orta Asya’daki Amerikan yatırımlarının % 80’i Kazakistan’a yapılmaktadır.
Kırgızistan ise jeostratejik açıdan sıkıntılı bir coğrafyada bulunan, enerji kaynaklarından yoksun ve ekonomik açıdan zayıf bir ülkedir. Buna rağmen Bişkek’in bölgeye yönelik Amerikan angajmanında önemli bir yeri bulunmaktadır. Zira Kırgızistan, kırılgan ekonomisini düzeltmek için Afganistan operasyonu sırasında ABD’ye Manas üssünü tahsis ederek, günümüzde Orta Asya’daki tek Amerikan üssünü barındırmaktadır.
DEMOKRATİK TEŞVİK POLİTİKASI VE RENKLİ DEVRİMLER
1990’lı yıllarda dünyada güvenlik ve istikrara giden en emin ve ucuz yolun liberal demokrasinin teşvik edilmesi olduğu savı uluslararası ilişkiler çalışmalarında ve ABD’nin resmi söyleminde etkinlik kazanmıştır. Clinton döneminde ABD güvenlik strateji metinlerinde yer alan bu yaklaşım, 2006’ya gelindiğinde ise Amerikan güvenlik stratejisinin dayanağı olarak tanımlanmıştır. 2006 Milli Güvenlik Stratejisi’nin metni “Her millet ve kültürde demokratik hareketi ve kurumları desteklemek, bir Birleşik Devletler politikasıdır ve bu politikanın nihai amacı dünyamızda baskıcı rejimleri ortadan kaldırmaktır” cümlesiyle başlamaktadır.
2003-2005 döneminde eski Sovyet alanı adeta “renkli devrimler” dalgasıyla sarsıldı. 2003’ün sonunda Gürcistan, 2004’ün sonunda ise Ukrayna’da yapılan devlet başkanlığı seçimleri akabinde iki ülke günler süren kitle gösterilerine sahne olmuş, sonuçta her iki ülkede de yönetimler geri adım atarak seçimler tekrarlanmıştı. Tekrarlanan seçimleri muhalefetin kazanmasıyla söz konusu ülkelerde iktidar değişikliği gerçekleşmiştir. Bu olaylar sırasında ve sonrasında iktidarı kaybedenler protestoların arkasında ABD’nin bulunduğunu ima etmiş, hatta Soros Vakfı gibi bazı ABD STK’larını doğrudan suçlamıştır. Anılan iktidar değişikliklerinin ABD’nin “rejim değişikliği” operasyonu olduğu yönündeki iddialar eski Sovyet alanında yaygınlık kazanmıştır
“Kırgızistan Devriminin - 2005” gerçekten planlanıp planlanmadığı, dahası ABD tarafından planlanıp planlanmadığı konusu halen açıklığa kavuşmuş değildir. Kırgızistan’daki olayların patlak vermesinde bir dış aktör olarak ABD’nin bir rolünün bulunduğu söylenebilir. Siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, hükümetten bağımsız medyanın desteklenmesi ve genel olarak Batı değerlerinin topluma aşılanması noktasında, ABD resmi ve gayriresmi kuruluşları “devrimin” gerçekleşmesine büyük etki etmiştir. Özellikle 60 kadar muhalif yayın organını basan bir matbaanın ABD’nin resmi finansmanıyla Freedom House tarafından kurulmuş olması, dikkate değer bir husustu. Nitekim Akayev’in devrilmesinden sonra Kırgızistan’daki Freedom House şubesinin başkanı, olayları “görev tamamlandı” şeklinde tanımlamıştır.
Özbekistan’ın Andican şehrinde 13 Mayıs 2005’de bir grup silahlı militan sırasıyla askeri garnizonu, hapishaneyi ve yerel yönetim kurumlarını bastı. Militanlar, Ekremiye adlı radikal dinci örgüt üyesi olmakla suçlanan bir grup işadamını serbest bırakarak, günlerdir işadamlarını destekleyen ve yönetime tepkili olan halkı şehrin merkezinde topladı. Meydanda toplanan kalabalık, Özbekistan Devlet Başkanı Kerimov’un dertlerini dinlemesi için Andican’a gelmesini talep ediyordu. Fakat müdahale kararı alan yönetim, kalabalığı dağıtmak için kuvvet kullandı. Bazı insan hakları kuruluşlarına ve doğruluğu tespit edilememiş kaynaklara göre müdahale sonucunda yüzlerce sivil hayatını kaybetmiştir.

Olaylar meydana gelir gelmez ABD’nin Özbekistan yönetimini sert bir biçimde eleştirip, bağımsız inceleme ve reform talep etmesi, iki ülke arasındaki ipleri koparmıştır
2005 SONRASI - YAPICI İŞBİRLİĞİ DÖNEMİ
2005’e gelindiğinde, Bush doktrininin (Demokrasiyi teşvik) ABD gücünün artmasına değil, önemli ölçüde azalmasına neden olduğu, dolayısıyla başarısızlıkla sonuçlandığı konusundaki değerlendirmeler baskın gelmeye başlamıştır. Artık Orta Asya devletleriyle işbirliği ve demokrasi konusu gündeme geldiği zaman, Ronald Reagan dönemindeki “
yapıcı işbirliği
” tarzı işbirliğinin öne çıkarıldığını görüyoruz.
Mesela Türkmenbaşı’nın ölümünün akabinde Türkmenistan ile ilişkileri sıkılaştırmaya yönelen ABD yetkilileri, daha önce anti-demokratik uygulamalarından dolayı eleştirilen Türkmenistan’dan uzak durmanın bir sonuç getirmediğini, tam tersine ancak yakın ilişkiler yürütüldüğü takdirde demokrasi konusunda etkiyi sürdürmenin mümkün olduğunu öne sürmüşlerdir
ABD’nin yeni Orta Asya politikasında, Johns Hopkins Üniversitesi’ndeki Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü’nün çalışmalarının temel alındığını söylemek mümkündür. Mart 2005’de enstitünün yayınladığı çalışmalardan birisi, “Afganistan ve Komşuları için Büyük Orta Asya Ortaklığı” adını taşıyordu. Raporun yazarı Frederick Starr’a göre, sadece Afganistan’ın istikrar ve refaha kavuşması bölgedeki istikrarı sağlayabilir ve sadece Afganistan’ın bölgeyle bütünleşmesi Afganistan’ın refahını sağlayabilirdi. Demokratikleşme konusuna da değinen Starr, bölge yönetimlerinin uygulamaları konusunda olumsuz değerlendirmeler yapmak yerine, olumlu gelişmelere vurgu yapılması gerektiğini ifade ediyordu
Söz konusu proje aslında geleceğe yönelik jeostratejik tasarının bir parçasıdır. ABD, 21. yüzyılda Çin’i dengelemek açısından Hindistan’ın büyük güç olmasını desteklemeyi ve Batı’nın parçası olmasını sağlamayı planlamaktadır. Büyük Orta Asya projesi ise, gelecekte bölgedeki Çin nüfuz artışını engellemeye yönelik olarak görülmektedir. Projenin orta vadeli amacı ise, Orta Asya’da Rus nüfuzunun azaltılmasıdır. Büyük Orta Asya projesinin kendilerine karşı geliştirildiğinin farkında olan Rusya ve Çin yönetimleri, projeyi olumsuz olarak değerlendirdiler. Rusya ve Çin Dışişleri Bakanları’nın tepkisine karşın Kazakistan Dışişleri Bakanı, işbirliğinin geliştirilmesi anlamında Büyük Orta Asya Projesi’ni desteklediğini açıkladı.
ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 2005 Kazakistan devlet başkanlığı seçimlerinden önce, Ekim 2005’de Astana’yı ziyaret etmesi, ABD’nin bölgedeki politikasını uyarlamaya çalıştığını gösteriyordu. Astana’da Rice’ın Nazarbayev ile yaptığı görüşmede, demokrasi konusunun ele alınış biçimi, ABD’nin konuya daha yapıcı bir şekilde yaklaşmaya çalıştığını gösteriyordu.

Avrasya Üniversitesi’ndeki konuşmasında Rice, tarihi İpek Yolu’nun canlandırılmasının ve Orta Asya’nın dünyaya bağlanmasının önemini anlatmıştı. Kısa zaman içerisinde Rice’ın ne demek istediği ABD Dışişleri Bakanlığı’nda yapılan değişikliklerle belli oldu. 2005 sonunda Orta Asya bölgesi konusundaki sorumluluğun Avrupa ve Avrasya dairesinden Güney Asya dairesine aktarılacağı açıklandı. Şubat 2006’da yenilenmiş Güney ve Orta Asya dairesinin başına Richard Boucher atandı.
2005’deki askeri üs kaybından sonra ortaya çıkan yeni durumda, bölgede esas problem oluşturan ülke, denge politikasını yürüten Kazakistan değil, tamamen Rusya ve Çin’e mecbur kalan Özbekistan olmuştur.

Obama döneminde yeni şartlar altında ABD geri adım atmak durumunda kalmış, daha önce Özbekistan’a askeri yardımı sınırlandıran yaptırımı kaldırmıştır. ABD açısından Afganistan operasyonu dolayısıyla stratejik jeopolitik konuma sahip olan Özbekistan ile işbirliğinin sürdürülmesi gerekliydi. Afganistan’daki Amerikan askerlerine lojistik desteğin sağlanması ve Afganistan’daki Hamid Karzai hükümetinin desteklemesi konusunda Özbekistan-ABD işbirliği gelişme göstermiştir. Bu çerçevede Özbekistan, Afganistan’daki Amerikan askerlerine öldürücü olmayan malların tedarikini sağlayan Kuzey Dağıtım Ağı’nın aktif katılımcısı olmuş, dahası Orta Asya’yı Afganistan’a bağlayan demiryolu projelerini üstlenmiştir.
ENERJİ POLİTİKALARI
ABD’nin stratejik hedefi olarak hem Amerikan hem de dünya enerji talebini karşılayabilecek her türlü kaynak çeşitliliğinin (özellikle Hazar Havzası) ve enerji türünün temini olarak ortaya konulmuştur. Amerika, petrol ithalatında tek bir kaynağa bağımlı kalmayı istememektedir. Petrol ihracatçılarının sayısının çoğalması öncelikle Körfez bölgesinde meydana gelebilecek herhangi bir siyasi karışıklık durumunda ABD, Batı Avrupa ve Japonya’ya petrol sevkiyatında yaşanabilecek kesinti riskini de azaltmış olacaktır.

Hazar Havzası coğrafi açıdan kapalı bir bölge olmasından dolayı, burada bulunan fosil yakıt ve hidrokarbon üreticisi ülkeler bu kaynaklarını dünya pazarlarına iletmek konusunda birçok problem ile karşı karşıyadırlar. Bu ülkelerin enerji kaynaklarını değerlendirebilmeleri ve zenginlik seviyelerini artırabilmeleri için ABD, çeşitli boru hattı projelerine destek sunmaktadır. Hazar bölgesinin Amerikan politikasında sahip olduğu konumunun ana belirleyici faktörü ABD’nin enerji çıkarlarıdır.
1990ların ortalarından itibaren Washington, Hazar Denizi ürünlerinin pazarlanması amacıyla bir doğu-batı eksenini destekleme kararını verdi. Amerikan yönetimine göre bu eksenin en temel özelliği Rusya ile İran arasındaki kuzey-güney ekseninin ehemmiyetini azaltıyor olmasıydı. Burada mevzubahis olan, bölgede Rusya’nın nüfuzunu sınırlandırmak, Kafkasya ve Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetlerinin “batı yanlısı” eğilimlerini desteklemek, dünya enerji kaynaklarının çeşitliliğini artırmak, İran’ı bölgesel düzeyde tecrit etmek ve de Amerikan şirketlerinin çıkarlarını korumak ve desteklemekti. Bu hedefler bağlamında, bölge ülkelerinin petrol ve doğal gaz kapasitelerinin geliştirilmesi için aşağıdaki gerekli önlemler belirlenmiştir.

Bunlar;

• Kısa ve uzun vadede enerji kaynaklarının ihracat yollarının çeşitlendirilmesi;

• Türkiye üzerinden geçecek petrol boru hattı projesinin desteklenmesi;

• İran’a önemli miktarda siyasal, ekonomik ve stratejik kazanımlar sağlayacak projelerin yasaklanması ve bloke edilmesi ve

• Amerikan şirketlerinin çıkarları doğrultusunda Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu’nun yeniden yapılandırılmasıdır.

Sınırlı bir büyüklüğe ve az bir nüfusa sahip olmasına rağmen, Azerbaycan elinde bulundurduğu çok büyük enerji kaynaklarıyla jeopolitik bakımdan çok önemlidir. Hazar Denizi yatağı ve Orta Asya zenginliklerini içeren şişe içindeki bir mantardır. Eğer Azerbaycan tamamen Moskova’nın kontrolü altına girerse Orta Asya devletlerinin bağımsızlığı büyük ölçüde anlamsızlaşabilir.

Mayıs 1998’de Washington yönetimi, geniş ölçekli “Hazar Denizi Girişimi’ni deklare etmiştir. Aynı zamanda Amerikan firmalarının ilgilenmediği Bakü-Ceyhan projesine politik desteğini giderek artırmıştır. Hazar politikasının önemini vurgulamak ve etkinliğini sağlamak amacıyla, Haziran 1998’de Amerikan Başkanı ve Dışişleri Bakanı için ABD’nin Hazar temelli enerji diplomasisini organize edecek özel bir danışman (ilki Richard Morningstar) atanmıştır.
Morningstar, “dört önemli stratejik hedefi” hayatiyete geçirmeye yönelik bir araç olarak gördüğü boru hattı projeleri ile ilgili görüşmeleri tamamıyla politik alana çekmiştir. Bu hedefler aşağıdaki hususları içermektedir;

• Hazar bölgesindeki yeni cumhuriyetlerin bağımsızlıklarının ve refah seviyesinin güçlendirilmesi ve ekonomik ve siyasi reformların teşvik edilmesi;

• Bölgenin yeni ulus-devletleri arasında ekonomik ilişkileri geliştirmek suretiyle, bölgesel ihtilafların ve muhtemel savaşların önüne geçilmesi;

• Amerikan ve diğer şirketler için ticari ve yatırım imkânlarının iyileştirilmesi ve

• ABD ve müttefiklerinin enerji güvenliğinin desteklenmesi ve Hazar bölgesinin bağımsızlığının korunmasıdır.
BAKÜ-TİFLİS-CEYHAN PETROL BORU HATTI
BAKÜ-TİFLİS-ERZURUM DOĞALGAZ BORU HATTI
(GÜNEY KAFKASYA BORU HATTI)
NABUCCO DOĞALGAZ BORU HATTI
TRANS ANADOLU DOĞAL GAZ BORU HATTI PROJESİ
TANAP
TRANS AFGANİSTAN DOĞALGAZ BORU HATTI PROJESİ
Kırım’daki gelişmeler devam ederken 28 Şubat’ta ABD Başkanı Barack Obama, Rusya Federasyonu askeri güçlerinin Kırım’daki varlığına yönelik haberlerin “derin kaygı yarattığını” belirterek, “ABD, Ukrayna’ya yönelik herhangi bir askeri müdahalenin
bedellerinin olacağını teyit etme noktasında uluslararası toplumla birlikte durmaktadır” dedi.
UKRAYNA KRİZİ
Söz konusu açıklamayı Rusya’da askeri müdahalenin önünü açan yasal düzenleme izledi. Buna karşılık BMGK üyeleri acil olarak bir araya gelirken, AB de Kırım’daki gelişmelerle ilgili toplanma kararı aldı. Son haftalarda Batı nezdinde birçok toplantı ve lider seviyesinde birçok açıklama yapılmış olsa da uluslararası kamuoyu Batılı ülkeleri kısa ama öz bir biçimde “Batılılar konuşuyor, Putin yapıyor” şeklinde eleştiriyor. An itibarıyla Rusya bağlamında askeri müdahale seçeneği – Putin’in sözleriyle en son seçenek olarak” masada yerini korurken, Batılı ülkeler diplomasi üzerinde duruyor.
SABIRLA DİNLEDİĞİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM
Full transcript