Loading presentation...

Present Remotely

Send the link below via email or IM

Copy

Present to your audience

Start remote presentation

  • Invited audience members will follow you as you navigate and present
  • People invited to a presentation do not need a Prezi account
  • This link expires 10 minutes after you close the presentation
  • A maximum of 30 users can follow your presentation
  • Learn more about this feature in our knowledge base article

Do you really want to delete this prezi?

Neither you, nor the coeditors you shared it with will be able to recover it again.

DeleteCancel

SİMULAKRLAR VE SİMULASYON

No description
by

meltem şimşek

on 10 December 2014

Comments (0)

Please log in to add your comment.

Report abuse

Transcript of SİMULAKRLAR VE SİMULASYON

SiMULAKRLAR VE SiMULASYON

JEAN BAUDRILARD
TEMEL KAVRAMLAR
SiMULAKRUM:
orjinali olmayan bir
kopyanın kopyası .
Gerçek ile model arasında
hiç fark kalmamıştır.
SiMÜLAKR:
bir gerçeklik olarak
algılanmak isteyen görünüm
SiMÜLE ETMEK:
Gerçek olmayan bir şeyi
gerçekmiş gibi sunmak,
göstermeye çalışmak
SiMÜLASYON:
Bir araç bir makine bir sistem
bir olguya özgü isleyiş biçiminin incelenme
gösterme ya da açıklanma amacıyla
bir market ya da bir bilgisayar programı
aracılıgı ile yapay bir şekilde yeniden üretilmesi..

HiPERGERÇEKLiK:
Gerçeklik çökmüştür ve bugün sadece imgeden, yanılsamadan ya da simülasyondan ibarettir. Model temsil ettiği varsayılan gerçeklikten daha gerçektir. Hiper-gerçeklik ”çoktan yeniden üretilmiş olan şeydir” “kökeni ya da gerçekligi olmayan bir gerçegin” modelidir.
HiPER MEKAN:
Modern mekan kavramlarımızın anlamsız olduğuna işaret eden post modern terim. Mekan modern sayıltıların varsaydıgı gibi bir şeyi temsil etmez. Yok edilmiştir ve mekansal engeller ortadan kalkmıştır.Her şey cografi bir akış içindedir. Mekanda sürekli olarak ve öngörülmeyen biçimlerde hareket etmektedir.
iÇPATLAMA :
post-modern bir dünyada görüngülerin içe dogru patlama ve böylece hem kendilerini hem de insanın onlar hakkındaki varsayımlarını imha etme egilimleri. Böyle bir durumda anlam tamamen ortadan kalkmaktadır.
iMGE
1-derin bir gerçekligin yansıması olarak imge

Birinci durumda imge, olumlu bir nitelige sahiptir çünkü imge burada bir tür ayin görevi yapmaktadır.


2-derin bir gerçekligi degiştiren ve gizleyen imge

ikinci durumda imge, olumsuz bir nitelige sahiptir. Kötü büyü türünden bir şeydir

3-derin bir gerçekligin yoklugunu gizleyen imge

Üçüncü durumda imge, bir görünümün yerini almaya yani bir büyüleme aracı olmaya çalışmaktadır.

4-gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayan kendi kendinin saf simülakrı olan imge

Dördüncü durumdaysa imge artık görüntü düzenine degil simülasyon düzenine ait bir şeydir.

Bir şeyleri gizleyen göstergeler aşamasından gösterilecek bir şey kalmadıgını gizleyen göstergeler aşamasına geçiş bir dönüm noktasıdır. Çünkü birinciler ideolojilere özgü bir hakikat ve sır teolojisine gönderirken, ikinciler bir simülasyon ve simülakrklar çağına girilmiş olduğunu artık ortada ne kendi kullarına sahip çıkabilecek bir Tanrı, ne de gerçekle sahte ve gerçekle yapay bir yönteme başvurularak diriltilmiş gerçeğin birbirinden ayrılmasını sağlayacak bir Kıyamet Günü olasılığı bulunmadığını söylemektedirler. Çünkü her şey zaten ölmüş ve Kıyamet Günü beklenmeden diriltilerek yaşama döndürülmüştür.
“illüzyondan söz edebilmek imkansızdır. Çünkü ortada gerçek diye bir şey kalmamıştır.” Simülasyon bir köken ya da gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığı ile türetilmesine denir. Günümüzde gerçek artık minyatürleşmiş hücreler, matrisler, bellekler ve komut modelleri tarafından üretilmektedir. Bu sayede gerçeğin sonsuz sayıda yeniden üretimi mümkün olmaktadır. Bundan böyle rasyonel bir gerçeğe ihtiyacımız olmayacaktır, zira gerçek ideal ya da negatif süreçlerle başa çıkabilecek bir durumda değildir. Artık işlemsel bir gerçeklik vardır. Aslında gerçek bu değildir çünkü onu sarıp sarmalayan bir düşsellikten yoksundur. Sentetik bir şekilde üretilmiş gerçek diğer adıyla hipergerçektir. Gerçek ya da hakikate özgü perspektifle bir ilişkimizin kalmadığını gösteren bu farklı bir uzama geçiş olayıyla birlikte bir simülasyon çağına girilmiştir...Burada bir taklit suret ya da parodiden değil aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçek bir başka deyişle her türlü gerçek süreç yerine işlemsel ikizini koyan bir caydırma olayından söz ediliyor. Gerçeğin tüm göstergelerine sahip gerçeğin tüm aşamalarına kısa devre yaptıran kusursuz, programlanabilen göstergeleri kanserli hücreler gibi çoğaltarak dört bir yana savuran bir makineden...Bundan böyle her türlü düşsel ve gerçek ayrımından yoksun, yalnızca aynı yörünge çevresinde dolanan modellere dayalı ve farklılık simülasyonu üretiminden ibaret bir hiper gerçekten söz edilebilir.
Gizlemek(dissimüler) sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak, simüle etmek ise sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmaktır. Birincisi bir varlığa(su anda burada bulunmayan) diğeri ise bir yokluğa (su anda burada bulunmamaya) göndermektedir. Örneğin
hastaymış
gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır. Bir hastalığı simüle eden kişi ise kendinde bu hastalığa ait semptomlar görülen kişidir. Öyleyse “mış” gibi yapmak ya da gizlemek gerçeklik ilkesine zarar vermez yani bunlarla gerçeklik arasında her zaman açık seçik gizlenmeye çalışılan bir fark vardır. Oysa simülasyon bu gerçekle sahte ve gerçekle düşsel arasındaki farkı yok etmeye çalışmaktadır...Simüle den kişinin gerçekten hasta olup olmadığını değerlendirmek mümkün değildir.
Baudrillard’ın bu konuda ortaya attığı en önemli kavramlardan birisi
“gerçeklik ilkesi”
kavramıdır. Gerçeklik ilkesi tamamen zihinde oluşan, düşünsel bir süreçtir. Bu algıya göre amaç, umut, geleceğe yönelik düşler şekillendirilir. Eğer gerçeğin ne olduğu konusundaki algı bir nedenle sakatlanmışsa bireyin artık sağlıklı bir gerçeklik algısı oluşturabilmesi mümkün görünmemektedir. Bu ilke insanların gündelik yaşamlarını oturttukları önemli bir temeldir aynı zamanda. Dolayısıyla sosyal, ekonomik, toplumsal gelişmelerin sağlıklı yürüyebilmesi için gerekli görülmektedir. Baudrillard, gerçeklik ilkesi kavramını biraz ideoloji kavramına da benzetmektedir. Gerçeklik ilkesi ve ideoloji kavramları, bireylerin tercihleri üzerinde etkili olan, yapıp etme ya da seçip seçmeme noktasında karar veriş süreci üzerinde söz sahibi sayabileceğimiz kavramlardır. Gerçeğin ne olduğu konusunda yanıltılan ya da gerçeklik algısı saptırılan bireyler, artık tercihlerini gerçek olmayan fakat gerçekmiş gibi onun yerini alan şey’ler üzerinden yapmaktadırlar.
Tam bu noktada Baudrillard’ın simülasyon kuramının önemli kavramlarından birisi olan
simülakr
kavramı karşımıza çıkar. Baudrillard bahsi geçen; gerçek olmayan fakat bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünümleri, simülakr olarak tanımlamaktadır. Baudrillard’a göre 1960’lardan sonra gerçeklik algısı tamamen değişmiştir. Birey, simülakrların oluşturduğu simülasyon evreninde, akıl ötesi hipergerçeklik ortamında yaşamını sürdürürken düşünsel, zihinsel belirlenim süreçlerinin ortaya koyduğu ekonomik, politik ve sosyal simülakrlar arasında artık sağlıklı olarak düşünce üretilemez hale gelmiştir. Bu bağlamda en büyük saf simülakrlar da Din ve Politikadır. O, bu şekilde gerçeklik ilkesinin sakatlandığı bir ortamda, sistemin kendi kendisinin sorununu çözmek için hiçbir alternatif yaratamayacağı görüşünü savunmaktadır. Eğer “sistemin kendi kendisinin gerçeklik ilkesi kaymış ise, aynı sistemin kendi terimlerini, kavramlarını ve ilkelerini kullanarak herhangi bir çözüm sunma şansı da kalmamıştır” görüşünü savunmaktadır. Bu bağlamda artık Marksist, kapitalist, liberalist ya da neoliberalist, vb… görüş sahibi olmanın da hiçbir anlamı kalmamıştır. Ortak tek bir ideoloji vardır, o da tüketmekten ibarettir. Gerçeklik algısının kaybolduğu, tamamen sanal olarak nitelendirilebilecek bir evrende yaşamakta olduğumuz günümüzde -yine Baudrillard’ın kavramları ile söylersek “meta mantığı” (nesnelerin alınıp satıldığı ya da değiş tokuş edildiği)’nın hâkim olduğu bir zamanda- amaç yalnızca tüketmek olarak belirlenmiştir. Bu tüketimi arttırmak ve yeniden yeniden tüketimi sağlamak içinde her yol mubah görülmektedir.
Simülasyon ortamlarını yaratan televizyonlar, reklâmlar, sanat, üretim nesneleri, ekonomi, politika, eğlence sektörü, sinema sektörü vb... alanların tümü, tüketimi arttırma amacına hizmet etmektedirler. Düşsel olan ile gerçek olanın artık tamamen birbirine karıştığı bir evrende, toplumların yaşamlarını belirleyici yegane süreç tüketim ve onun organize edildiği ekonomik unsurlardır. İnsanoğlu’nun yaşama dair sahip olduğu her şey bir tek formüle indirgenmiş durumdadır. Sistem, bireylerde doğal olmayan yöntemlerle simülakrları kullanarak yarattığı simülasyon ortamlarında, özünde gerekmeyen gereksinimler yaratmakta ve birey doyum sağlamak güdüsü ile tüketime zorlanmaktadır. Öyleki; evrende varoluşun tek nedeni bu güdülerin tatmin edilmesine endekslenmek istenmektedir. Bireyde bu hissi yaratmak ve tükettirmek için savaşlar çıkartmak, suikastler tertiplemek, sanal terör ortamları yaratarak onlarla mücadele etmek dâhil her türlü yöntemin kullanılması da serbesttir. Sistem için sadece, savaş çıkartmak tükettirmek (savunma sanayi için askeri malzeme satmak) ve yine çıkan savaşta yaralananları iyileştirmek için tükettirmek (tıbbi yardım malzemesi, ilaç vb. satmak) esastır.
Doganın ya da insanların gördügü zarar sistemin umurunda değildir. Kaldı ki; Baudrillard’a göre ne savaş savaş, nede terör terör olabilir. Bunlar olsa olsa gerçeğinin yerini alan savaş ve terör simülakrları olabilirler. Bu sarmal döngüsel düzen içerisinde sistem herhangi bir soruna çözüm üretmek ya da açıklama getirmek derdinde değildir. Aynı anda ortaya çıkan birçok kavram (eş anlamlı ya da zıt anlamlı), bir yandan kavram kirliliği yaratırken diğer yandan birçok şey söylüyormuş gibi görünüp aslında hiçbir şey söylememektedir. Televizyon ekranlarında yapılan bunca konuşma, açık oturum, tartışma programları vb. tam da bu görevi yerine getiren birer demokrasi simülakrlarıdır. Tüm bunlar, gerçeklik algısının kaybolduğu bir evrende, gerçek olandan daha gerçekçi bir hipergerçeklik yaratmaktadır. Herkes hakça fikrini söylüyor gibi görünmektedir, fakat sahnede mobiyüs şeridi metaforunu andıran bir çözümsüzlük, sonuçsuzluk oyunu oynanmaktadır. Üret – Erit formülü ile süreç işletilmekte ve bu formül sürekli tekrarlanarak yeniden üret, yeniden erit denilmektedir.
Bu kuram Batı toplumlarının eleştirisine dayanır. Modernliğin yani batı toplumların içinde bulunduğu durumu Baudrillard “simülasyon” dönemi olarak adlandırır. Baudrillard insanlığın yeni bir döneme girdiğinin modernliğin dönüştüğünü iddia eder. Batı toplumlarının içinde bulunduğu aşamayı modernliğin patladığı olarak değerlendirir. Ona göre sosyal yaşamın her alanında özgürlüğün patladığı aşamadayız. Modernlik sonrası bu aşamada üretimle tüketim arasında ilişki kopmuştur. Simülasyon evresinde video etkileşimli ekran medya internet ve sanal gerçeklik etkilidir.
Her yerde mesafeler ortadan kalkmıştır. Cinsiyetler arasında zıt kutuplar arasında gerçekle gerçeğin sureti arasında bir mesafe kalmamıştır. Olmayan şeylerin varmış gibi göründüğü gerçek olanla olmayanın yer değiştirdiği neyin doğru neyin yanlış olduğunun bilinmediği dünyada yaşıyoruz. Hiçliklerin olduğu dünyada yaşıyoruz. Bu durumu yaratan temel mekanizma teknolojik aletler, kitle iletişim araçlarıdır. Her şey taklidine dönüşmüştür. Hakikat kaybolmuştur. TV hakikat haline gelmiştir. Hakikat ile TV’nin yarattığı hakikat birbirine karışmıştır. İnsanlık bir simülasyon durumundadır. Teorinin merkezi problemin gerçekle gerçek dışının yer değiştirdiği üzerinedir. Günümüzde maddi üretimin bizzat kendisi hiper gerçek bir şeye dönüşmüştür. Gerçeğin yerini simülarklar almıştır.Simülasyon teorisi, teknolojinin ve medyanın aşırı etkinliğinin arkasına gizlenerek, insanları sosyal gerçekliğin buharlaştığına ve gerçekliğin yerine sanal durumun egemen olmaya başladığını açıklamaya çalışır.
ÖRNEKLER
SiMULASYON KURAMI
TANRI VE DiN
Yine başka bir alan olan din konusunda da Baudrillard Tanrı inancının nasıl simüle edildiğini inancın göstergelere indirgenerek Tanrının devre dışı bırakıldığını söyle anlatır: ”din konusunda bir tanrısal güç simülakrına gönderme yapılmaktadır.’ Simülakrların mabetlere sokulmasını yasakladım çünkü doğaya hayat veren tanrısal güç yeniden canlandırılamaz.’ Bu doğru değildir. Çünkü bu tanrısal güç yeniden canlandırılabilmektedir. Örneğin bu güç ikona ya da simülakrlar seklinde çoğaltığında neler olup bitmektedir? Örneğin imgelere dayalı görsel bir teolojiye dönüştürüldüğünde hala ilahi bir gücün özelliklerine sahip olabilmektemidir? Belki de kendi ihtişam ve çekiciliğini devreye sokarak bu ilahi gücün ortadan kalkmasına neden olmaktadırlar? İkonlar aracılığıyla tezgahlanan bu oyun sayesinde sonuçtagörüntüler algılanabilen ve anlaşılabilen bir Tanrı düşüncesinin yerini alabilmektedirler.
Bin yıldır süregelen ve ikonoklastları ( kutsal imgeleri yok eden insanlara verilen ad, kutsal imgelere tapınmaya karsı olan Bizans imparatorlarının yandaşı olan insanlar) hepkorkutmuş olan bu mücadele henüz sona ermemiştir. İkonoklastların, simülakrların sahip olduğu bu mutlak güçten korkmalarına neden olan sey ikonoklastların Tanrı düşüncesinin insanların bilincinden silip atabileceklerini sezmenin yanı sıra sonuç itibari ile bu korkunç hakikatin Tanrını asla var olmadığı, yalnızca sümülakrlar aracılığı ile var olabildiği hatta kendi simülaklarından bir şey olmadığı düşüncesine göndereceğinin farkına varmış olmalarıdır. Zaten ikonoklastlar da bu yüzden imgelerden nefret edip, onları yok etmeye çalışıyorlardı. Tanrı bile simüle edildikten Tanrıya olan inanç, göstergelerine indirgenebildikten sonra gerisini varın siz düşünün. İşte o zaman bütün sistem yer çekiminin etkisinden kurtulmuş bir kütle, devasa bir simülakra dönüşmektedir.”
LASCAUX MAGARASI
BaŞka bir örnek de Lascaux magarası ile ilgilidir. Mağaranın orjinalini koruma bahanesi ile ziyarete kapanmış ancak beş metre öteye aynı mgğaranın tıpatıp benzeri inşa edilerek ziyarete açılmıştır. Ziyaretçiler önce gerçek magaraya dikiz deliginden bir göz attıktan sonra kopyasının tamamının ziyaret edebilmektedir. Baudrillard göre gerçegi ile kopyası arasında bir fark yoktur. Çünkü bir kopya ikisini de yapaylaştırmaya yetmiştir.
DISNEYLAND
Gerçekliğin dönüşümünü ABD’deki Disneyland üzerinden değerlendiren Baudrillard bu koca oyun merkezinin anlam dünyasını kritik eder. Disneyland, ABD'li canlı resimci ve film yapımcısı Walt Disney tarafından 17 Temmuz 1955'te kuruldu. Dünya'nın en büyük eğlence parkı ve önemli bir turizm merkezi olan Disneyland, sanatçının kahramanlarını yasatan düzenlemeleri ve donatımlarıyla daha çok çocukların ilgisini çeken bir panayır durumundadır. Bugün, birçok is dalını içeren Walt Disney Kurumu'nun bir bölümüdür. Baudrillard’a göre:” Disneyland bütün simülakr düzenlerinin iç içe geçmiş olduğu kusursuz bir modeldir. Her şeyden önce Korsanlar, Geleceğin dünyası v.b. şeylerden bir illüzyon ve fantazm (bir arzu veya istek uğruna gerçeğin deforme edilmesi durumudur.) oyunudur. Bu düşsel evren, kendine düsen görevi başarıyla yerine getirmektedir.
Kalabalıkları buraya çeken şey; gerçek Amerika’nın minyatürleşmiş toplumsal bir mikro kozmosa benziyor olması ve alınan kolektif keyiftir. Disneyland’da Amerika’nın sahip olduğu tüm değerler minyatürleştirilmekte ve çizgi filmler aracılığı ile çoğaltılarak kendinden geçmektedir. Disneyland, “gerçek” ülkenin, “gerçek” Amerika’nın bir Disneyland’a benzediğini gizlemeye yaramaktadır. Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika gerçeğe değil hipergerçeğe ve simülasyona aittir. Buradaki sorun yanıltıcı bir yeniden canlandırılmış gerçeklikten (ideoloji) çok gerçeğin gerçeğe benzemediğini gizleyebilmek ve gerçeklik ilkesinin devamını sağlayabilmektir. Disneyland’taki düşsellik ne gerçektir, ne de sahte. Burası gerçeğe özgü düşselliği, gerçeğe simetrik bir şekilde yeniden üretebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma(ikna) makinesidir.
MOBiYUS ŞERiDi
Baudrillard tüm bu örnekler üzerinden ele aldığı simülasyon atmosferinin bireyi ve gerçekliği nasıl kaosa sürüklediğini su ifadelerde anlatır.” Bu karmaşık durum Mobiyüs şeridine benzer ikiye bölündüğünde yüzeylerini tersine çevirmenin olanaksız olduğu ikinci bir sarmalla karşılaşılır. Burada hiçbir şey çözülmediği gibi tam tersine her şey daha da karmaşıklaşmaktadır. Bu cehennem azabının kökünde anlamı kavranması güç bir kurnazlık ve şeytanlıkla değişikliğe uğratan simülasyon vardır. Sistemle, sisteme ters düşen alternatifi dışbükey bir aynanın iki ucunda yekvücut olmuş gibidirler. Bundan böyle sağdan sola tersine çevrilebilen, sağın solu bir mıknatıs gibi kendine doğru çektiği kısır döngüleşmiş bir politikanın yoldan çıkmış eğik perspektifi içine girmiş bulunuyoruz.
SUiKASTLER
Devlet başkanlarına düzenlenen suikastlar Baudrillard’ın simülasyon süzgecinden geçirildiğinde ise son derece dramatik bir şekle girerler.ABD başkanlarını örnekleyerek yola çıkan Baudrillard’ a biz Türkiye için Özal ve Demirel suikast girişimlerini de ekleyerek devam edebiliriz. Öncelikle belirtmek gerekir ki Baudrillard ABD başkanlarından Johnson, Nixon ve Ford’ un (daha sonraları Reagan – ve belki ilerleyen zamanlarda Bush ve bu konuda Türkiye temsilcileri Özal ve Demirel) herhangi bir politik töze sahip olmadıklarını, iktidar simgesi olmak yerine birer iktidar kuklası olduklarını vurgulamaktadır. Onların başına gelen suikastlar ise bir politik güce sahip olmak yerine politik gücün yine politik olan avantajlarından başka bir şeye sahip olmadıklarını gizleyen birer simüle süikastlerdir. Bahsedilen simüle suikast senaryoları devlet başkanlarının birer iktidar kuklası olduklarını gizlemek için düzenlendi -ve ayrıca bir iktidar yokluğunu da gizlemeye yaradı.
WATERGATE SKANDALI
Benzer bir çözümlemeyi Baudrillard Amerika’da devlet başkanı Nixon’un istifasına yol açan Watergate skandalı üzerinden değerlendirir. Ona göre: “Watergate skandalı ahlaki ve politik bir ilkeyi eski sağlığına kavuşturmaya çalışırken diğer yandan da düş gücünü hareketegeçirerek yitip gitmekte olan gerçeklik ilkesine o ilk görünümünü yeniden kazandırma gayreti içerisindedir. Bu skandalın ifşa edilmesi yasalara saygı duyulduğunu göstermektedir. Watergate’ın yaptığı tek şey herkesi Watergate’ın bir skandal olduğuna inandırmasıdır. Yapılan şey düzenin ahlaki açıdan temizlenip paklanması ve ovulup parlatılarak yeniden devreye sokulmasından başka bir şey değildir. Watergate bir skandal değildir. Çünkü herkes onun bir skandal olmadığını gizlemeye çalışmaktadır. Watergate sistem muhaliflerine kurulmuş bir tuzak iktidarı güçlendirebilmek amacı ile gerçekleştirilen bir skandal simülasyondur.
NÜKLEER SANTRALLER
Nükleer santraller, nükleer silahlarda simülasyon evreninin birer parçasıdırlar. Daha farklı bir yaklaşımla bunlar simülasyonun varabileceği en üst aşama olan nükleer aşamasının bir göstergesi konumundadırlar. Bu nükleer aşamanın en büyük işlevi ise caydırmadır. Nükleer silahlar muazzam gücünü atom çekirdeğinin parçalanması sonucu ortaya çıkan enerjiden değil, çekirdeğin her an parçalanabileceği korkusunu dünyaya şırıngalamaktan alırlar. Öyleyse bu silahların gücü nötralize edici bir güçtür. Bir bakıma onlar birer gösteri nesnesinden başka bir şey değildirler. Söz konusu olacak patlama fiziksel bir Einstein formülünün dışa dönük bir patlamasından çok içe dönük bir patlama olacaktır. Yaşamlarımızı paralize eden şey bir atom bombasının tepemize inmesi değildir. Kaldı ki böyle bir şey olmayacaktır;olması gerekmez. Nükleer savaş tehdidi bir caydırma makinesidir.Nükleer silahlar(ve nükleer santraller) vardır orada olacaklardır bu caydırma nesneleri bize her an bir patlama olacağı endişesi ile tetikte tutarak içe dönük bir patlama olayı yaratmaktadırlar.
Caydırma bir strateji değildir.Nükleer silahlara sahip devletler arasında değiş tokuş edilmekte ve gidip gelmektedir. Bundan böyle strateji diye bir şey olmayacaktır.Savaş tehdidi askerlerin elinde bir çocuk oyuncağına dönüşecektir.Burada teknik bir programlamadan dünyanın engebesiz kusursuz nötr bir yüzeye döndürülmesinden bahsediyoruz. Uzay araştırmalarının altında yatan da budur. Aya gidilmesi Mars’a araç gönderilmesi, uzaya uydular yollamanın amacı nedir? Bütün bunlar bir uydulaşma modeli, hiçbir şeyin rastlantısal olmadığı, programlanmış bir mikro evren yaratma arzusudur. Sistemin en büyük saplantılarından bir tanesi de bu kusursuzluğa ulaşma arzusudur. Uzay ve nükleer alana özgü modellerin özgün bir amaçları yoktur.onların amacı ne ayı keşfetmek ne de askeri stratejik bir üstünlüktür.Onlar yalnızca ve yalnızca birer simülasyon modelidir.
SAVAŞLAR
Saglıklı bir politika ve disiplinli bir iktidarın var olmasını engelleyen bütün unsurlar Vietnam savaşı esnasında temizlenmiştir. Burada zafer ya da bozgunun gerçekliğinin sözü bile edilemez. Amaç politik bir değişikliğin sağlanmasıdır. Savaş görünümlerin çok ötesinde bir süreçtir .A.B.D Vietnamı terk etmiştir. Ama savaşı kazanmıştır . Baudrillard'ın örneğine bakacak olursak: Birey televizyonda Sudan iç savaşını, herhangi bir tuvalet kağıdı reklamıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır.
HiPERMARKETLER
VE
ALIŞVERiŞ MERKEZLERi
Hipermarketler ve SimülasyonSeçip alma merkezleri olan hipermarketler toplumsallık biçiminin gelişmekte olduğu hiper alanlara doğru yönlendirmektedir.Özgürlük adı altında dünyamızın ve dünyamızı genişletme potansiyelimizin satın alma gücümüz kadar olduğu metin altında verilir ve ‘Daha fazla satın alırsan o kadar özgürsün bu hayatta’ iletisi; metnin altında, bilince sunulur.
SiNEMA
VE
TELEViZYON
REKLAMLAR
Simülasyon evreninin en önemli taşıyıcı unsurları başta T.V., gazete vb. olmak üzere kitle iletişim araçlarıdır. TV.’den akşama kadar binlerce görüntü akar. Bir savaş haberi ile deterjan reklamı aynı duygusal ve düşsel açıdan verilir. Duyarsızca sunulan görüntüler nesnece de aynı duyarsızlıkla algılanır. Bir oyunun içinde yeraldığını anlayanlar çaresizlik duygusuna kapılır. Kişiler rayting, performans, başarı, anket, referandum gibi araçlarla sistemin içinde tutulur ki, bir oyunun içinde oldukları gerçeğini daha geç farketsinler. Hız ve bunca çok program yapılması da dinamik görüntü vermek içindir. Batının durağanlığını gizleyecek perdelerdir bu hızlı görüntüler, yetişilmez zannedilen programlar. T.V. nin kapatma düğmesine bastığınızda ise çevrenizde hiçbir şeyin değişmediğini anlarız .Ama içindeyken anlaşılmaz, tıpkı 1000 km hızla giden bir uçaktan dışarıya baktığımızda duruyoruz yanılsaması gibi.
LOUD AiLESi
VE
BBG EVLERi
Simülasyon adlı birçok şeyin kökünden yerinden oynatıldığı devasa süreç içerisinde televizyon büyük bir role sahiptir. Reality Show’lar, haberler, stüdyolar birer hipergerçek yutturmacanın sahneleri gibidirler. Örneğin 1971 yılında Amerikan televizyonu bir Amerikalı ailenin/(Loud ailesi) günlük yaşamını kaydetmek için evlerinin her köşesine kameralar koyup yedi ay aralıksız çekim yaparak bir TV programı sunmuştur. Bu olay daha sonraları Bu Türkiye’de de yapımı gerçekleştirilen Biri Bizi Gözetliyor formatındaki programlara oldukça benzemektedir. Aradaki fark bir tarafta Loud ailesinin yaşamına kameralar yerleştirilirken, diğer tarafta kameralardan oluşan bir eve yaşamların yerleştirilmesidir.Başka bir deyişle işlem bir bakıma tersine dönmektedir. Zaten simülasyon bütün işlevsellik ve nedensellikleri tersinir kılma gücüne sahiptir.
Yapımcılara göre Loud ailesi deneyindeki amaç gerçek bir yaşamın kaydedilmesidir. Ancak bu mümkün olamaz, çünkü her yerde kameraların bulunduğu evde bu aile ‘sanki biz orada değilmişiz gibi’ davranamaz. Bu sanki Loud ailesi oradaymış gibi sözüyle aynı anlama gelmektedir. Daha sonraları Truman Show adlı film de benzer bir yaklaşımla yapılmıştır. Evi zannettiği televizyon stüdyosu aynı zamanda Truman’ ın gerçek zannettiği bütün yaşamını hipergerçek yapar. Loud ailesinde de, BBG de ’de aynı şeyi gözlenir: anlamsız olana aşırı anlam yüklemek. Çünkü amaç gerçeğe saplantılı bir biçimde yaklaşma arzusudur. Bu arzu sonucunda gerçek artık yok edilmiş yerini simülakrı almış ve çekimler tamamlandıktan sonra Loud ailesi dağılmıştır. Loud ailesi yaşamları kaydedilip televizyonda gösterilmeden yaşayamayan bir ailedir. Bu program bir ailenin yaşamının kaydı olmaktan çok bir kurban törenidir.
TRUMAN SHOW
Truman Show’un tam bir simülasyon olgusuyla özdeşleştirilebileceğini söylüyorum. Sinema, genelde bir gerçeklikten yola çıkarak bir öykü üretiyor. İzleyici bu öyküyü izlediği zaman bir illüzyona katılıyor. illüzyon evreninde gerçek dünyada çözülemeyen sorunlar çözülüyor, yaşanamayan olaylar yaşanıyor ve illüzyon başarıya ulaşmış oluyor. Truman Show bu gerçeklik illüzyonunun sona erdiği bir dünyaya ait. Ne görüyoruz, son derece kompleks aslında açıklaması. Bir insan var ve yaşantısı dizi gibi sunuluyor. Her gün yaşamından kesitler... Program bir adada gerçekleştiriliyor. Bu adanın tamamının stüdyo, herkesin de oyuncu olduğunu anlıyoruz film ilerledikçe. Tüm bunların bir insanı onun gerçeklik evreninde yaşıyor olduğuna inandırmak adına yapıldığını görüyoruz. Bir tek Truman’ın davranışları, o dünya ile karşılaştırıldığında belli bir gerçekliğe sahip. Bir bakıma orası tamamen bir simülasyon evreni. O evrendeki “tek gerçek varlık” Truman’ın kendisi.
Truman’ın kendisi bile o simülasyon evreninin bir parçası olduğunu bilmiyor. Bir şeyler hissediyor, etrafında bir şeylerin döndüğünü fark etmeye başlıyor. Bu evrene tamamen simülasyon evreni diyebiliriz, gerçekliğin tüm göstergelerine sahip ama gerçek değil. Orası bir sahil kasabası, otobüsler, satıcılar, vs. Her şey gündelik yaşamın bir parçası gibi. Ana karakter gerçeklik evreninde yaşadığını varsayıyor. Gerçek anne ve babasıyla ilgili bilgileri bile soru işaretleriyle dolu. Bir tür kurgu haline getirip seyircinin duygulanmasını, acımasını sevmesini bekliyor yapımcılar. Dolayısıyla Truman’ın asla bir simülasyon evreninde yaşadığını bilmemesi gerekiyor. Bunu gerçeklik duygusu verebilme adına yapıyorlar. Zira Truman farkına vardığı anda olay çökecek. Film tamamen bu olay üzerine kurulu ama filmin sonunda Truman o simülasyon evrenine son verip gerçeklik evrenine ilerliyormuş gibi görünüyor.
Aslında Truman'ın yaşadıgı dünya simülasyon evreninin küçük bir modeli olarak görülebilir. Sonunda gerçekleştirdiği geçişin ise aslında gerçeklik evrenine değil bu küçük evrenden devasa bir simülasyon evrenine yürümesi şeklinde olduğu söylenebilir. Böyle bir öykünün anlatılması bile Baudrillard’ın–batılı modern toplumların bir simülasyon modeli içinde yaşadıklarına dair- savına ipucu olarak sunulabilir. Çünkü benzer öyküler hiç anlatılmamış. Robocoplar mesela, hiç anlatılmamış. Cyborglu hikâyeler hiç yok. Hepsi 60’lardan, 70’lerden sonra çıkmaya başlıyor. Yani o yıllardan sonra dünyada bir şeyler değişiyor. Düşünme biçimleri, zihinsel yapılar değişiyor ve düş gücü başka şeyler üretmeye başlıyor. Bu dünyaya bakan en önemli gözlerden biri Baudrillard’ın söyledikleriyle bu filmler, bu üretim biçimi örtüşüyor.
MATRIX
Simülasyon evrenini anlamayan ve sinema tarihine bu baglamda geçen filmlerden biri Matrix. Her üçü de daha doğrusu. Oğuz Adanır Baudrillard ile yaptığı röpartajında şunları belirtyor: Hatta filmin yapımcıları Baudrillard’a filmimizde oynar mısınız ya da senaryosuna katılır mısınız diye öneri bile götürüyorlar. Senaryoyu öğrendiği zaman siz anlamamışsınız bu konuyu diyor ve reddediyor. Adı sık sık Matrix'le birlikte anılan ünlü düşünür Jean Baudrillard, bu durumu 'bir yanlış anlamaya' bağlıyor. Baudrillard, filmi, 'Hem saf ve temiz yürekli hem de sapkın olabilen dengesiz bir nesne' olarak niteliyor O filmi çeviren insanlar, üreten, senaryosunu yazan insanlar simülasyon kuramını anlayamamış ya da kendi bildikleri şekilde anlayıp ona göre filmi üretmiş insanlar diyor. Baudrillard kendi düşünceleriyle, kuramıyla bu filmin bir ilişkisi olmadığını söylüyor.
Olaya baktığımızda zaten kahramanlar, gerçek insanlar gibi görünen insanları gerçek dışı varlıklara dönüştürüp onlara bir takım şarj aleti benzeri aletler takıp insanların başaramayacakları akla hayale sığmaz fantastik şeyler yaptırıyor. Gerçek dünyaya dair neredeyse en ufak bir referans olmadığı halde gerçek dünya ve simülasyon arasında gidip geldiği söylenen bir film olarak nitelendiriliyor film, ki filmin yüzde sekseni görsel efektlerle yapılmış durumda.
Belli bir gerçekliğe sahip sinemada dekorlarla, gerçek yollarla, sokaklarla belli bir yerin görüntüsü çekilmiştir. Ama bu tür filmlerde her şey bilgisayar başında üretiliyor. Gerçeklikle en ufak bir bağlantısı yok. Sanal görüntüler. Baudrillard’ın simülasyon evreninden sonra sözünü ettiği bir evre sanal evre. Sanal evrenin görüntüleri gerçeklikle olan tüm bağlantılarını koparmış vaziyettedir. Simülasyon evrenindekilerin gerçeklikle minimum düzeyde de olsa bir ilişkisi olabileceğini kabul ediyor, ama sanal evrende bu iş tamamen sona ermiştir çünkü gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan görüntüleri istediğiniz gibi üç boyutlu üretebilirsiniz, bir takım varlıklar üretip mekanların içine yerleştirebilirsiniz.

Olaya baktığımızda zaten kahramanlar, gerçek insanlar gibi görünen insanları
gerçek dışı varlıklara dönüştürüp onlara bir takım şarj aleti benzeri aletler takıp insanların başaramayacakları akla hayale sığmaz fantastik şeyler yaptırıyor. Gerçek dünyaya dair neredeyse en ufak bir referans olmadığı halde gerçek dünya ve simülasyon arasında gidip geldiği söylenen bir film olarak nitelendiriliyor film, ki filmin yüzde sekseni görsel efektlerle yapılmış durumda.
Belli bir gerçekliğe sahip sinemada dekorlarla, gerçek yollarla, sokaklarla belli bir yerin görüntüsü çekilmiştir. Ama bu tür filmlerde her şey bilgisayar başında üretiliyor. Gerçeklikle en ufak bir bağlantısı yok. Sanal görüntüler. Baudrillard’ın simülasyon evreninden sonra sözünü ettiği bir evre sanal evre. Sanal evrenin görüntüleri gerçeklikle olan tüm bağlantılarını koparmış vaziyettedir. Simülasyon evrenindekilerin gerçeklikle minimum düzeyde de olsa bir ilişkisi olabileceğini kabul ediyor, ama sanal evrende bu iş tamamen sona ermiştir çünkü gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan görüntüleri istediğiniz gibi üç boyutlu üretebilirsiniz, bir takım varlıklar üretip mekanların içine yerleştirebilirsiniz.

MAD CiTY
Bir ya da iki filme rastlantı diyebiliriz. Ama bu konuda Face Off diye bir filmden söz edebiliriz, ya da Costa Gavras’ın Mad City filmi, tamamen haber simülakrı. Haber gerçekliğin kendisini görsel olarak televizyonda yeniden sunma biçimidir. Televizyon herkes tarafından görülmüş tanık olunmuş bir olayı, olayı duymayan diğer insanlara sunuyor. Halbuki Mad City’de, Baudrillard’ın olay olmayan olay dediği bir olay simülakrı var ve medya ortada hiçbir anlamda olay niteliğine sahip olmayan bir şeyi olay haline getirip Amerikan toplumunun bir kesimini haftalar boyunca oyalıyor. Olay olmayan o olay bittiği zaman şu kesin ki başka bir olay olmayan olay yaratıp seyirciyi ona doğru yönlendirecekler. Bu öykü de yine aynı şekilde 60’lar ve 70’ler sonrasına ait. Medyanın en güçlendiği dönemde çıkıyor bu öyküler de.
ingiltere’de BBC yalan haberler üretip seyircisine sunuyor, gerçekliğin tüm özelliklerine sahip olduğu için seyirciden bir tepki gelmiyor ama aradan belli bir süre geçtikten sonra, BBC açıklama yapıp, biz şu haberi vermiştik ve tamamen uydurmaydı diyor. Yine ABD’nin en önemli günlük gazetelerinde çalışan biri işini kaybetme korkusuyla aylar boyunca bu tür haberler üretiyor. Ama yalan haber diyemiyoruz, çünkü gerçekliğin tüm göstergelerine sahip. Sadece okuyucular değil, editörler bile o habere inanıp yayınlıyorlar. Sanırım bir yıl sonra tüm haberlerin yalan haber olduğu, yani haber simülakrı olduğu ortaya çıkıyor. Daha sonra ABD sineması bunu film haline getiriyor. Simülasyon evreniyle bu tür filmler arasında bağlantı kurabilmek mümkün.
Baudrillard Oguz Adanıra verdigi röportajda
sinema ile ilgili şu sözleri söylemiştir:
TRUMAN SHOW, SiMÜLASYON EVRENi için güzel bir örnektir. Bu evren bir tekrarlar ve yinelemeler alemidir. MATRiX tam bir ses ve görüntü bombardımanı olup simülasyon için iyi bir örnek değildir.GOSTA GAVRAS’ın MAD CiTY’si ise en iyi örnektir. Gerçekten “Yapay”a geçişin en önemli temsilcisi STEVEN SPIELBERG’tir. JAVS, DUEL, gibi filmler çok seyredilse de hedef çocuklar, gençler, cahiller ve yarı cahiller olduğundan 6 milyarlık dünyada o hasılatları yaptıracak o kadar aptal bulunur.
INDIANA JONES, FOREST GUMP, E.T, JURASSİC PARK gibi yapımlarda başroller insanların degildir. insanlar ancak yardımcı oyuncudur.

SONUÇ
Gerçegin tepkisizleştigi yerde similasyon vardır. Postmodern bir sosyolog olarak nitelenen Jean Baudrillard Simülakrlar ve Simülasyon adlı eseri ile Kapitilazmin tüm boyutları ile gerçekligi ve toplumsal hayatı nasıl kuşattığını ele almaktadır. Ona göre “Çagımızdaki temel hastalıgın adı: Gerçegin üretimi ve yeniden üretimi denilen şeydir. Bu yüzden ‘maddi’ üretimin bizzat kendisi hipergerçek bir şeye dönüşmüştür.” Baudrillard, ekonomi, sanat, bilim, siyaset, medya ve sinema üzerinden özellikle de Amerika’ya yoğunlaşarak bu alanlarda gerçekligin nasıl yerinden edildigini ve simülasyon aracılıgı ile gerçeklikten kopuk nasıl sanal bir dünya oluşturuldugunu detayları ile incelemektedir. Baudrillard,”Gerçek simülasyona dönüştü. Buna yol açansa kültür endüstrisinin kendisidir. Yasadıgımız evren simülasyon evrenidir.”der. Gerçekligin simülakrlar sayesinde bozguna ugratılması sonucunda bir kaosa girildigini belirten Baudrillard, bu durumu Möbiyus şeridi denilen kısır döngülü bir sarmala benzetir. Bu aşamada artık için için kaynama yani içpatlamalar yaşanacagını ifade eder.
SiMULAKRLAR VE SiMULASYON
Dinlediginiz
için teşekkür
ederim
MELTEM ŞiMŞEK
Full transcript