Loading presentation...

Present Remotely

Send the link below via email or IM

Copy

Present to your audience

Start remote presentation

  • Invited audience members will follow you as you navigate and present
  • People invited to a presentation do not need a Prezi account
  • This link expires 10 minutes after you close the presentation
  • A maximum of 30 users can follow your presentation
  • Learn more about this feature in our knowledge base article

Do you really want to delete this prezi?

Neither you, nor the coeditors you shared it with will be able to recover it again.

DeleteCancel

Make your likes visible on Facebook?

Connect your Facebook account to Prezi and let your likes appear on your timeline.
You can change this under Settings & Account at any time.

No, thanks

Dr. Özgür Uçkan: Vol 2. Kant ve Schiller: Yargı Yetisi, Oyun, Terapi, Politika ve Sanat

Sanat Felsefesi: Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi! - The Empire Project, 20 Ekim 2012, İstanbul
by

Ozgur Uckan

on 1 November 2012

Comments (0)

Please log in to add your comment.

Report abuse

Transcript of Dr. Özgür Uçkan: Vol 2. Kant ve Schiller: Yargı Yetisi, Oyun, Terapi, Politika ve Sanat

Vol 2. Kant ve Schiller:
Yargı Yetisi, Oyun, Terapi, Politika ve Sanat
Dr. Özgür Uçkan Sanat Felsefesi Konuşmaları:
Dün, bugün, gelecek… Hemen şimdi!

The Empire Project
20 Ekim 2012 Bu konuşma serisi, sanat felsefesinin belli başlı teorilerini sanatın bugünü ve geleceğiyle bağlantılamaya ve onları bu bağlamda yeniden okumaya odaklanmaktadır.

Çünkü, geçtiğimiz dönem, sanat ve felsefe arasındaki bağın zayıflamaya yüz tuttuğu, hatta sanatın teoriden uzaklaşarak neredeyse endüstriyelleştiği, belli prototiplerin tekrarına dönüştüğü ve atıl hale gelen sanat kurumsallaşmasının kadük ideolojilerinin boyunduruğuna girdiği bir süreyi işaretlemektedir.

Sanatın teoriyle, felsefeyle, politikayla olan asli ilişkisini yeniden düşünmenin zamanıdır... Kant Saf akıl ile pratik aklı, bilme ve arzulamayı birbirine bağlayan Yargı Yetisi, özgürlük ve güzelliğin temeli kurar. Sanatı “imgelemin özgür oyunu”nun ürünü; güzel olanı, ilgi, çıkar, yarar, fayda kavramlarından tamamen bağımsız, nesneyle aramızda doğrudan bir bağın kurulduğu bir algılamanın sonucu olarak konumlayan Kant, bugünün sanat eserine dair ne düşünürdü? Alman idealizminin öncüsü Kant’ın felsefede yaptığı devrim genellikle Ortaçağ’ı bitiren “Kopernik Devrimi” ile karşılaştırılır. Kant, Aydınlanma’nın simgesi haline gelmiştir. Sadece kendisini devam ettiren Hegel ve Schopenhauer gibi filozofları değil, Kierkegaard ve Marx gibi kendisine karşı filozofları da etkilemiştir; etkisi 20. yy. felsefesinin, analitik felsefe ve idealizmden varoluşçuluk ve fenomenolojiye hemen hemen tüm akımlarında hissedilmiştir. Rekabet içindeki rasyonalizm ve ampirizmi kuşatıp uzlaştıran bir yaklaşımı vardır ve Alman idealizminin özü de bu uzlaşmadır. Kant Batı düşüncesini radikal bir şekilde dönüştürmüştür. Ondan sonra kimse, bilim veya ahlakı tamamen dışsal bir hakikat ya da gerçekliğin pasif alıcısı olarak düşünememiştir.

Bilimsel yöntemler ve bilimin bir çok özgül alanı üzerine düşünürken, bildiğimizi iddia ettiğimiz dünyaya yaptığımız kendi girdimizin etkisini kabul etmek kaçınılmaz hale gelmiştir. Böylece, Kant'tan sonra, ahlaksal akıl yürütmenin -örneğin, dünyadaki nesnel mükemmeliyetler veya Tanrı iradesi gibi- dışsal normların keşfedilmesinden ibaret olduğunu düşünmek zorlaşmıştır; bunun yerine hayatlarımızı hem ayrı ayrı hem de birlikte sürdürmenin en rasyonel yolunu kendimiz için inşa etmemiz gerektiği düşüncesi ağırlık kazanmıştır. Kant, bir insan varlığının sadece doğal dünyanın seyircisi ve ahlaksal dünyada bir özne olarak değil, her iki dünyada da etkin bir "ajan" olarak düşünülmesi için, felsefi düzeydeki dönüşümde en büyük rolü oynamıştır. Felsefedeki bu "Kopernik Devrimi", Descartes, Leibniz veya Locke gibi iktidar koridorlarına alışık ve politik, dinsel mücadelelere angaje filozoflar tarafından değil, Avrupa uygarlığının uç noktalarından birinde, Königsberg'de (yeni Kaliningrad) yaşamış ve mütevazi bir hayat sürmüş bir filozof tarafından gerçekleştirilmiştir. Felsefede “Kopernik Devrimi” “üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası”... Kant, “Pratik Aklın Eleştirisi”ni şöyle kapatır:

“İki şey, üzerlerine sık sık eğilip düşünülürse, insanın ruhsal yapısını hep yeni, hep artan bir hayranlık ve korkunç saygıyla dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası. Her ikisini, karanlıklarda gizlenmiş ya da benim ufkumun ötesinde aşkın alanlarda imişcesine aramama ve sırf tahmin etmeme gerek yok; onları önümde görüyorum ve doğrudan doğruya benim kendi varoluşumun bilincine bağlıyorum...”

(Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Çev. İonna Kuçuradi, Hacettepe Ün. yay., 1980, sf. 174 – 175) Eleştirel Felsefe Temel eseri ünlü eleştiri üçlemesidir: Saf Akıl, Pratik Akıl ve Yargı Yetisi eleştirileri:
İlki aklın kapasite ve sınırlarını ve bilgi için gerekli koşulları inceler (aşkın idealizmin epistemolojisi)
İkincisi insan eyleminde ahlaksallık ve otonomi kavramını araştırır ve savunur (pratik aklın ahlaksal otonomi felsefesi)
Üçüncüsü ilk ikisinin sentezini yapar ve estetik hazdan biyolojik bilimlerde teleoloji kavramına geniş bir perspektif içinde tüm eleştirel girişimi sonuçlandırır. Kant, ilk "Eleştirisi"nde,
"çağımız bir eleştiri çağıdır ve hiç bir şey bu eleştiriden muaf değildir"
diyerek aklın egemenliğine bağlılık bildirir. "Aydınlanma Nedir"de, onu,
"başkalarının senin yerine düşünmesine izin vermek yerine kendi adına düşünmek"
olarak tanımlar;
bu ise, "ilerlemenin kaçınılmazlığına duyulan inanç"tır.
Bu da, eylem özgürlüğü ve yönetsel reformlara götüren "aklın kamusal kullanımı"nı ortaya çıkarır. Saf Akıl / Pratik Akıl – Teori / Pratik –
Rasyonel / Ahlaksal, Doğa / Duyu... Kant için, bilimde ve ahlakta, teorik ve pratik akılda yargı yetimize dair derin bir kavrayış, hem teoride hem de pratikte başarımızın olumsallığına (contingency) dair derin bir duyu ile sürekli olarak uzlaştırılmak zorundadır Metafizik a priori bilgiyi ilgilendirir: doğrulanması deneyime bağlı olmayan bilgi…

Kant a priori bilgiyi (saf) akılla ilişkilendirir.
"Saf Aklın Eleştirisi" projesi insan aklının hangi ölçüde a priori bilgiye ulaşabileceğini anlamaktır. “Pratik Aklın Eleştirisi”, insan özgürlüğünü ahlaksal yasaya ayrılmaz bir biçimde bağlar.
Temel fikir “insanın otonomisi”dir. Teorik ve pratik felsefe arasındaki eklemlenme: Metafizik kavramlarının tek meşru kullanımı, ahlaksallık çerçevesindeki kullanımdır.

[Teorik felsefe dünyanın nasıl olduğu hakkındadır, pratik felsefe ise onun “nasıl olması gerektiği” hakkında. Her iki felsefe de otonom bir biçimde bir dünya kurmakla ilgilidir, fakat farklı anlamlarda ] Ahlaki ödev, özü gereği, koşulsuzdur (kategorik emperatif - evrensel bir yasanın ortaya koyduğu irade olarak düşünen varlıkların iradesi); özgürlük, Tanrı ve ruhun ölümsüzlüğü kavramları olmaksızın ahlaki ödev düşünülemez.

Bu, bir tür "deontolojik etik"tir; saf pratik aklın ortaya çıkardığı ahlaksal yasa, hiç bir biçimde ampirik deneyimden türemez ve ortak ahlaksal bilince bir kategorik emparatif olarak buyurulur.

[Pratik felsefenin otonom biçimde kurduğu ahlaksal dünya...] Kant aşkın özgürlük fikri ile pratik özgürlük kavramını birbirinden ayırır:
İlki, psikolojik bir kavram olarak "özellikle ampiriktir" ve nedensellikle ilişkisi içinde gerekliliğin gerçek zemini olarak, "bir dizi ardıl şey ya da durumu kendiliğinden başlatma gücünü kabul edip edemeyeceğimiz" sorusuna gönderir.
İkincisi ise, irademizin, "zorlama"dan veya "duyusal itilimler aracılığıyla oluşan gereklilikten" bağımsızlığı anlamına gelir. Özgürlük fikri ahlaksal yasanın koşuludur. Bir köprü olarak yargı yetisi Amaçsallık yargısı ve estetik Güzel ve Yüce kavramları… “İmgelemin özgür oyunu” "Modernite" Kant, "Yargı Yetisinin Eleştirisi"nde, saf akıl ve pratik akıl arasında bir sentezleyici bileşke olarak "Yargı yetisi"ni (ya da gücünü) konumlamaya girişir.

Bu çabanın nedeni, saf akıl ve pratik akıl, teori ve pratik, rasyonellik ve ahlaksallık, yani teorik felsefe ve ahlak felsefesi ve onların alanı olan doğa ve özgürlük arasında oluşan ikiliği ortadan kaldırmaktır.

[Schiller, daha sonra da Heidegger, bu ikiliği bir “uçurum” olarak adlandıracaktır] Doğada nesneler saf akıl tarafından sezgi içinde fenomenler olarak bilinirken, ahlak dünyasında pratik akıl tarafından sezgiden bağımsız biçimde kendinde şeyler (noumen) olarak biliniyordu.

Kant’ın felsefesinin sistematik tutarlılığı gereği, bilginin konusu olan duyulabilir şeylerle düşüncenin konusu olan duyularüstü dünya arasında gerçek bir bağın olması gerekliydi. Bu iki alanın ayrıtürdenliği, onlar üzerinde iş gören nedensellik ve amaçsallık yasalarının indirgenemezliği, öznenin otonomisinin nedensel bir belirlemeye uğrayamayacağını, yoksa öznenin özgür olamayacağını bildiriyordu.

Öte yandan, öznenin, kendi otonomisini yitirmeksizin, nesnel gerçeklik üzerinde “gerçek” bir etkisinin de olması gerekiyordu. Yani öznenin ahlaksal eylemi, duyularüstü yasalar uyarınca iş görmekle birlikte, duyulabilir dünyada gerçekleşmeliydi. Özgürlük kavramı, duyular dünyasında, kendi yasalarının ona yüklediği şeyi gerçekleştirmelidir. Böyle bir geçişliliğin temel koşulu ise, iki alanın yasalarının, yani nedensellik ve amaçsallık yasalarının birbiriyle çelişmemesidir.

Akıl bu geçişliliği onaylamak zorundadır, yoksa, öznenin yaşadığı dünyayı anlamlandırması mümkün olmayacaktır.

Nedensellik ve amaçsallığın uzlaşımını Yargı Yetisi sağlar. Kant insanda üç temel yeti ayırt eder:

1. Bilme Yetisi

2. Haz ve acı duygusu
(hoşlanma ve hoşlanmama)

3. Arzulama Yetisi Bilme yetisine saf akıl, arzulama yetisine pratik akıl a priori yasalarını verir. Haz ve acı duygusuna a priori yasalarını veren ise yargı yetisidir.

Nasıl haz ve acı duygusu bilme ve arzulama yetileri arasında bulunuyorsa, yargı yetisi de saf akıl ve pratik akıl arasındadır.

Kant’ın ifadesiyle “tikel olanı tümel olanda içerilmiş bulunan bir şey olarak düşünme yetisi”, yani yargı yetisi, diğer iki temel yetiyi birbirlerine dolayımlar. Doğada saf aklın a priori yasalarınca belirlenmemiş bir çok yasa vardır. Bu olumsal yasaların “yasa” olarak bilinebilmeleri için, bizim tarafımızdan, “çeşitliliğin birliği” ilkesi altında değerlendirilmeleri gerekir.

Böylece, farklı türde bir amaçsallık anlayışına ulaşırız: Özel ampirik doğa yasaları, her ne kadar mekanizmin koşullarına uyuyorlarsa da, bu yasaların oluşturduğu sistemi anlamak için amaçsallık düşüncesi gereklidir.

Yani doğa yasalarını da, sanki onlar üstün bir zeka tarafından düzenlenmişlercesine anlamalıyız.
Amaçsallık yargısı, doğal ve ahlaksal amaçlılık arasında bir dolayım işlevi yerine getirmektedir ve “Yargı Yetisinin Eleştirisi” bu yargının koşullarını belirler. Amaçsallık yargısının iki türü vardır: estetik ve teleolojik.

Nesneye ilişkin verdiğimiz estetik yargı, haz duygusundan önce gelir ve onu belirler. Çünkü bu yargıda, biz, imgelemimiz / hayal gücümüz ve aklımız, duyu yetilerimiz ve entelektüel yetilerimiz arasında, herkes için geçerli olması gereken ve bu nedenle iletilebilir olan, kavramlara dayalı olmayan bir “uyumu” deneyimleriz. Kant'ın yargı yetisini deneyime içsel bir şey olarak görmesi, bir şeyin güzel olup olmadığı yargısı hakkındaki görüşlerini, "estetik deneyim"in yapısı hakkında derinlikli bir analize dönüştürür. Karşı çıkılamaz güzellik yargısının dört koşulu vardır:
1) Söz konusu nesne ile ilgili deneyim, her türlü çıkardan bağımsız olarak öznede haz duyusu oluşturmalıdır;
2) Bu haz evrensel olmalıdır, sadece kişisel değil;
3) Haz, nesneyi deneyimlerken karşımıza çıkan ve Kant'ın "öznel amaçsallık biçimi" dediği şeyden kaynaklanmalıdır;
4) Haz, başkalarına örnek teşkil edecek bir biçimde "zorunlu" olmalıdır. Güzel olan, bir nesnenin amaçlılık biçimidir, ama herhangi bir amaç temsiliyeti olmaksızın algılanır.

Güzel olan, zorunlu bir tatmin nesnesi olarak kavranır. Güzel olanın dört koşulu, aynı zamanda temel estetik kategori olan yüce olanın da temelini oluşturur.
Estetik deneyimin güzellik ve yücelik algısı oluşturması için bu koşuların en azından üçünün gerçekleşmesi gerekir.

[Kant estetiği, güzel olan ile yüce olan arasında rasyonel ve ahlaksal bir bağ kurarak kendisinden sonraki bütün estetik teori gelişimini belirleyecektir.] “Doğada güzel olan”, insanın kurduğu bir şey değil, nesne ile özne arasında gerçekleşen kendiliğinden uyumun bir ürünüdür. Duyumsallık, “estetik hayal gücü / imgelem” içinde, nesnel bir düzenin tümel geçerlilik taşıyan kategorilerini, yani “amaçsız amaçlılık”, “yasasız yasallık” kategorilerini kurar.

Amaçsız amaçlılık, “güzelin” kategorisidir; yasasız yasallık da "özgürlüğün" kategorisi. Kant, “eğer nesneyi bir amaçsız amaçlılık içerisinde –saf formunda– algılıyorsam, işte o nesne güzeldir” der.

Bu algılama, her türlü ilgi, çıkar, yarar, fayda vb. gibi kavramlardan tamamen bağımsız, nesneyle benim aramda doğrudan bir bağın kurulduğu bir algılamadır.

Bunu da, yani güzel algısının ortaya çıkışını da, “hayal gücünün / imgelemin özgür oyunu”na bağlar. Estetik yargı yetisi, “haz ya da acı duygusuyla ilişkisi içinde, kurucu bir ilkedir. Uyumları bu hazzın kaynağını oluşturan bilgi yetilerinin işleyişi içindeki kendiliğindenlik, bu kavramı (doğanın amaçlılığı kavramını) doğanın ve özgürlüğün kavramsal alanları arasında aracı bir bağ kılar..., çünkü bu kendiliğindenlik tinin ahlaksal duyguya yatkınlığını geliştirir” “Hayal gücünün oyunu, öznenin, kendileri özgür olan yasalar altında, nesneyi özgürce deneyimleyebilmesini mümkün kılar.”

[Sanatın bir “bilme biçimi” olması sorunsalı - Schiller, Heidegger, Dada, Sürrealizm, Beuys, Fluxus, kavramsal sanat vb…] Kant'ın öznellik üzerine felsefi vurgusunun, "modernite" adını verdiğimiz şeyin karmaşık ve çatışmalı değişimlerinin ortasında belirdiği gözden kaçmamalı:

Kapitalizmin hızlı yayılımı, modern bireyciliğin ortaya çıkışı, insani amaçlarla doğayı manipüle etmek amacıyla bilimsel yöntem kullanımının başarıları, geleneksel teolojik otoritelerin çöküşü ve estetiği bir felsefe dalı haline getiren "estetik otonomi"nin belirmesi… Schiller Yargı yetisinden türettiği “oyun itisi”ni, sanatın temeline yerleştiren, oyun, ütopya, politika, bilgi, terapi ve sanat arasında ilişki kuran Schiller, sanatın geleceğini de düşünüyor olabilir mi? “Daha fazla özgürlük” getireceği söylenen giyotin tıslamalarının yeri göğü tuttuğu 1793 – 1794 kışında, Kant’ın ilkelerini koyduğu “Eleştirel Felsefe”den yeni bir uygarlık anlayışı çıkartacak “bir başka söylem”in temellerini atmaya koyulur Schiller: “Yargı Yetisinin Eleştirisi”nin yoğun etkisi altında yazdığı “İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar”ı, Kant’ın işaret ettiği doğa alanı ile özgürlük alanı arasındaki uçurumu, Batı uygarlığının temel sorunu olarak teşhis edip bu sorunu çözecek (tedavi edecek) bir dizi çözüm önerisi geliştirir.

Akıl ve duyu yetileri arasındaki eşitsiz gelişme, hem bir tür varlığı hem de bir birey olarak insanın tinsel uyumunu yıkmış; onu ilkin etik bir parçalanmışlığa, sonra da politik bir özgürsüzlük ortamına götürmüştür. “Çağın gürültülü Pazar alanında”, Fayda’dan başka put tanımaz olmuştur Batılı. Etik – Estetik – Politika:
Oyun ve Ütopya Özgürlüğe güzellik yoluyla ulaşmak.. Etik – Estetik – Politika:
Oyun ve Ütopya İtiler Teorisi Sanatın merkezi (ve politik / ahlaksal) rolü Estetik bir Oyun Ütopyası... Schiller’in kendine özgü “oyun teorisi”, etik, estetik ve politika etkileşimiyle kurulur ve aslında bir tür “Ütopya” olarak nitelendirilebilir.
Bir “Oyun Ütopyası”...

Varlığını üç felsefi disiplinin “karşılıklı oyununa” borçlu olan bu teori, bu disiplinlerden herhangi birine indirgenemez. Bu teori,
estetiktir, çünkü sanat etkinliğinin içinden konuşur;
etiktir, çünkü insanın bozulduğunu varsaydığı etik bütünlüğünü yeniden inşa etmeyi hedefler;
politiktir, çünkü insan toplumunun içerisine düştüğü özgürlüksüzlük durumuna politik bir çözüm sunar.

Tümünün üzerinde, teori ütopyacı bir kimlik taşır:
İnsanın, sanatsal etkinlik içerisinde güzel olan ile oynayarak verili olanı dönüştüreceği;
kendisine oyuncul bir etik bütünlük, topluma da oyuncul bir özgürlük vereceği;
yani yasaları “oyun”un kurallarıyla denk düşen yeni bir uygarlık yaratacağı bir “oyun ütopyası”nı açımlar... “İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar”, derdini alıcısına yeterince açık seçik bir biçimde anlatır:

“Daha çok hazza ilişkin bu konunun, zamanımızın ihtiyaçlarına fazla yabancı olmadığı ve gerçekten de, politik sorunun nihai çözümü için, tam da estetik sorunu ele almak zorunda olduğumuz, çünkü Özgürlük’e Güzellik yoluyla ulaştığımız konusunda, sizi ikna ettiğimi umarım...”
[Schiller, On the Aesthetic Education of Man, çev. E. M. Wilkinson & L. A. Willoughby, Oxford, 1967, II. Mektup, 5. Paragraf] “İnsan arzulanabilir olanla, iyi olanla, mükemmel olanla sadece ciddi olabilir, ama güzel olan ile oynar. (...) İnsan, yalnızca, sözcüğün tam anlamında bir insan varlığı olduğunda oynar ve yalnızca oynadığı zaman tam bir insan varlığıdır...”
[Schiller, a.g.y., XV. Mektup, 7. ve 9. paragraf] "Arzulanabilir", "iyi", "mükemmel"… bunlar akılla, ahlakla, teori ve pratikle ilgili şeyler…

Ama Schiller, insana, güzel olanla oynama özgürlüğü bahşederek, aslında güzel olan ve özgürlük arasında oyun dolayımıyla yeni bir bağ kuruyor... Schiller’in yapıtı, “estetik yargı yetisi”ni merkeze alarak bu uçurumu kapatmaya odaklanır; ama bunu Kant’ın koyduğu formel sınırları aşarak yapacak ve bu yetiyi, özgürlüğü duyulur dünyada gerçekleştirmeye koşullu bir ütopyanın temeline yerleştirecektir. Eğlence emekten, araç amaçtan, çaba ödülden koparılmıştır. İnsan, sürekli döndürdüğü çarkın tekdüze uğultusunu duymaktan, varlığının uyumunu asla gerçekleştiremez ve doğasında yatan insana biçim verecek yerde, uğraşının, biliminin basit bir örneği haline gelir.

Bu yabancılaşma (şeyleşme), diğer bilme biçimlerinin, yani anlık ve aklın yanında, hayal gücünün aşağılanmasıyla sonuçlanır. Bu bağımlılık tersine çevrilmeli ve akıl duyumsal, duyumsal olan da akılsal kılınmalı ve bunu hayal gücü yapmalıdır. Kant şöyle der. “İmgelemin oyunu, öznenin, kendileri özgür olan yasalar altında, nesneyi özgürce deneyimleyebilmesini mümkün kılar.” Schiller bu önermeyi alır, hem eleştirir hem de geliştirir.

Der ki, “Bu çok formel bir tanım. ‘Şeylerle’ doğrudan bir hakikat bağlantısı yok; aşırı derecede teorik. Bunu daha açık seçik bir şekle sokmak, ‘içerik kazandırmak”, ‘veri olandan farklı bir yaşama tarzı’nı ortaya koyacak biçimde yapmak gerekiyor.”

Schiller, “İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar”ı , “estetik yargı yetisi” merkeze alarak içerikli kılmak amacıyla yazar. Aslında Kant’ın eleştirisini, onun sınırlarını aşarak daha ileriye götürür: “Özgürlük”ü duyulur dünyada gerçekleştirmeyi amaç edinen bir ütopya geliştirir.

Eser üçlü sentez yöntemini (schisms) kullanır. İnsan varoluşunun iki kutupsal boyutu arasındaki uzlaşmazlık, bir ikili kavramlar dizisiyle çözümlenir: duyumsallık – akıl; madde – form (tin); doğa – özgürlük; tikel – tümel; salt güç – yasa; koşul – kişi; çeşitlilik – birlik; oluş – varlık; gerçeklik – formellik (gereklilik); değişim – özdeşlik; eğilim – ödev; sezgi – soyutlama vb.

Bu karşıt kavramlar, uzlaştırılması gereken iki çatışmalı temel boyutun yayılım alanını belirler. Bu iki alan kendi başlarına uyumlu bir birliktelik kuramadıklarına göre, onları, ne birine ne de ötekine indirgenemeyecek bir üçüncü alandan geçerek bağlamak gerekir. Salt doğa kendi başına değersizdir. Uygarlık aklın doğa üzerindeki egemenliğiyle, fizik zorlamadan yasalı bir özgürlüğe geçerek kurulabilmiştir. Akıl birlik ister, doğa da çeşitlilik. “Çeşitliliğin birliği”ne geçmek gerekir, ideal olan budur.

Ama yetilerin yanlış kullanımı sonucu, akıl duyuları egemenliği altına almış ve “kutsal uyum” bozulmuştur. İnsanın tam bir insan varlığı olması için, “imgelemin gençliği” ile “aklın insanlığı”, yani duygunun ilke üzerindeki egemenliği (yabanıl insan) ile ilkenin duyguyu yıkışı (barbar insan) arasında bir bütünlük anı yakalayıp onu sonsuza dek uzatmak gerekir... [Son elli yıldır süregelen ve sürekli tartıştığımız bir konu var. Doğa, özgürlük... Akıl ve duyu... Bunlar arasında bir tür eşitsiz gelişme var. Buna “rasyonalizmin eleştirisi” diyoruz; mesela Fransız felsefesi Sartre’dan sonra tamamen bunun üstüne kuruldu; bütün Foucault’lar Derrida’lar, Deleuze’lar, Guattari’ler vb. tamamen bunun üstüne kurguladılar çıkışlarını; ama hepsi aslında Heidegger’de temellendi. Heidegger ise, rasyonalizmin eleştirisini geliştirirken, Kant’tan ve Schiller’den ciddi bir biçimde etkilendi. ] [Schiller’in söylediği aslında tanıdık. Akıl, duyuları egemenliği altına almıştır ve dolayısıyla biz hakikatin sadece bir parçasına sahibiz ve fiziki dünyaya da bu bağlamda yabancılaşmış durumdayız. Varlığımızın bir bölümü duyusal olduğuna göre kendi hakikatimize de yabancılaşmış durumdayız. Tanıdık geldi mi? Marx, Marcuse, Adorno, Tüm Frankfurt Okulu... Eğlence, emekten kopmuştur. Bu bizi doğrudan Marx’a götürür. Marx da hemen hemen aynı şeyi söyler. Keyif alma duygusu, bir şey yapma, bir şey üretmeden alınan haz, kapitalist sistem içerisinde nesnesinden kopartılmıştır ve emek alınıp satılabilir, metalaşmış, şeyleşmiş bir şeye dönüşmüştür.

Çaba ödülden kopmuştur. İnsan sürekli bir çarkı döndürmektedir ve bu döndürdüğü çarkın uğultusunda kendini tamamen kaybetmiştir. Varlığının uyumunu asla gerçekleştiremeyecektir ve kendi doğasında yatan insanı inşa etmek yerine, biliminin basit bir kopyası haline gelir; uğraşının, mesleğinin, yaptığı işin basit bir kopyasına dönüşür insan. Ve şimdi “The Edge” okulu. J. P. Snow’un “Third Culture”ından Ray Kurzweill’in tekilliğine (singularity). “Üçüncü kültür”, yani bilim ve sosyal bilimler, bilim ve sanat arasındaki uçurumu kapatmaya yönelik “uzlaşma, erime kültürü” de aslında tam olarak aynı önermede bulunmaktadır...] [Yani eğer ben hakikatin bir parçasını algılıyorsam, kendimin de bir parçasını algılıyorum demektir; çünkü benim de bir doğam var ve ben de bu hakikate aitim. Bu da benim varlığımda bir bozulma, bir dengesizlik, bir yıkılma, bir kırılma yaratıyor. Bu beni etik olarak, ahlaki açıdan parçalanmışlığa götürüyor. Ve bu parçalanmışlık da bana ne sağlıyor? Özgürsüzlüğümü sağlıyor aslında; bu yüzden özgür değilim.

Heidegger daha sonra şöyle diyecektir –ki Heidegger için mutlak özgürlük zaten mümkün değildir, ama–: “İnsan kendi varlığını ne kadar gerçekleştirirse ancak o kadar özgür olabilir.”] Hem Kant, hem de Schiller şöyle bakar: Akıl, tabii ki bir bilme biçimidir. Algı da öyle. Kavrayış da öyle. Fakat, estetik de öyle. Sanat da bilme biçimlerinden biridir.

[Sanatın bir bilme biçimi olması 20. yüzyıl sanatını tamamen etkileyecek ve egemenliği altına alacak çok önemli bir eleştiri boyutunu beraberinde getirir. Fluxus ve kavramsal sanat bu alanda belirgin izler sürer...] Dolayısıyla akıl bir bilme biçimi olarak duyuları, algıyı tamamen bağımlılığı altına almıştır; hakim hale gelmiştir. Bu durum tersine çevrilmek zorundadır.

Yani akıl duyumsal, duyumsal olan da akılsal hale gelmelidir ve bunu yapacak tek güç, insanın imgelemidir. Schiller’in özgürlük ütopyasında sanatçının konumu gerçek bir devrimcinin konumudur. Ütopyayı gerçekleştirecek öncü, devrimci güç sanattır. Sanatçı her zaman çağının biraz üzerindedir. Sanatçı konusunu çağından alır ama çağın ötesinde bir zamana tabi olarak işler o konuyu.
Elbette burada sanatın yüceleştirilmesi de söz konusu; bu, Kant’tan gelen bir eğilim. Sanatçı çağına yabancıdır; konusunu çağından alır, ama formu bütün zamanların ötesinden, Mutlak’tan gelir. Sanatçı, olası ile zorunluyu birleştirerek ürettiği ideali, “imgeleminin oyunu” ile tüm duyusal ve tinsel formlarında açığa vurur.

Yani imgeleminin oyunuyla özgürlük olasılığını zorunlu bir gerçekliğe çevirebilecek güce sahiptir. Dolayısıyla uyum ve özgürlüğün koşul olacağı yeni uygarlığın mimarı sanatçı olacaktır. Duyusal-iti (Stofftrieb / materyal iti)
Form-itisi (Formtrieb / “aklın çekimi”) Schiller iki itiye de ayrıcalık tanımaz, çünkü insan doğasının uyumu bu kökten karşıtlıkça bozulmaktadır. Bu itiler kendi aslanlarında kalıp birbirlerini destekledikleri sürece sorun yoktur; ama Batı uygarlığının tarihi boyunca yanlış kullanılmışlar ve sonuç, duyusal-itinin form-itisine bağımlılığı olmuştur. Oysa Mutlak olan hiç bir sınırlamanın kaynağını oluşturamaz; özgürlük zamana bağımlı olamaz.

Bu durumda, her iki tiye de eşit hak tanımak ve aralarında bir geçişlilik kurmak gerekir. Eğer insan, duyunun akla tecavüzüne izin verirse asla kendisi olamaz; akıl duyuyu boğarsa asla başka bir şey haline gelemez; her iki durumda da varoluşunun gereğini yerine getiremez. Duyusal-iti Form-itisi’ne bağımlı hale gelmiştir. İki temel iti karşılıklı olarak dengelenmeli ve özgürleştirilmelidir.
İki tiyi uzlaştırmak, Kültür’ün ikili görevidir; çünkü kültür, bu iki itinin bileşimi ve etkileşimiyle kurulur.

[Biri diğerine baskın çıktığında orada kültür sakatlanır, bir meta haline dönüşür. Ki bu da Frankfurt okulunun alıp daha sonra çok fazla işleyeceği alanlardan biridir: kültürün metalaşması... Snow’un “Üçüncü Kültür” arayışı da itilerin uzlaşımını hedefler... ] Üçüncü iti: Oyun-itisi (Spieltrieb) “Oyun-itisi, zamanı zaman içinde yıkmaya, mutlak varlıkla oluşu, özdeşlikle değişimi uzlaştırmaya yönelecektir.”

Özgürlüğün mümkün olması için, kalıcı doyumun yazgısal düşmanı Zaman’ın kesintiye uğratılması gerekir...

Oyun-itisi formel ve materyal eğilimlerimizi aynı anda doyurur; böylece form maddeye, gerçeklik forma nüfuz eder. [Schiller, sanatın temeline oyun itişini yerleştirir. Bu da daha sonra Johan Huizinga tarafından alınıp “Homo Ludens”de (Oynayan İnsan) geliştirilecektir. “Sanat oyun oynamaktır” Huizinga’ya göre; tıpkı Schiller için öyle olduğu gibi. Ama bu, “hakiki bir oyun”dur; “hayatın hakikatiyle” ilgili bir oyundur.

Bu oyun insanı çıkarlarından bağımsızlaştırdığı için, sanatçı oynayarak birtakım üretimlere girer. Bunu para, ün kazanmak, şu ya da bunun için yapmaz; hayal gücü onu buna zorlar. İşte bu oyun sayesinde sanat ortaya çıkar ve hem Schiller’in hem Huizinga’nın hem de daha sonra gelecek birçok teorisyenin söylediği gibi, başından beri de bu böyledir.

Sanatçı, imgeleminin özgür oyunuyla üretir...] “Gérard de Nerval’in Aurélia’sından şu alıntıyı yapmak istiyorum: ‘Ne olursa olsun, insanın hayal gücünün, bu dünyada ya da diğerlerinde gerçek olmayan hiçbir şeyi icat etmediğine ve böylesine belirgin olarak gördüğüm şeyden kuşku duyamayacağıma inanıyorum.’"
Roger-Gilbert Lecomte

[İmgelem bir bilme yoludur; hayal gücü bir şeyi hayal ediyorsa onun mutlaka gerçeklikte bir payı vardır. Yani gerçek olamayacak bir şeyi hayal edemeyiz; dolayısıyla belirgin olarak gördüğüm, hayal gücümle gördüğüm hiçbir şeyden de kuşku duyamam.... ] Sanatın oyunundan özgürlüğe... Duyusal-itinin nesnesi yaşam, form-itisininki ise formdur.

“Oyun-itisinin nesnesi, yaşayan formdur: fenomenin bütün estetik niteliklerini ve terimin en geniş anlamında güzellik dediğimiz şeyi tasarımlamaya yarayan bir kavram.” Bütün gerçek sanat eserlerinde gördüğümüz yaşama hissi –yani her baktığınızda başka bir şey algılama, içine çekilme, nüfuz etme, hareket duygusu, formların birlikteliğinden ortaya çıkan hikâyeler, kurgular...

Bütün bunlar, aslında oyun-itisinin nesnesi olan yaşayan formdan gelir. Yani imgelemde hem algı, hem akıl bir aradadır. Böylelikle bir fenomenin bütün estetik niteliklerini ve terimin en geniş anlamıyla güzellik dediğimiz şeyi tasarımlamaya izin veren iti de oyun itisidir Çünkü yalnızca gerçeklik ile form, edilginlik ve etkinlik birliği, insan doğası kavramını tamamlar ve özgürlüğü mümkün kılar. Özgürlüğe götüren yol, oyun-itisinin eylemlerinden ve onun nesnesi olan güzellikten geçer.

Oyun-itisi, yaşam ve formun kendisiyle, özgürlüğün tezahürüyle oynar; güzellikle oynar. Demek ki güzellik, özgürlüğün ortaya çıkışıdır... [Mesela, Francis Bacon’ın “Papa Innocento X” portresine baktığınızda orada bir canavar görürsünüz; –ama o canavara bakarken hem rahatsız olursunuz, hem düşünürsünüz, hem bir sürü şey geçer aklınızdan– fakat hiç kimse kalkıp da Bacon’ın o tablosuna “çirkin” diyemez. Bu, bizim güzellik dediğimiz şeyin popüler algıda başka, sanatta da bambaşka bir şey olduğu konusunda çok ikna edici bir durumdur. Niçin o çirkin değil de güzeldir? Çünkü orada hakikat vardır da ondan. Orada bir özgürlük duygusu vardır da ondan. Orada çok “hakiki” bir oyun vardır da ondan. Papa X. Innocento’nun dışarıya görünen yüzünü alıp, içyüzünü dışarıya doğru fışkırtmıştır: İktidar fışkırır oradan; oradan engizisyoncunun bakışı fışkırır; siz bütün bunları tek bir resme bakarak rahatlıkla algılayabilirsiniz ve hayal gücünüz de o resimle oynamaya başlar.] Sanatçı, ihtiyaçtan, yararlılıktan, fizik ve moral gereklilikten, baskı ve kısıtlamadan, yani ciddiyetten özgürleşerek, yalnızca güzellik ile, yani özgürlüğün kendisiyle oynar. İnsan varlığının uyumunda, bugüne kadar “gerçeklik” diye adlandırılagelmiş her şeyden, gereksinimden, yararlılıktan, fizik ve ahlaksal gereklilikten, baskı ve kısıtlamadan özgürleşerek, yalnızca güzellik ile, özgürlüğün kendisiyle oynayacaktır.

İhtiyaç duyduğu tek şey, “imgeleminin oyuncul görünüşü” olacaktır.

Bu noktada, Kant’ın “imgelemin özgür oyunu” kavramı içerik kazanır; çünkü söz konusu özgürlük, ancak “gerçeklik içerisindeki özgürlük” olabilir. Eğer gerçeklik buna izin vermiyorsa, onu yıkmak gerekir... İmgeleme oynama özgürlüğünü vermek gerekir... [Sürrealistler, “Büyük Oyun” (Le Grand Jeu) ve 68 Kuşağı:

“Hayal gücü haklarını geri istiyor”...

Ve elbette Klee, Beckett, Cage, Burroughs, ve daha nicesi bu hakları “ele geçirdi”... ] Sürrealist Poster Le Grand Jeu - Kapak Joseph Sima, Le goutte de Lumière Paul Klee - Error on Green Samuel Beckett John Cage - William's Mix Brion Gysin & William S. Burroughs - DreamMachine [Anarşizm ve oyun arasındaki ilişki çok temelli bir ilişkidir (potlaç ve başkaldırı arasındaki ilişki gibi...) –Bu ilişkiyi Dada’ya, hatta daha öncesine kadar götürmek mümkün. Sanatın savaş karşısındaki tavrında da bunu görebiliriz; Dada’daki bütün oyuncul formlarda, Duchamp’da, Sürrealizm’de, performans sanatında, Fluxus’da, vb....

Yani 20. yüzyılın bütün o başkaldıran, ayrıksı sanatında bu düşüncenin izlerini sürmek mümkün...] Paris Dada Marcel Duchamp - Bride Mariée Max Ernst - The Blessed Virgin Chastises
the Infant Jesus Before Three Witnesses Allan Kaprov Fluxus - Davetiye Schiller bu noktadan, “Estetik Devlet” / “Estetik Durum” dediği bir üst noktaya ilerler. Kendi başına bütünlük taşıyan tek durum, estetik durumdur. Potansiyellerini özgür bir biçimde geliştirmiş kişi (sanatçı), resim, heykel, müzik ve şiirde, imgeleminin özgür oyunuyla, özgürlüğü temellendiren “görünüş”ler üreterek, bu özgürlüğün “burada ve şimdi” (hic et nunc) nasıl deneyimlenebileceğini gösterebilir. Özgür forma ulaşmış imgelem, özgür bir biçimde bağlantılanmış idelerin oyunundan “estetik oyun”a geçer. Estetik oyun, yararlılık, ilgi ve belirlenimden bağımsızdır. “Güçlerin korkulu krallığı” ve “yasaların kutsal krallığı” arasında, estetik form (salt form) verme yetisi, bir üçüncü krallığı, “oyun ve görünüşün sevinçli krallığı”nı kurar.

İnsan bu “estetik labirent”in koridorlarında, sürekli olarak , saf formla, görünüşle, kendi eğlenceli yansısıyla, özgür bir oyun nesnesiyle karşılaşır: Oynar ve seyreder (temaşa eder). “Özgürlüğü özgürlükle vermek,
bu krallığın temel yasasıdır”... Schiller, veri olan özgürlüksüzlük devleti içinde, böyle bir Estetik Görünüş Devleti’nin aşamalı olarak kurulabileceğini ve giderek “oynama özgürlüğü”nün bütün topluma yayılabileceğini düşünüyordu.

“Kültür” bu tür politik bir inşa için elverişli zemin olabilirdi. Bireyler, Rousseau’nun sorduğu, “nasıl özgür bir yurttaş olunur” sorusunun cevabını, sanatın aynasında görebilirlerdi. Çünkü özgürlük, içinde bulundukları durumun tam tersiydi. [Schiller’in sözünü ettiği ütopya “gerçekleşmedi”. Böyle bir uygarlık içinde yaşamadığımızı hepimiz gayet iyi biliyoruz. Ama bazı insanlar, birçok insana göre çok daha özgür. Yani sanatçıların büyük bir kısmı. Gerçek sanatçılardan bahsediyorum tabii. Aslında sanatçı olmaya da gerek yok; imgelemin oyunuyla şeyleri kavrayan, zamanı kavrayan, etrafını kavrayan insanlar, genellikle diğerlerine göre daha özgür; Dolayısıyla, Schiller’in ütopyasında hala bir “gerçeklik payı” var...

Şöyle de düşünülebilir: Estetik imgelem, yine bu dünyadan türemiş, ama artık şiddet ve iktidar boyutunu içinde barındırmayan oyuncul bir nesne evreni yaratabilir. Bu estetik dönüşüm elbette önce imgelem boyutunda olmalıdır. Çünkü, “burada ve şimdi” olmayanın, “Daha Değil”in –Ernst Bloch- duyusal varlığını yalnızca imgelem açığa vurabilir.

İmgelem aynı zamanda, “şimdi olup bitene derhal bir son vermek” yolunda bir isteğin belki de tek öznesidir. Pratik düşünme sisteme teslimiyeti ve sistemi meşrulaştıracak bir tanıklığı temsil ederken, ütopyacı düşünme, tersine, veri olandan niteliksel olarak farklı bir dünyanın mümkün olduğuna işaret ederek ver olanın “negasyon”unu temsil eder...

Bu kuramsal yaklaşım ile “oynanabilir”...] Sanat, Hayat, Hakikat Bir bilme biçimi olarak sanat... [Beuys her zaman sanata bir bilme biçimi olarak baktı; yani sanat şeyleri bilmenin en temel yollarından biri.

Tıpkı Kant, Schiller gibi; Beuys da Kant’la, Schiller’le, Alman Romantizmi’yle, Hegel’le büyüyor. Anlık, kavrayış, algı, akıl ve sanat; hayal gücü, hayal gücünün oyunu...

Sanat, bir şeyi bilmek zorunda. Yani sanat “öylesine” yapılmıyor! Tasarım olsun, süs olsun, dekorasyon olsun, para etsin, ün getirsin, hoşa gitsin, ego beslesin diye yapılan bir şey değil. Bir şeyi bilmek istiyorsun da ondan; bir derdin var da ondan... Niye insan bir şeyi bilmek ister? Çünkü derdi vardır. Bir şeyi merak eder.
Sanat, gerçek sanat her zaman, bir bilme biçimi oldu. Bu bilme biçiminde de oyuncul bir taraf var. Bu oyun her zaman eğlenceli bir oyun olmayabilir. Ana “hakiki” bir oyun olduğu açıktır...] [Sanat bir hayat tarzı da aynı zamanda. “Günde sekiz saat sanat yaptım, ondan sonra da emekli oldum.,” diyemezsin. Bu senin hayat tarzın olmak zorunda. Üstelik, bunu bedel de ödeyerek yapmak zorundasın çünkü her hayat tarzının bir bedeli vardır. Ödülü de vardır tabii. Ama demek ki sanat insanın hayatına nüfuz etmek zorunda...

Burada Schiller’e geri dönüyoruz: Sanat bir hayat tarzı, çünkü kendi varlığını gerçekleştirmeye çalışıyorsun.] Bir hayat tarzı olarak sanat... Bir iç deneyim olarak sanat... [Sanat aynı zamanda bir iç deneyim. Çünkü, sen etrafındaki şeyleri kendi algılarınla kavrıyorsun. Duyuların ise “içeriden” açılıyor. Bilen özne, sanat yapan özne, öznelliğine, özüne dayanıyor (Kant, estetik ve öznellik).

Birtakım “pencerelerin” var. Pencerelerinden “dışarı”ya bakıyorsun. Sen “içerdesin... Beş duyun, bir de varsa işte, altıncı duyun, (Lecomte’un Nerval için dile getirdiği, “Nyctalope”, alnında açılmış göz dediği) uzgörün, içgörün var...

Dolayısıyla hayat bütün bunları kapsayan bir sanat eseri aynı zamanda. Hayatın kendisi bir sanat eseri olabilir....] Gérard de Nerval Roger Gilbert-Lecomte Hayati bir oyun olarak sanat... [Niçin oyun? Kant’ı hatırlayın; çünkü her türlü ilgiden, çıkardan, yarardan bağımsız bir eylem oyun. Oyun oynadığın zaman özgürsün... Tamam, kazanmak için oynuyorsun; ama o” kazanmak”, oyun içerisinde kazanmak anlamına geliyor, oyunun dışında "bir şey" kazanmak değil. Yani, bana şunu sağlar bunu sağlar diye oynamıyorsun.

Gerçek oyun, oynanmak için oynanıyor aslında. Dolayısıyla bu, hayati bir oyun.

Eğer, sanat bir oyunsa, sanat bir hayat tarzıysa, sanat bir bilme biçimiyse, bu oyun hayati bir oyun. Hayatına da mal olabilecek bir oyun...] Terapi olarak sanat... [Burada yine Beuys’a dönüyoruz. Sanat bir terapi, aynı zamanda. Novalis’in dediği gibi, “hayat bir hastalık” (İçine fırlatılmış olduğumuz –Heidegger-, içinde yabancılaştığımız –Marx-, hakikatinden ayrı düştüğümüz –Kant, Schiller-, sıradanlığın “normapatolojisi” içinde kendimizi unuttuğumuz –Nietzsche, Deleuze, Guattari, Oury, vb.-, hastalıklı hayat).

Sanat da bu hastalığın en uygun tedavilerinden biri. Dolayısıyla, sanatsız bir hayat tamamen hasta olduğunu fark etmediğin bir hastalık gibi.

Ama sanatın terapi olması aynı zamanda sosyal bir şey. Sanat sadece bireysel olarak bir kişiyi tedavi etmiyor. Sanatın en önemli işlevinden biri–ki hep öyle olmuştur, en başından beri– aslında toplumu tedavi etmektir. O yüzden mesela Klee’nin, “sadece çocuklar, deliler ve sanatçılar hakikate bu kadar yakın olabilir.” derken demek istediği de aslında bu.

Yani, bu hakikatten ne kadar uzaksan, ne kadar uzaklaşıyorsan, ne kadar bu hakikatin dışına çıkıyorsan, ne kadar sadece aklının, biliminin, çıkarının, paranın, onun bunun egemenliği altına giriyorsan, o kadar hasta oluyorsun. Beuys bunu defalarca dile getirdi. Mesela Coyote’yle yaptığı konuşma böyle bir şeydi. Tamamen tedavi arzusu üstüne kurulu bir performanstı. Yani Coyote’ye insanları anlatıyordu: “İnsanlar şöyle, işte insanlar bunu yaptı, sen bu konuda ne düşünüyorsun?”... Orada insan toplumunun hastalığından bahsediyor ve Coyote’ye de doktor muamelesi yapıyor–ne gibi bir şeyi önerirsin, yani bu insan hastalığını tedavi etmek için...

İkili bir terapi tabii bu; hem kendini terapi etmek anlamında terapi, hem de sanatla toplumu tedavi etmeye yönelik bir terapi. Bu bağlamda tam da Fluxus mantığının göbeğine oturan bir yaklaşım: Simila similus curantis...

(Bir şeyi kendisiyle tedavi et... Acıya acıyla virüse virüsle cevap ver.)] Özgürlük olarak sanat... [Bütün bunlardan dolayı da aslında sanat özgürlük... Yani, eğer güzellik ve özgürlük arasında bu kadar sağlam bir bağ varsa, sanatla özgürlük arasında da vardır.

Sanat hem yaparken zaten özgür olduğun bir şey –dolayısıyla özgürlük sanatın asli unsurlarından bir tanesi; özgür değilsen yapamıyorsun– hem de yaptığın zaman etrafına özgürlük veren bir şey.

Dolayısıyla sanatın özgürlük olması bu anlamda çok önemli ve bunun “oyunla” doğrudan bağlantısı var.

Yani, oyun, özgürlük ve sanat arasında çok ciddi bir ilişki var. Ve “hakikat” ile...] “Büyük Oyun’un devası yoktur; tek bir kez oynanır. Biz, hayatımızın her anında oynamak istiyoruz onu. Bir kez daha, ‘kaybeden kazanır’. Çünkü söz konusu olan, kendini kaybetmektir.”Le Grand Jeu Manifestosu Marcel Duchamp - Urinal Manet - Dejeuner sur l’herbe Leonardo – Mona Lisa Frans Hall - The Laughing Cavalier Allan Kaprov Hüseyin Bahri Alptekin "Aslında, dilindeki bütün arkaikliğe rağmen, Kant, gündelik sanat deneyimimiz için çok tanıdık bir şeyden bahsetmektedir: bir şeyi sanat eseri haline getiren zorunlu amaçsallık varsayımından; tam olarak bir sanat eserini deşifre etmemizi mümkün kılan zorunlu amaçlılık varsayımından… Yani, hermetik bir modern şiir ile veya monokrom bir resimle karşılaştığımızda, 'bu ne demek' sorusunu, 'sanatçı ne demek istemiş' sorusu olarak yorumlamamızdan bahseder. (...) Burada Kant'ın demek istediği şey, "anlayışımızın" aslında sadece bize ait olduğu, yani eseri anlamlı kılanın da biz olduğumuz, eserde kendi yansımamızı gördüğümüzdür. -Kant'tan sonra, Duchamp'dan sonra- Tüm modern sanatın bir gülümseme, göz kırpma ve dürtükleme sanatı olduğunu iddia etmek, aşırıya kaçmak olmayacaktır; bugünün sanatındaki en önemli şey bu gülümsemenin anlamıdır, izleyicinin esere bir anlam yüklemesidir ve eserin bu beklentiyle oynamasıdır. "
Rex Butler, "Kant’s Aesthetic Smile",
http://www.artdes.monash.edu.au/globe/issue8/rb4txt.html
Full transcript